İhtişamlı bir yoksunluk: Güneşin Çocukları

Gittikçe uzaklaştığımız, uzaklaştıkça unuttuğumuz, görmekte zorlandığımız bir ufuk çizgisi gibi çocukluk. Mecidi hemen her filminde bizleri gözlerimizi dikerek o uzaktaki yitirdiğimiz zenginliğe bakmaya mecbur ediyor, biliyor ki hayatın bütün enerjisi de imkânı da hep orada.

İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Güneşin Çocukları (Khorshid) filmi bu sene Oscar’da “En İyi Uluslararası Film” kategorisinde yarışacaklar arasında. 71. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde yarışma bölümünde yer alan film, 38. Fecr Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo ödülü ile taltif edilmişti. Türkiye’de ilk olarak Boğaziçi Film Festivali’nde izleyici ile buluştu, İstanbul Modern Sinema’nın “Oscar’ın Yabancıları” programında bu hafta çevrimiçi gösterimi gerçekleşti.

Mecid Mecidi sinemasını sevenler için güvenli bir liman Güneşin Çocukları. Yine bir tekâmül hikâyesi, çocukların baş rolde yer aldığı bir fıtrat sineması. Film, çalışmak zorunda bırakılan 152 milyon çocuk işçiye ve hakları için mücadele eden herkese adanmış.

Adı konulmamış olsa da küresel bir felaket gibi bu kadar çok çocuğun emek gücünün sömürülüyor olması. Gelecekteki nesillere enkazı bırakılacak kötü bir miras. Dünyada on çocuktan biri çalışıyor ve çalışan çocukların yaklaşık yarısının tehlikeli şartlar altında olduğu tespit edilmiş. Türkiye’nin yoğun siyasi gündeminden ötürü çok fazla sıra gelmese de ülkemiz açısından da durum pek iç açıcı değil.

Film, bir çocuk çetesinin AVM otoparkında yaptığı hırsızlık girişimi ile açılır. Güvenlik görevlisi fark edince ilk olarak lüks arabalar arasında gizlenmeye çalışırlar, kaçmayı başarınca ise AVM’nin “ışıltılı” kalabalığında saklanırlar. Ali (Ruhullah Zamani) çetenin elebaşıdır, çilli yüzü ve derin bakışları ile oldukça güçlü bir ifadesi var. Ali ve arkadaşları gerçek hayatta da sokakta yaşayan çocuklar. Mecidi’nin oyuncu yönetimindeki başarısı Ali’nin yeteneği ile buluşmuş. Zamani, Venedik Film Festivali’nden almış olduğu En İyi Genç Oyuncu Ödülü ile bu başarıyı tescillemiş.

Ali çetesi ile kimi zaman araba tekerleği çalar kimi zaman güvercin, geri kalan vakitlerde ise sanayide çalışır. Bir gün karanlık bir adam olduğunu anladığımız Haşim’den (Ali Nassirian) bir teklif alır. Güneş Okulu’nun bodrum katında bir tünel girişi vardır, o tüneli kazarsa eğer defineye ulaşacaktır. Tüneli kazabilmesi için okula kayıt yaptırması gerekmektedir. Ali hiç düşünmeden teklifi kabul eder. Güneş Okulu, sokak çocukları için eğitim vermeye çalışan, bir grup gönüllünün yardımı ile ayakta durabilen bir kurumdur. Yetenekli çocukları olimpiyat yarışmalarına hazırlar, spor kulüplerine yönlendirir. Ali ve çetesi zor da olsa okula kayıt yaptırmayı başarır ve ilk günden tüneli kazmaya başlarlar.

Mecid Mecidi, fıtrat sineması olarak tanımladığı kendi sinema macerasında her zaman çocuklara başrolü verir. Baba (1996), Cennetin Çocukları (Bacheha-ye Aseman, 1997), Cennetin Rengi (Rang-e Khoda, 1999), Baran (2001), Bulutların Ötesinde hatta Serçelerin Şarkısı’nın (Avaze Gonjeshk-ha, 2008) dahi merkeze çocukları aldığı söylenebilir. Bir nevi kutsar çocukluğu, hayatın bütün enerjisi oradadır. “Çocuk, hakiki insandır. Büyüdükçe, insandan uzaklaşır.” diyen Aliya İzzetbegoviç’i doğrularcasına filmlerinin bütün ruhunu kaybolan o özde arar. Mecidi’nin Serçelerin Şarkısı film setinde bulunma imkânım olmuştu. Sette de verilen molalarda hep çocuklarla meşgul oluyor, onlarla şakalaşıp oyun oynuyordu. Sadece masa başında senaryo yazarken ya da filmin çekim sürecinde değil sette de çocuk ruhunu kavramaya, o ruh hali ile hemhal olmaya dönük bir çabası vardı. Fıtratın henüz bozulmamış olduğu, yaşama enerjisinin, neşenin, umudun, heyecanın, masumiyetin en yoğun ve taze kaldığı bu dönemin onun bütün sinemasının ilham kaynağı olduğunu iddia edebiliriz. Bu sebeple filmleri hem olabildiğince sade, naif, duru hem de bir tarafıyla oldukça derindir. Ve her zaman enerjisi yüksektir, tıpkı çocuklar gibi.

