Norbert Elias’ın Uygarlık Süreci kadri sonradan bilinen nadir kitaplardandır. İlk kez 1939’da İsviçre’de yayımlandığında neredeyse kimsenin dikkatini çekmez. 1969’daki ikinci baskısı da eserin kaderini hemen değiştirmez. Elias’ın sosyolojinin büyük isimleri arasındaki yerini alması için 1970’leri beklemek gerekecektir. Oysa kitabın sorduğu soru hâlâ hayli büyük ve huzursuz edicidir: Toplumu uygar yahut modern yapan nedir?
Elias cevabı parlamentolarda, fabrikalarda veya teknolojik ilerlemede aramakla yetinmez. Sofraya oturma biçiminden çatal bıçak kullanımına, tükürmekten burun temizlemeye, uyku düzeninden kadın-erkek ilişkilerine kadar tarihçinin çoğu zaman büyük anlatının dışında bıraktığı davranışlarla uğraşır. İlk bakışta “görgü kuralları tarihi” izlenimi veren sayfaların gerisinde daha kapsamlı bir iddia vardır. Toplumsal dönüşüm yalnız kurumların gelişmişliğiyle anlaşılamaz. İnsanların birbirleriyle nasıl yaşadığı, dürtülerini nasıl denetlediği, iktidar karşısında nasıl davrandığı da aynı tarihin parçasıdır.
Uygarlık Süreci’ni bizim açımızdan ilginç kılan, modernleşme tarihimize yöneltebileceğimiz sorulardır. Türkiye yaklaşık iki yüz yıldır modernleşiyor. Kanunlarını değiştiriyor, kurumlarını yeniden kuruyor, bürokrasisini ve eğitim sistemini dönüştürüyor. Fakat Elias’ın yaklaşımıyla kendi tarihimize baktığımızda başka türlü hesap yapmak gerekiyor: Kurumlarımız değişirken otoriteyle kurduğumuz ilişki ne kadar değişti? Makamı kişiden, hakkı lütuftan, sadakati liyakatten ne ölçüde ayırabildik?
Son derece yeni kurumlarla eski ilişki biçimlerini aynı çatı altında yaşatabiliyor olmamız sorunun ipucunu veriyor. İşlemin elektronik ortamda yapılması kararın gayrişahsi olmasını sağlamaz. Yüzlerce sayfalık mevzuat kuralın herkese aynı uygulanacağını garanti etmez. Sınavlar, mülakatlar ve performans sistemleri kurulabilir. Ancak teknik düzenin üzerinde tanışıklık, sadakat veya makam sahibinin takdiri hükmünü sürdürmeye devam edebilir.
Gündelik dilimiz bile meseleyi ele verir. İşimiz aksadığında “Orada kimi tanıyoruz?” diye sorar, hakkımız olan işlem yapıldığında bile “İşimizi gördü” deriz. “Adamını bulmak”, “birini devreye sokmak”, “yukarıdan aratmak” gibi ifadeler yalnız dil alışkanlığı sayılmaz. Kurumun gücüne duyulan güvensizliğin tortusunu taşır. Vatandaş kurala güvenmek yerine kişiye ulaşmayı daha etkili buldukça kurum zayıflar. Kurum zayıfladıkça kişiye ulaşmak daha akıllıca görünür.
Himaye arayışının uzun geçmişi, Osmanlı’nın hiyerarşik idaresine kadar uzanır. Babıâli koridorlarında, defterdarlık kalemlerinde veya paşa kapılarında arzuhal sunan kişinin talebi, hukuk kadar nüfuz ilişkileri içinde de karşılık bulurdu. Arzuhalin kimin eliyle sunulduğu, talep sahibinin kimin himayesinde bulunduğu, işin görülmesini etkileyebilirdi. Şikâyet yollarının ve hükümdara kadar ulaşabilen başvuru imkânlarının varlığı, aracılık ve himayenin idare içindeki ağırlığını ortadan kaldırmazdı.
Özellikle saray ve paşa haneleri çevresinde örgütlenen ilişkiler, görev dağılımından yükselmeye kadar idarenin işleyişinde etkiliydi. Paşanın gözden düşmesi, ona bağlı insanların da makamlarını ve geçim imkânlarını kaybetmesine yol açabilirdi. Kişisel bağlılık böylece geleceği güvenceye alma yollarından biri hâline gelirdi. Makam sahibinin kaderiyle maiyetindekilerin kaderi birbirine bağlandıkça, görevin gerektirdiği ehliyetin yanında himayeyi sürdürebilmek de önem kazanırdı.
Tanzimat’la kanun önünde eşitlik iddiası güçlendi, memuriyet ve idare yeni esaslara bağlandı. Cumhuriyet, yurttaşlık ve kamu görevi anlayışını başka bir hukuki temele taşıdı. Fakat hukuki dönüşüm, insanların iktidarla kurduğu ilişkiyi aynı hızla değiştirmedi. Himaye beklentisi yeni kurumların içinde de yaşamayı sürdürdü. Paşa kapısında aranan aracının yerini bakanlıkta, parti teşkilatında veya kurum yönetiminde sözü geçen tanıdık alabildi. Hakkın kullanılabilmesi için nüfuza başvurma alışkanlığı, değişen teşkilatın içinde kendisine yeniden yer buldu.
