Fransız hukukçu Jules Rimet’nin 1928’de ilk defa önerip 1930’da ilkinin yapıldığı 23. Dünya Kupası başlıyor. Hayal meyal hatırladığım en eski Dünya Kupası’nın finalinde Fransa, 1998 yılında Brezilya’yı 3-0 yenmiş Jacques Chirac tribünde elleri havada seviniyordu. El Fenómeno, nam-ı diğer Ronaldo’nun hasta çıktığı, hâlâ hakkında çeşitli şaibeler olan o finalde Fransızların yaptığı kutlamalar; bugünlerde Elon Musk’tan tutun da Alternative für Deutschland’a, İngiltere’den İspanya’ya birçok aşırı sağ hesap tarafından PSG’nin 2026 Şampiyonlar Ligi finalinde ortaya çıkan görüntülerle kıyas edilip “Fransız’ın geldiği son ibretlik hâl” diye propagandalar yapılıyor.

Daha sonra Euro 2000 finalinde Fransa, İtalya’yı yenip bir de Avrupa şampiyonu olmuştu. 2002 yılı, kendi neslim için en berrak hatırlanan turnuva. Politik anlamda Türkiye’nin en sakin zamanlarıydı. Gençlikleri 80 öncesi çatışmalara denk gelmiş öğretmenlerimiz sürekli, 12 Eylül sonrası toplumun politikadan uzaklaştığından, apolitik bir Türkiye yaratıldığından dert yanardı. 2026 yılından bakınca Türkiye öylesine derinliksiz ve çirkin bir politizasyon yaşadı ki bugünden bakınca o uyuşuk toplumun ruh hâli, şu ankinden katbekat daha fazla iç açıcı görünüyor.
“O kişi”

O dingin 2002 yazında Cola Turka fırtınası esiyor, sokaklar Cola Turka promosyon toplarıyla doluydu. Herkes, bizim gibi Türkiye’yi desteklemeyenler bile, 3 Haziran’daki Rivaldolu Ronaldolu Brezilya maçını heyecanla bekliyorduk. 3 Haziran 2002’de Brezilya ile başlayan serüven; ev sahibi Güney Kore ile oynanan, Türkiye futbolunun en büyük golcüsünün dünya kupaları tarihinin en erken golünü attığı dünya üçüncülüğü maçına kadar sürdü. Evet, çok değil; dünya üçüncüsü takımın golcüsü sadece 14 yıl sonra artık aranan bir teröriste dönüştü. Bugünlerde ismi her yerde ağır şekilde sansüre uğrayan, istatistiklerde “o kişi” diye söz edilen kişinin adı: Fethullahçı eski futbolcu ” o kişi”.
Fethullahçılarla girişilen iktidar kavgasında yanlış tarafı seçen bu futbolcudan, Nazilere meydan okuyan Mathias Sindelar çıkmaz elbet; fakat 6 milyon insanı yakmış partinin Heidegger’inin kitaplarını basıyorsa dünya, darbeye kalkışmış bir gizli cemaatin üyesinin de hiç değilse atılmış en erken golde adı anılabilir. Ya da “adı batsın” deniyorsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti, federasyona Dünya Kupası’nda daha erken bir gol atılması için baskı yapabilir. Büyüklerimiz daha iyi bilir.
ANSCHLUSS, DER PAPIERENE UND WALLAH
1930’ların Avusturyalı’ların mucize takımı

1930’ların Avusturya’sına Wunderteam, “mucize takım” denmiş. O takımın en parlak yıldızı Matthias Sindelar; lakabı kâğıttan adam yani Der Papierene. Adolf Hitler, kendi ülkesini 3. Reich’a katınca