Filmde de Ali bütün saflığı ve acizliği ile hiç sorgulamadan definenin peşine düşer. Bütün gücünü, zamanını, konsantrasyonunu defineyi bulmaya yöneltir. Ali’nin okulun altındaki küçük kazısına paralel çevresindeki çocukların, kendisinin ve okulun hikâyesini de senaryoya katar yönetmen. Ali’nin annesi hastanede yatmaktadır, genç kadını kolları yatağa bağlanmış bir vaziyette görürüz. Çocuğunu tanıyacak halde değildir. Ali ise onu hastaneden çıkarmak ister fakat bir taraftan da annesine bakabileceği bir evi dahi yoktur. Çetedeki diğer çocukların da ya babası ölmüştür, hapistedir ya da akıl sağlığı yerinde değildir. Cennet Okulu ise bağışlarla ayakta duramayacak vaziyettedir, kapanmak üzeredir. İçi geçmiş birkaç öğretmenden başka okulu önemseyen yoktur. Kampanyalar düzenlenir fakat ihtiyaç duyulan bağış toplanamaz.  Bu yokluğun ve karmaşanın içerisinde, nereye çıkacağı belli olmayan küçük bir deliği kazar da kazar Ali.

Sinemasında her zaman ahlâki olanı referans alan, adeta bir öğüt hatta dua gibi filmini kurgulayan Mecidi’nin diğer filmlerinde olduğu gibi Güneşin Çocukları’nda da tekâmül fikri merkezi bir yerde durur. Zuhurattaki bütün olaylardan ziyade başroldeki kişinin içsel yolculuğudur esas olan. Ali için de durum farklı değildir. Arkadaşları teker teker yanından ayrıldığında, okul kapandığında o hala kazmaktadır, kendi içine doğru ısrarla yol almaktadır. İsteğinin, arzusunun, iradesinin dışında bir eyleme dönüşür adeta bu süreç.

Mecidi’nin filmografisinde kameranın konumlandığı yerin, pek çok yönetmende olduğu gibi, ahlaki bir önemi vardır. Özellikle karaktelerin en çaresiz kaldığı durumlarda usulca gökten yere inen ya da karaktere yaklaşan kameranın bakışı bir nevi ilahi nazarı temsil eder. Holivud sinemasının klişeleşmiş, tepeden yaklaşan, her şeyin üzerinde tahakküm kuran Tanrısal kamera açısından farklıdır buradaki yaklaşım. Daha latif ve şefkatli bir yerden kurulur ilişki. Güneşin Çocukları’nda da bu uhrevi anlara yer veriyor yönetmen. Diğer filmlerinden aşina olduğumuz imgeler bu filmde de karşımıza çıkıyor ve benzer duygulara hizmet ediyor. Ali’nin Haşim’in yanında iken bir umutla gökyüzüne uçurduğu güvercinler, okula kilit vurulmuşken müdürün komutu ile çantalarını okul bahçesine atıp duvarları tırmanarak aşan çocuklar mesela, hayatın tüm olumsuz gidişatına rağmen içinde taşıdığı onarıcı gücü hatırlatıyor. Filmin sonlarında annesinini hastane bahçesinde, yağmur altında izledikten sonra Ali’nin tünele koşuşu, tüneli kazarken yağmur suyu ile neredeyse boğulma tehlikesi yaşaması fakat onu boğacağını zannettiğimiz suyun Ali’yi okulun bir köşesine bırakması hep mânâ arayışının farklı tezâhürleri.

Diğer filmlerinde olduğu gibi Güneşin Çocukları’nda da tekâmül hikâyesini sosyal bir dokunun içinde örüyor Mecidi. İran’daki yoksulluk problemi, bu durumun çocukları nasıl bir çıkmaza sürüklediğini izliyoruz. İran’ın kronik sorunu Afganlı göçmenlerin hayat şartları da zabıta tarafından kovalanan, yakalandığında sevimsiz muamelelere maruz kalan Afgan çocuklar üzerinden dillendiriliyor. Fakat tüm bu sorunları aktarırken çocukları zavallı bir pozisyona düşürmemeye ihtimam gösteriyor, onların bütün yoksunluklarına rağmen ortaya koydukları emeklerine, iradelerine ihtişamlı bir rol biçiyor.

Mecidi, sanatın ve sinemanın dünyadaki yaygın eğiliminin aksine hayatın kasvetine değil de coşkusuna inanan bir yönetmen. Sanatın temel amacı ona göre insanı yüceltmek. Bu sebeple her zaman filmleri bir umut kırıntısı bırakıyor izleyicide. Gittikçe uzaklaştığımız, uzaklaştıkça unuttuğumuz, görmekte zorlandığımız bir ufuk çizgisi gibi çocukluk. Mecidi hemen her filminde bizleri gözlerimizi dikerek o uzaktaki yitirdiğimiz zenginliğe bakmaya mecbur ediyor, biliyor ki hayatın bütün enerjisi de imkânı da hep orada.

Önceki İçerikTarihçinin hayatına 10 yıllık sansür
Sonraki İçerikHayır, ekonomi nihai belirleyici değildir!