2014’te Abdullah Gül’ün 7 yıllık cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi. Beklenen, Gül’ün tekrar AK Parti’nin başına geçmesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın da cumhurbaşkanlığı makamına çıkmasıydı. Erdoğan’ın siyasi yasaklı olduğu dönemde Gül genel başkanlığı ve başbakanlığı üstlenmiş, yasak kalkınca her iki makamı da Erdoğan’a bırakmıştı. Yani her ikisi arasındaki tarih ve hukuk, böyle bir görev değişimini mümkün ve beklenir kılıyordu.
Ancak Erdoğan, sembolik bir cumhurbaşkanı olmak niyetinde değildi. Gül, ise davulu boynunda gezdirip tokmağı başkasının çalmasına müsaade edecek bir başbakan profili çizmiyordu. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı ve Gül’ün de başbakan olacağı bir denklem, Erdoğan’ın gelecekteki siyasi hesaplarıyla örtüşmüyordu. Bu nedenle partinin yolu Gül’e açılmadı ve Çankaya’dan indikten sonra Gül bir köşeye çekilmek zorunda kaldı.
Gül seçeneği bertaraf edildikten sonra genel başkanlık için Ahmet Davutoğlu’nun ismi öne çıktı. Davutoğlu, her zaman iddialı bir siyasi aktör görüntüsündeydi. Danışmanlığında da, dışişleri bakanlığında da sıradan bir danışman ve bakan olmadığını göstermişti. Onun bu kimliğini genel başkanlık ve başbakanlığa yansıtması da doğaldı. Nitekim öyle oldu. Davutoğlu her denileni yapan, renksiz kokusuz bir başbakan portresine girmedi. Kritik bazı meselelerde (dört bakanın Yüce Divan’a gönderilmesi, siyasi etik yasası, vb.) Erdoğan ile çok ayrı tellerden çaldı. İkisinin karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı.
Parti içi darbe
2015’te iki genel seçim yapıldı. 7 Haziran’da AK Parti, sandıktan yine birinci parti olarak çıktı ama ilk defa tek başına hükümet kuracak bir çoğunluğa erişemedi. Oklar, Davutoğlu’na yöneldi. Seçimin akabinde Erdoğan ile Davutoğlu yine ayrıştı. Davutoğlu, CHP ile bir koalisyon hükümeti kurmaya meyyalken, Erdoğan mutlaka yeniden seçime gitmek taraftarıydı. Erdoğan’ın dediği oldu.
1 Kasım’da AK Parti, Davutoğlu’nun liderliğinde % 49.50 ile en yüksek oy oranına ulaştı. Fakat bu başarı da Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki gerilimi düşürmedi. Davutoğlu’nun kendi yolunda gitme ısrarı, Erdoğan’ın sert bir tepkisiyle karşılaştı. Davutoğlu, genel başkan olmuştu ama partini ipleri Erdoğan’ın elindeydi. Bir tür parti içi bir darbeyle, biraz da istiskal edilerek, Davutoğlu genel başkanlıktan uzaklaştırıldı. Parti ve hükümet, Erdoğan’ın arzuları doğrultusunda, Binali Yıldırım’a teslim edildi.
Davutoğlu, kendisine reva görülenin bir haksızlık olduğunu dillendirdi ama “dava” uğruna parti içinde bir muhalefete yeltenmedi. Öyle ki baştan aşağıya yanlış olduğunu düşündüğü halde cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine açıktan ve doğrudan cephe almadı. Daha sonraları bu konuda eleştirildiğinde, Erdoğan’a bu sisteminin neden işlemeyeceğini açıklayan uzun bir rapor sunduğunu açıklamıştı. Lakin kamuoyuyla paylaşılmayınca yapılan işin ne halk nezdinde bir kıymeti oluyor ve ne de haklı eleştirilere bir cevap teşkil ediyordu.
Kutuplaşmanın etkisi
2019’da Davutoğlu, artık AK Parti içinde yapabileceği bir şey olmadığına kanaat getirdiğinde, Gelecek Partisi’ni (GP) kurdu. Yeni bir parti kurmak için zemin müsaitti. Zira cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi birçok yerde arıza veriyordu. Ayrıca AK Parti de kuruluş ayarlarından uzaklaşmış, dindar-muhafazakâr seçmeninin bir kısmının tepkisini üzerine çeker olmuştu. Mart-2024’daki yerel seçimlerde AK Parti İstanbul ve Ankara gibi sembol şehirlerini kaybetmiş ve yerelde iktidar muhalefetin eline geçmişti.
