Ne maçtı ama?
Belki bir-ikisi hariç tutulabilir ama 2026 Dünya Kupası’nın son 16 turundaki maçlar bize içinde hem hayret hem de hayranlık barındıran bu soruyu sordurdu. Hakikaten, ne maçlardı ama?
Elbette aralarında doz farkı var ama hemen her maçta hakem bitiş düdüğünü çalana kadar gözümüzü ekranlardan ayıramadık. Her an bir pozisyon olabilir, her an maç bambaşka bir yere kayabilirdi. Kimi maçlardaki oyun cezbetti bizi, kimi maçlardaki skorlara takıldık, kimi maçlarda ise hikâyeler bizi oturduğumuz koltuğa ya da sandalyeye, uzandığımız kanepeye mıhladı.
Üç ev sahibinin nefesi de bu tura kadarmış. Gözümüzün çiçeği Fas doludizgin gidiyor. Hakimi ve Brahim her geçen gün daha bir büyük oynuyorlar. Brahim, her nedense Real’de bizi mahrum edip üzdüğü yeteneklerini bu kupada kuşanmış görünüyor. Hakimi’nin dur durak bilmeyen temposu, rakip takımların bütün hatlarını yıpratıyor. İkisi sazı ellerine aldıklarında Fas’ı tutabilene aşk olsun! Topunda tat tuz olmayan Kanada’nın, önüne çıkanı deviren Fas’ı yolundan etme şansı yoktu, olmadı da zaten.
Meksika, kupanın keyif veren takımlarındandı. İngiltere’ye karşı fena da oynamadı. Yalnız olmayacak iki hata yapınca kendi idam fermanını kendi imzalamış oldu. O güne kadar kalesinde gol görmemiş takım, iki dakikada iki kez meşin yuvarlığı fileden çıkartmak durumunda kaldı. İngiltere halen kupayı alıp götürecek favori bir takım görüntüsü vermiyor. Ama her maç biri çıkıp inisiyatifi alıyor ve takımı bir sonraki limana götürüyor. Demokratik Kongo maçında Kane gemisini kurtaran kaptan oldu, Meksika maçında ise dümene Bellingham geçti.
Trump’ın Mussolini’nin yumuşak sürümü suretinde devreye girmesi ve ABD’li golcü Folarin Balagun’un kırmızı kartını FIFA üzerinden eşi benzeri görülmemiş bir biçimde askıya alması, ABD-Belçika randevusuna bambaşka anlamlar yükledi. FIFA’nın skandal kararına UEFA’dan Klopp’a kadar birçok kişi ve kurum sert tepki gösterdi. Klopp, Trump ve Infantino’ya “Bu sizin oyununuz değil, eliniz güzel oyunumuzun üzerinden çekin” diye ayar çekti. Trump’ın işgüzarlığı, dünyanın büyük bir kısmını Belçika taraftarı yaptı. Belçika da bu teveccühü karşılıksız bırakmadı ve ABD’yi sahadan sildi. Futbol kamuoyu da, dünya kamuoyu da Belçika’nın 4-1’lik galibiyetini memnuniyetle karşıladı. Belçika yenince biz de yenmiş gibi olduk!
“Sizin gibilerin nefretlerini dünyaya yayma özgürlüğüne asla izin vermeyeceğim”
Benzer bir kenetlenme Fransa için de yaşandı. Paraguay’ın saldırgan bir katenaçyoya sarılacağı belliydi. Herkes bunu biliyordu. Ancak bunun yanında Paraguaylıların sınır aşan aşırı sertlikleri ve bilhassa Mbappe’yi kışkırtmak için ellerinden ve ayaklarından gelen her şeyi yapmaları (ki Zlatan “Ben Mbappe’nin yerinde olsam dört tane kırmızı kart görmüştüm” diyor bu provokasyonlar için), en anti-Fransız olanda bile Fransa’ya dönük bir sempatinin doğmasına neden oldu. Çünkü Fransa’nın kazanması, anti-futbolun kaybı anlamına gelecekti. Mbappe’nin penaltıdan olsa attığı golün bir golden daha kıymetli sayılmasının sebebi buydu.
Maçın akabinde ise bir diplomatik skandal patladı. Paraguaylı Senatör Celeste Amirilla, Mbappe’yi hedef alan üç ırkçı mesaj yayınladı. İlk mesajında Mbappe’yi “Fransız rolü yapan, kinci, yeni zengin, kibirli ve çirkin, sömürgeleştirilmiş bir Kamerunlu” olarak tanımladı. İkinci mesajında Mbappe için “okuma-yazmayı bile öğrenemeyen, anne sütü yerine Hindistan cevizi emen ve hayatında duyduğu en eğitimli ses şempanzelerin sesi olan bir hödük” ifadelerini kullandı. Üçüncü mesajında ise, milli takım oyuncularına Mbappe’yi dövmedikleri için sistem etti.