Avusturya takımının ara paslarının, kompakt oyununun da ilhak olacağını sandılar ama işler pek öyle gitmemiş; bu zoraki karma başarısız olmuş ve Der Papierene, Nazi takımında oynamamak için türlü bahaneler üretip durmuş. 1938’de bu zoraki takım ilk turda elenmiş.
Mathias Sindelar
Ocak 1939’da, Sindelar kız arkadaşı Camilla Castagnola ile birlikte bir apartman dairesinde ölü bulundu. Resmî anlatıya göre sebep karbonmonoksit zehirlenmesiydi. Mahler gibi nice Yahudi’nin ruh verdiği Viyana’da bu onurlu golcünün Naziler adına gol atası olmamıştı. İlhakla, işgalle, zorbalıkla, köleleştirmeyle kadro derinliği yakalanamamıştı.
2000 yılında soya dayalı vatandaşlık şartını kaldıran Almanya’da göçmen çocukları daha rahat oynama şansı yakaladı. 2014 yılında sahada Polonya, Türk ve Afrika kökenli futbolcularıyla 25 yıl sonra Dünya Kupası’nı alırken Wallah kelimesi da Duden sözlüğünde yerini aldı.
INCH’ALLAH
Bondy’de Mbappé fresque’i
“Inch’allah Fransa Dünya Kupası’nı alır.” Yakın zamanda bir beyaz Fransız’dan işittiğim cümle. Inch’allah kelimesi artık Fransızcada sıkça kullanılıyor, resmî sözlüklerde yer alıyor. Sadece inch’allah değil; maşallah, elhamdülillah, wallah, daha birçok Arapça kelime direkt olarak ya da banliyö verlan’ında tersinden okunarak dile giriyor. Evet, Türkiye sekülerlerinin turistik ziyaretlerde sadece “orada ben de bulundum” demek uğruna konsoloslukları önünde kuyruğa girdikleri bu ülke, gocunmadan inch’allah diyor. İyi yemeklerden sonra alınan iyi şarapların son yudumundan sonra bir elhamdülillah çekildiğine çokça şahid oldum. Türkiye, son 200 yıldır postanenin logosunun renginden mahkemede savcının oturduğu yere, lisesinden anayasasının 66. maddesine kadar her şeyini en kötü şekilde taklit ettiği bu ülkenin en özenilesi yanı olan bu kompleksizliğini bir türlü taklit edemedi.

Muhafazakâr bir imaj verme endişesiyle ümit dolu inşallahları diyemeyip soğuk umarımlara kendini mahkûm eden Türkiye’yi, hâliyle, bu Dünya Kupası’nda yine destekleyemiyorum,içim el vermiyor.Dinsizin teki olarak olarak bu hâl beni bile bu kadar irite ederken, Türkiye’de bir muhafazakâr olsaydım ülkenin sekülerlerine duyacağım öfkeyi tahayyül etmek istemiyorum, etmeye yeltendim mi; aynada kendimi Usame bin Ladin benzeri bir silüette görür gibi oluyorum.
Rivayete göre Mekkeli muhafazakârlar ( müşrik deyip tarafı olmadığım bu kavgada adamlara haksızlık etmek istemem) Muhammed Peygamber’i sınamak için ona zor sorular sormuşlar: Mağarada yüzyıllarca uyuyan gençler kimdi? Ruh nedir? Muhammed, vahyin mutlaka geleceğinden emin, “Yarın size cevabını bildireceğim.” demiş. Tek bir şeyi unutmuştur: “Allah dilerse” demeyi. Ve vahiy kesilmiş. Bir gün değil, iki gün değil tam on beş gün boyunca gökten tek kelime inmemiş . Muhafazakar Araplar alay etmiş, Peygamber daralmış. Sonunda vahiy geldiğinde içinde bir azar varmış: “Hiçbir şey hakkında ‘Ben yarın şunu mutlaka yapacağım.’ deme. Ancak ‘inşallah’ de.” (Kehf, 23-24)
Öyle bir kelime ki Allah, onun uğruna Peygamber’i haşlamış. Bu ve kardeşi diğer kelimeler de maşallah, elhamdülillah… bana oldukça cool da görünür. Alfa-beta mevzularına kafayı takmış genç erkeklere de tavsiyemdir: Bu kelimeler ve ardından bıraktıkları sessizlik, oldukça maskülen bir güven de saçıyor. Eski zamanın endişesiz, sessiz, az tüketen insanlığının sırları belki bu kelimelerdeydi,dünyayı ve hayatı kontrol altında tutmanın imkansızlığını sürekli hatırlatan kelimeler.
Başarılı ama huzursuz Batı, bugün bu kelimelerden tutun da Uzak Doğu’daki tapınaklara kadar fellik fellik o huzuru ararken; huzurlu ama başarısız Doğu, sahip olduğu en kıymetli şeyi, huzuru da terk ediyor hem de başarıyı yakalayamadan ve başarısızlığı için kendi huzurunu suçlayarak.
BLACK-BLANC-BEUR
Fransa, son 30 yılda düzenlenen 7 Dünya Kupası’nın 4’ünde final oynayıp ikisini kazandı, ikisini penaltılarla kaybetti. 1998 yılındaki kadro black-blanc-beur ( beur: verlan banliyö argosunda “Arap”ın söylenişi takımdaki kuzey Afrikalı Araplar ve Berberiler için ) tanımlanıyordu; şu an kadroda black ağırlığı vartmış vaziyette.
1998 dünya şampiyonu Fransız takımı

