Belgesel, Mourinho’nun Chelsea, Inter, Real Madrid ve ikinci Chelsea dönemlerine odaklanıyor, daha sonraki ManU, Tottenham, Roma ve Fenerbahçe dönemlerine ise sadece değinmekle yetiniyor. Mou bu ilk dört döneminde takımlarını şampiyonluklara taşıdı ve sonraki dört döneminde ise kupalar alsa da şampiyonluk tacından uzak kaldı. Gerçi o kendini her zamanda ve her mekânda başarılı sayıyor ama futbol kamuoyunda ikinci Chelsea döneminden sonraki dönemleri genellikle onun gerileme dönemleri olarak tanımlanıyor.
“Özel Biri” sıfatı, İngiltere’de yaptığı ilk basın toplantısının eseri; ona bir kere yapıştı ve bir daha da çıkmadı. Mou, 2003’te Porto’yu Şampiyonlar Ligi’nde zirveye taşıdıktan sonra, daha büyük, hatta en büyük denizde kulaç atmak için Premier Lige geldi ve hevesli bir oligark olan Roman Abramoviç’in Chelsea’sinin kulübesine oturdu. Henüz kırk yaşında genç bir teknik direktördü ve ilk toplantıda bombayı patlattı: “Ben sıradan biri değilim, özel biriyim.”
İngilizler, daha ayakkabısının tozunu silmeden bütün bir futbol alemine meydan okuyan böyle bir tavra alışık değillerdi. Onlar daha ziyade kendi büyüklüklerini kabul eden bir davranış beklerlerdi muhataplarından. Futbolcular da hocalar da basın da şaşkınlığa uğradı. Belgeselde Chelsea’nin kaptanı John Terry “Eyvah, başımız belada” diye endişeye kapıldığını söylüyor. ManU’nun efsanevi hocası ve o vakit takımının başında duran Sir Alex Ferguson, “Adama bak, daha bir maç kazanmadan ben özel biriyim diyor” diye düşündüğünü anlatıyor gülerek.
Ada futbolunda yeni bir sayfa açan bu Özel Biri, öğretmen bir annenin ve futbol hocası bir babası olarak Portekiz-Setubal’de dünyaya merhaba dedi. Bütünüyle futbolun içine doğdu; futboldan başka bir meslek düşünmedi ve başka bir hobi edinmedi. Kafa dağıtmak ya da stres atmak için başka zevkler edinen ya da dinlenmek için çalışmaya ara veren meslektaşları ona hep çok uzak kaldı. Onun futbol haricinde bir keyfe ve dinlenmeye ihtiyacı yoktu. Çalışarak şarj olanlardandı. Dinlenmek için adresi ise belliydi, öte taraf! “Yukarıdaki gel gel yaptığında zaten yeterince dinleneceğim.”
“Tercüman”
Teknik direktörlük macerasına atıldığında önünde iki engelin olduğunu belirtiyor Mou. Engellerden biri, babasıydı. O, babasını çok seviyor ve onu büyük bir hürmetle anıyor ama babası bir futbol hocası olduğundan kendisine hep “babasının oğlu” gözüyle bakıldığını ve camiadaki varlığının babasına bağlandığını belirtiyor. Kendisini ispat etmesi için önce bu bakışı aşması gerekiyordu; üniversitede futbol tahsili aldı ve ilk şans bulduğunda yurt dışına çıktı.
Diğer engel ise, futbolcu olarak parlak bir kariyerinin olmamasıydı. Bu konuda haklı; gerçekten de futbolcu iken iyi bir isim bırakmak, antrenörlükte altın fırsatlar sunuyor. “İyi bir futbolcudan mutlaka iyi bir hoca çıkar” anlamına gelmiyor bu; ama eğer iyi bir futbolcuysanız, hele bir de bir kulübün sembollerinden biri haline gelmişseniz, bu durum size hocalığın kapılarının ardına kadar açılmasını sağlıyor.