Davutoğlu’nun partisi ilk başlarda bir kamusal ilgiye mazhar oldu. Fakat bu kamusal ilgi bir siyasi desteğe dönüşmedi. Muhafazakâr seçmen için bir alternatif oluşturması umulan GP’yi potansiyel kitlesi kabullenmedi. Birçok neden sıralanabilir bunun için. Mesela:
Davutoğlu’nun GP’sinin yanında Ali Babacan’ın DEVA Partisi’ni kurması daha en başta bir hayal kırıklığı yarattı. AK Parti’nin yükseliş dönemine damga vuran siyasetçilerin ve bürokratların iki ayrı partide örgütlenmesi her iki partiye de yaramadı. Uzlaşmaya yanaşmadıkları ve kişisel hırslarının peşinde gittikleri algısı, onların ciddi bir seçenek olarak görülmelerini ve siyasi bir ağırlık merkezine dönüşmelerini engelledi.
Kutuplaşma seviyesinin yüksekliği, GP ve DEVA Partisi’ne menfi tesir etti. Çünkü seçmenlerin keskin uçlara savrulduğu durumlarda, yeni bir parti ancak güçlü bir halk desteğine sahip olduğunu ve kitlelerin arkasında yürüdüğünü kanıtlarsa, kendisi için bir var olma ve büyüme şansı yaratabilir. Aksi takdirde, seçmenler kutuptaki en büyük parçadan, yani bildikleri partiden kopmazlar. Davutoğlu’nun ve Babacan ise hiçbir vakit yanlarında böyle bir kitle desteği ve hareketli tabanları olmadı. İktidar ya da en azından iktidar ortağı olacaklarına dair bir ümit yaratamadıklarından seçmenler de onlarla bir maceraya yelken açmaktan imtina ettiler.
Ne İsa’ya ne de Musa’ya
2023 genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tercihleri de Davutoğlu’nun altını oydu. Saadet Partisi ve DEVA Partisi ile bir blok kurup AK Parti’den memnun olmayan muhafazakâr seçmenlere yeni bir adres inşa etmek yerine CHP logosu altında seçime girmek, bu partinin seslendiği seçmenlerle arasındaki zaten zayıf olan bağı daha da zayıflattı.
Bir ölüm-kalım savaşına döndürülen ve kazananın kıl payı farklarla belirleneceği belli olan bir seçimde alınan bu karar Davutoğlu’nu –aynı zamanda Babacan’ı da- iki yönlü hırpaladı: Bir yandan kendi mahallesi yabancılaştı; onun ile mahalle sakinleri arasına aşılması zor duvarlar örüldü. Diğer yandan da, diğer mahalle tarafından günah keçisi ilan edildi. Seçimin kaybı onlarla yapılan ittifaka bağlandı ve CHP listelerinden seçilmeleri her daim suratlarına vuruldu. Günün sonunda Davutoğlu, ne İsa’ya yaranabilmişti ne de Musa’ya.
Erdoğan’ın 2023’ten sonra takip ettiği siyasi güzergâh da, ondan kopan partilerin siyasi zeminini büyük oranda daralttı. Babacan’ın en büyük kozu ekonomi idi; Erdoğan ekonominin dümenine –uzun yıllar Babacan ile ortak mesai yapan ve onun da takdir ettiği- Mehmet Şimşek’i oturttu. Böylece “heteredoks” ekonomi fantezisi rafa kaldırıldı, Babacan’ın da temsilcisi olduğu “ortodoks” ekonomiye dönüldü.
Keza Davutoğlu da en çok dış politikada iddialıydı. Erdoğan, dış politikayı Hakan Fidan’a, güvenlik ve istihbaratı İbrahim Kalın’a emanet edildi. Fidan ve Kalın, Davutoğlu’nun itiraz edeceği isimler değildi, hatta bir keresinde “İcranın başında ben olsaydım ben de onlarla çalışırdım” minvalinde bir ifade bile kullandı.
Hülasa Erdoğan seçmenlere, lisanımünasiple “Onların söylediğini ben zaten yapıyorum, onlara gerek yok!” mesajı verdi ve bu mesajda yerini buldu.
GP, CHP aracılığıyla Meclis’e girdikten sonra da bir varlık gösteremedi. On milletvekilinden altısı bir istikbal görmedikleri için partilerinden ayrıldılar, partide sadece dört milletvekili kaldı. Saadet Partisi ve DEVA Partisi ile ortak oluşturulan Yeni Yol Grubu da siyasette bir etki yaratmadı. Seçmen nezdinde bu partiler yok hükmündeydiler. Öyle ki kamuoyu araştırmalarında bu partilerin, cumhurbaşkanı adayları arasında da bu partilerin liderlerinin adları anılmaz oldu.
Aslında seçmen fiili olarak bu partileri kapatmıştı. Davutoğlu’nun dört sayfalık açıklaması malumu ilam etti.
Benzer bir mukadderatın DEVA Partisi’ni de beklediğini söylemek için ise kâhin olmaya gerek yok herhalde!
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.