Patrimonyal ilişkinin dayanıklılığını burada aramalıyız. Yöneticinin iktidarı şahsileştirmesi, aşağı doğru yayılan davranış alışkanlıkları da üretir. Makama yakınlık değer kazanır, sadakat ehliyetin önüne geçer, hiyerarşi kişisel bağlılığa dönüşür. Yöneticinin değişmesiyle yıllardır aynı kurumda çalışan insanların aniden güç kazanması veya gözden düşmesi şaşırtıcı gelmiyorsa, karşımızda münferit kötü yönetim örneklerinden fazlası vardır.
Modern bürokrasinin vaadi ise makam ile makam sahibinin ayrılmasıdır. Weber’in tarif ettiği düzende yetki göreve aittir. İşlemin sonucu memurun sizi sevmesine ya da kimin telefon açtığına göre değişmez. Modern kurumun kuvveti, başındaki insanın erdemine muhtaç olmamasından gelir. Hakkınızı alabilmek için iyi yöneticiye dua etmek zorundaysanız, iyi yöneticiler bulunabilir ama sağlam kurumlarınız yoktur.
Liyakat tartışmasını yıllardır personel seçme usulüyle sınırlamamız da aynı sebeple eksiktir. Zira liyakat, sınavın adil yapılması kadar makamın şahsi mülk sayılamayacağına dair bir ahlakı da gerektirir. Yakınını kayırabilecek güce sahipken kayırmamayı, sevmediği insanın hakkını teslim etmeyi içerir. Göreve talip olanın niteliği kadar, gücü elinde tutanın kendisini sınırlama kabiliyeti de liyakatin korunmasını belirler.
Elias’ın anlattığı temel değişimlerden biri dış denetimin özdenetime dönüşmesidir. İnsan her davranışının başında kendisini durduracak otoriteyi beklemeden bazı sınırları içselleştirir. Yetki kullanımı üzerine düşünürken de aynı soruyla karşılaşırız: Gücü kullanabilecek durumda olmak, onu kullanmaya hak kazandırır mı? Modern kurumların yaşayabilmesi, kâğıt üzerindeki kurallar kadar yetki sahiplerinin sınırları gözetmesine bağlıdır.
“Batı’nın tekniğini aldık, zihniyetini alamadık” sözü ise meseleyi fazlasıyla kolaylaştıran laf kalabalığıdır. Zihniyetin ithal edilebilecek eşya gibi ele alınması, onu oluşturan tarihsel ilişkileri gözden kaçırır. Elias’ın civilisation ile Kultur kavramlarının farklı tarihlerini anlatması da kavramların siyasi mücadelelerle nasıl şekillendiğini gösterir. Osmanlı’nın son döneminden beri süren “Batı’dan neyi alacağız?” tartışması, parçaların birbirinden kolayca ayrılabileceği varsayımına dayanır. Üniversiteyi alıp akademik özgürlüğü, parlamentoyu alıp müzakereyi, bürokrasiyi alıp gayrişahsiliği sürekli ertelemek mümkün olabilir mi? Kurum, içine yerleştiği ilişkinin rengini zamanla almaya başlar.
Teknolojinin eski alışkanlıkları kendiliğinden ortadan kaldıracağına duyulan güven de yanıltıcı çıktı. Bilgisayar geldiğinde keyfîliğin azalacağını, işlemler çevrimiçi olduğunda aracıların ortadan kalkacağını düşündük. Bina yapmak, kurum kurmak veya teknoloji satın almak ölçülebilir işlerdir. Güç karşısındaki davranışı değiştirmek ise kuşaklar ister. Yetki sahibinin yapabileceği her şeyi yapmamayı öğrenmesi kadar, kurumun onun iradesini sınırlayabilmesi de gerekir. Özdenetimin eksik kaldığı yerde hakkı koruyacak denetim ve itiraz yolları işlemelidir.
Elias’ın yaklaşık doksan yıl önce sorduğu soru Türkiye için hâlâ güncel. İki yüz yıllık modernleşmenin sonunda modern şehirlerimiz, üniversitelerimiz, hastanelerimiz var. Kimseyi tanımayan vatandaşın yalnız hakkına dayanarak işini görebilmesi ise hâlâ modernleşmenin hesabına yazılmayı bekliyor. Makam sahibinin yetkisini şahsi kudreti saymadığı, yöneticinin değişmesinin insanların kaderini değiştirmediği ve kuralın güçlü karşısında da işlediği kurumlar olmadan o hesap kapanmıyor. Uygarlık Süreci’ni kapatıp önümüze baktığımızda sormamız gereken soru da galiba şudur: İki yüz yıldır modernleşen toplum mu, yoksa kullandığı araçlar mı?
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.