Mesela Guardiola; koskoca Barça’nın başına getirildiğinde bir üçüncü lig takımını çalıştırmasının ötesinde bir hocalık numarasına sahip değildi. Keza Zidane; Real Madrid’in yıldızları kendisine emanet edilirken, onun da Real’de yardımcılık ve Real’in pilot takımında hocalıktan başka bir tecrübesi bulunmuyordu. Yani Pep’i Barça’nın ve Zidane’nı Real’in patronu yapan, henüz o günlerde vakıf olamadığımız hocalık yetenekleri değil, onların futbolcu geçmişleriydi.
Oysa Mou’nun böyle başarılarla bezeli bir futbolcu mazisi yoktu. Sıradan bir oyuncuydu; fark yaratacak bir futbolcu olmadığını tez anladı ve 24 yaşında futbolculuk defterini kapattı. Sahada değil ama kulübede dünyanın en iyisi olacaktı. Sporting ve Porto’da Bobby Robson’un tercümanlığını yaptı. Robson Barcelona’ya gidince onu da yanında götürdü; Barcelona’da önce Robson’ın sonra da Louis van Gaal’in yanında durdu.
İkonik bir konuşması var Mou’nun. Bir şampiyonluk kutlamasında, teknik ekipte yer alan biri olarak, taraftarlara “Bugün ve yarın, Barcelona’nın her zaman kalbimde bir yer olacak” sözünü veriyor. Lakin Barcelona ile ilişkilerinde gerilim hiç düşmedi. Hele 2010’da bir de Real’in atkısını boyuna takınca, Barcelonalıların en nefret ettiği kişilerinden birine dönüştü. Barcelonalılar ondan söz ederek “Ha o bizim tercüman mı?” diyerek onun damarına basıyorlar.
Ama Barcelonalıların küçümsemek için öne çıkardıkları tercümanlığı, onun en büyük güçlerinden biri oldu. Bugün futbolun zirvelerinde dolaşıyorsa, bunu dil becerisine borçlu. Inter’e gittiğinde ilk basın toplantısında mükemmel İtalyancasıyla hem herkesin ağzını bir karış açıkta bırakmış hem de herkesin saygısını kazanmıştı.
“Dünyaya karşı biz”
Üç bölüm boyunca Mourinho, alameti farikası olan özellikleri açık ve samimi bir dille açıklıyor. Mou’yu Mou yapan en mühim özellik, kazanmaya olan saplantılı tutkusu. Eline bir takım verildiğinde her şeyden önce bütün futbolculara “Kazanacağız, biz kaybedemeyiz” duygusunu aşılıyor. Kaybetmeyi asla hazmedemiyor; sahadan mağlup ayrıldığında çılgına dönüyor. “Asla kaybetmiş bir José görmek istemezsiniz” diyor Drogba.
“Ya hep ya da hiç” anlayışı üzerine şekillenen bir karakteri var. Onun nazarında kazanmak “hep”e, kaybetmek de “hiç”e tekabül ediyor. Dolayısıyla kazanmak için her yola başvurma hakkını kendinde görür; kendi oyuncusuna gaz vermekten rakip hoca ve oyuncuları manipüle etmeye, basınla dalaşmaktan taraftarları kışkırtmaya kadar. “Takımınızın sonuç alması için her şey mubahtır” derken, yüzyıllar öncesinden Machiavelli’nin sesini duyar gibi olursunuz.
Futbolu basit prensipler üzerinden formüle ediyor. “Taktiğe sadık kal, terinin son damlasına kadar mücadele et ve arkadaşının yardımına koş. Yenilsen de böyle yenil!” Anlayışı sadedir; ancak bu sade anlayışın gerisinde hummalı bir hazırlık süreci yatıyor. Her bir futbolcu hakkında en ayrıntı sayılabilecek bilgileri bile ediniyor. Rakip takımları derinlemesine ve müthiş bir tahlile tabi tutuyor. İdmanlarda istediklerini defalarca anlatıyor ve tekrarlıyor. Kendisine riayet edenleri mükafatlandırıyor, ama olur da biri onun söylediklerinin dışına çıkarsa da ona dünyayı dar ediyor.