Le Monde gazetesinin araştırmacı gazetecileri Gérard Davet ve Fabrice Lhomme’un yönetiminde yazılan Inch’allah: l’islamisation à visage découvert kitabı, dünyanın en büyük futbolcu madeni Saint-Denis’deki İslam’ın yaygınlaşmasını objektif şekilde ele almak istemiş ama birden kitap, aşırı sağ için propaganda aracına dönmüş. Saint-Denis polis karakolundaki polislerin bile artık helal et talep ettiği gibi örnekler, yayımlandığında epey sansasyon yaratmış. Saint-Denis departmanına bağlı Bondy kasabası: Kylian Mbappé, Saliba ve Molinuna’nın kasabası metrekare başına dünyada en fazla profesyonel futbolcu düşen yer. Zannedildiği gibi Fransa Afrika’dan oyuncu toplamıyor; Paris banliyölerinde Afrika ülkeleri için bile oyuncu yetiştiriyor. 2026 Dünya Kupası’nda 1200 civarında futbolcunun 99’u Fransa doğumlu. Yani her 12 oyuncudan biri Fransız. Ve bunların sadece 26’sı Fransa Millî Takımı’nda oynuyor. Afrika’dan oyuncu devşirmek bir yana, Kuzey Afrika başta olmak üzere birçok millî takımın iskeletinde Fransız emeği var ve bu dünya kupasında sahada en çok konuşulan dil Fransızca olacak. Türkiye Millî Takımı’nın yarısına yakını Avrupa altyapısından gelme ve takımda Türkçe bilmeyen oyuncular var. Yurttaşlık yani Fransız olmak: krala ve aristokratlara karşı eşit olmak fikrinin ortaya çıktığı bu ülkede bir siyahın “Ben Fransız’ım.” demesi; Türkiye’nin yanlış taklit ettiği, ırka dayalı tanıma indirgenmiş 66. madde temelli Türklük bilincine uymadığı için Fransız Millî Takımı’na “Bunlar ne biçim Fransız, kapkaralar.” denip burun kıvrılıyor.
OJALÁ
Rocafonda’da bir beton futbol sahası ve Lamine Yamal

Ojalá España kupayı alacak. Şu an Madrid’de, bahis sitelerinin en güçlü aday olarak gösterdiği İspanya’nın kupayı almasına inananlar Paris’tekilerden daha fazladır. Ojalá, İspanyolcada “umarım” manasında kullanılıyor ama espero’dan(umarım) çok daha güçlü bir temenni taşıyor. Endülüslülerin İspanyolcaya bırakıp gittiği 3 bin kelimeden en özel olanlarından bu kelimenin kökeni de inşallah.
Lamine Yama ikonikleşimiş gol sevinci Rocafonda’nın posta kodu 304’ü yaparken

Katalanlar, yani FC Barcelona ne zaman iyi bir jenerasyon yakalasa Dünya Kupası ümidi artan bir ülke İspanya. 2008,2010,2012’de gelen iki Avrupa ve bir Dünya Kupası’nın mimarı Katalanlardı. Katalonya’ya Katalonya diyen Katalanların katalan olmasına izin veren İspanya’nın bu çeşitliliğinden bir şampiyonluk daha çıkaracağını düşünmesem bile, eğer Fransızlarla yolları kesişmezse final görme olasılıkları hayli yüksek. Ve İspanyollar bütün umutlarını, Katalonya’nın Bondy’si sayılacak Rocafonda’da doğmuş Fas-Gine kökenli Lamine Yamal’a bağlamış durumda.
DÖRT YILDA BİR GELEN RAMAZAN

Kaç Dünya Kupalık ömrümüz kaldı bilinmez; dört yılda bir yapılan bu iş Ramazan gibidir. Başlangıcı ve sonu şaşaalıdır. Bitince bir dahakini görüp görmemek meçhuldür, hüzünlendirir. Umarım, pardon, yani inşallah Türkiye 2034 yılında demokratik bir ülke olur; tarihte en çok gol atan futbolcusunu bile affeder, kendi Kürdistan’ına Kürdistan diyebilir; sekülerleri komplekslerinden kurtulur; muhafazakârları “minare süngü, kubbe miğfer” kafasını bırakıp mimarisi güzel camiler, şadırvanlar falan yaparlar… Böyle tatlı bir Türkiye olursa kim bilir, belki ben de 2034 yılında Arabistan’da ilk defa Türkiye’yi desteklerim. Bir de İstanbul’dan Hicaz’a kadar demiryolu hattını yaparlarsa; tıngır mıngır Arap çöllerini geçen yataklı bir vagonun penceresinden yıldızlara bakar, vatandaşı olduğumuza için için seviniriz; ya Rabbi çok şükür, elhamdülillah deriz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.