Futbolcuları idare etmede mahirdir. Onlara net hedefler koyuyor, kendilerini iyi hissetmelerini sağlıyor ve nihayetinde onları hem kendileri hem de takımları için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya hazır bir kıvama getiriyor. Daima iki Mou’dan bahsedebiliriz: Biri, televizyondaki Mou’dur ve çoğunluk ondan nefret eder. Diğeri de antrenmandaki Mou’dur ve futbolcular ekseriyetle ona bayılır.
Futbolcularıyla çok güçlü bir bağ kuruyor. “Dünyaya karşı biz” hissini futbolcuların iliklerine kadar geçiriyor. Frank Lampard “Onun için her şeyi yapardım” diyor misal. John Terry’nin bağlılığı ise daha üst bir seviye seyrediyor: “Ona tapardım.” Futbolculara daima arkalarında durduğunu hissettiriyor, onlar da sahada tekmeye kafa koymaktan sakınmıyorlar. “Onun için sahadan tabutta çıkardım.”
Ancak bazen de işlerin terse döndüğü de oluyor. Mou, asla bir futbolcunun ego gösterisi girişmesine ve kendisini bir başka futbolcudan daha özel görmesine tahammül edemiyor. Kendisinin olduğu yerde bir başkasının borusunun ötmesine izin vermiyor. Gerekirse bunun için futbolcuları da taraftarı da karşısına almaktan çekinmiyor. Örneğin Real’de “şımarıkça” diye nitelediği isteklerde bulunan Casillas’ın gözünün yaşına bakmıyor ve kulübün simgeleşen bu ismini hemen yedeğe çekiyor. Gerçi bu takımda huzursuzluğa ve nihayetinde onun işini kaybetmesine neden oldu ama Mou tam da budur.
“Klas olmak”
Farklı bir teknik direktördür. Maç sonu anlatımları efsanedir; aşina olunan teknik direktör laflarına yüz vermez. Hal ve hareketlerine ukalalık hakimdir. Kendine güveni tavandadır. Eleştirileri umursamaz bir havadır. Dili sivridir, galibiyetleri de mağlubiyetleri de kendine has bir lügatle aktarır. Eli yüzü düzgündür, yakışıklıdır, bilhassa gençliğinde! Bir giyim tazrı vardır.
Velhasıl o bir teknik direktörden fazlasıdır. Ama onun için de varsa yoksa Ferguson’dur. Kırmızı Şeytanlar’ın hocasının yeri bir başkadır. 2002’de o daha Porto’nun hocası iken Old Trafford’da ManU ile oynarlar. Maçı Porto kazanır. Soyunma odasında kutlama yaparlarken, bir görevli gelir ve Ferguson’un tebrik etmek ve selam vermek için kapıda beklediğini söyler. “Klas olmak konusunda bana ders verdi” der Mou.
Hayattaki hedeflerinden biri Ferguson’dan sonra ManU’yu çalıştırmaktır. Aslında Real’den ayrıldıktan sonra bu fırsata kavuştu, teklif bizzat Ferguson’dan geldi. Fakat o, ManU yerine tekrar Chelsea’ya dönmeyi tercih etti. Orada kendini daha güvende hissediyordu. Daha sonra ManU’da çalıştı ama o ilk fırsatı kullanmadığına pişman olsa gerektir.
Zlatan Ibrahimovic’in “José bir yere gidince her şey uçlara taşınır” sözü, Mou’yu çok güzel bir resmeder. Mevzuu Mou olunca ya sever ya nefret edersiniz, ya yanında durur ya da karşısında konumlanırsınız. Arası yoktur, çünkü o bütün araları bile isteye, kastederek darmadağın eder.
Onun devrinin geçtiğini düşünen, oynattığı futbolun artık çağdışı kaldığını söyleyen ve başarısız olması için bildiği bütün duaları eden çok kişi var. Buna mukabil, onun eline devasa bir imkân geçti; 13 aradan sonra Bernebau’ya geri döndü ve tekrar en yükseğe çıkabilmek için gelebileceği en iyi kulübe geldi.
Talihi yaver gitti, top bir kere daha Özel Biri’nin ayağına geldi. İki ihtimal var:
Ya küllerinden yeniden doğup biz Madridistaların gönlünü fethedecek.
Ya da kalbimizde yeni yaralar açacak.
Bekleyelim, görelim…
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.