Fransa hükümeti hemen devreye girdi, Spor Bakanı Marina Ferrari, senatörün sözlerini “iğrenç, aşağılayıcı ve kabul edilemez” olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanı Macron “Kelimeler kirlettiğinde değerlerimiz ona cevap verir: Onur, saygı, kardeşlik” diyerek Mbappe’ye tam destek verdi. Fransa Futbol Federasyonu, senatörün açıklamalarının suç unsuru içerdiğini belirterek savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Paraguay hükümeti de senatörün ifadelerinin hükümeti ve halkı yansıtmadığını vurguladı ve resmi bir kınama yayınladı. Ama senatöre en layık tarife Mbappe’den geldi. Senatöre “Siz iğrenç ve makamına layık olmayan bir kadınsınız” dedi Mbappe. “Ben, sizin gibilerin nefretlerini dünyaya yayma özgürlüğüne asla izin vermeyeceğim.” Yüzde patlayan bir tokattan daha ağır ve daha tesirli sözler, gol gibi gol!
Kolombiya – İsviçre maçı, bu turdaki seyir zevki en düşük maçtı. İlk yarı biraz Kolombiya, ikinci yarı biraz İsviçre hareketliydi; zaman zaman tansiyonun biraz arttığı da oldu ama pozisyon bakımından son derece kısır bir 120 dakika seyrettik. Atanın kazanacağı bir maçtı, kimse atmayınca kazanını penaltılar tayin etti. Murat Yakın, göreve geldiği günden itibaren takımını bütün büyük uluslararası organizasyonları götürdü. İsviçre 2022’de Katar’da, 2024’de Almanya’da sahne aldı. 2026’da Amerika’da ise çeyrek finale ulaştı; İsviçre bu seviyeye en son 1954’te kendi evinde düzenlediği dünya kupasında çıkmıştı.
Brezilya, 2002’den sonra yokları oyuyor. Beş büyük ligde şampiyonluk kupası kaldıran tek hoca olan, her derde derman Don Carlo da Sambacıların yarasını sağaltamadı. “Güzel oyun” kavramının mucidi Didi’nin mezarda kemikleri sızlıyordur. Brezilyalarının kimlik arayışı sürüyor; Latinlerin yaratıcılığı ve estetiği ile Avrupalıların disiplinini mezcedecek sihirli bir karışımı bulamadılar bir türlü.
Vikingler ise, öyle tesadüfen değil, maçı bileklerinin gücüyle ve alınlarının teriyle kazandılar. Topla hemhal olmalarıyla maruf Brezilyalılar karşısında topa hükmettiler ve onlara top göstermediler. Brezilya tarihinin en düşük topla oynama oranı ile terk etti sahayı. Belki “az” pozisyona girdiler ama “öz” iş yaptılar. Haaland’a da şapka çıkarmak lazım; zira diğer yıldızlara –Mbappe’ye, Messi’ye- nispetle gücü daha sınırlı bir takımda oynamasına rağmen, attığı gollerle parmak ısırtıyor.
Kuşak katili
Portekiz bana göre turnuvanın en iyi orta sahalarından birine sahip. Vitinha, Neves ve Fernandes’ten oluşan üçlüye sahip olmak birçok hocanın düşlerini süsler. Defans bloğu da gayet güçlü; Mendes PSG’nin, Dias City’nin, Cancelo Barça’nın sigortalarından. Hücum hattında ise kalburüstü Neto, Leao, Ramos gibi isimler var.
Yani, un var, şeker var, yağ var ama bu malzemeden ağızları sulandıracak bir helva yapacak bir usta yok. Roberto Martinez, Belçika’nın altın kuşağını da heder etmiş ve kupalara ambargo koyulacağı düşünülen bir ekibe sıfır çektirmişti. Aynı faciayı şimdi Portekiz’de tekrarladı.
Tabii bir de Ronaldo mevzuu var. CR7’yi eleştirdiğinizde onun hayranları isyan ediyorlar; onun istisnai kariyerini, kırılması zor rekorlarını, bir müzeyi dolduracak kupalarını, akıldan silinmeyecek gollerini hatırlatıyor ve karşınıza dikiliyorlar. Oysa mesele bu değil.
Ben de bir Ronaldo hayranıyım. Onun büyüklüğünü tartışmayı zül addederim. Hele Zidane’nin Real’indeki Ronaldo’ya kem söz söyleyenle selamı sabahı keserim. Salt 2018’de ŞL çeyrek finalinde Juventus’a, hem de Buffon’a, attığı o muhteşem röveşata golü bile, benim onu her daim hayırla yâd etmeme yeter de artar.
Hülasa konu; Ronaldo’nun ne yapıp ettiği, ne başarıp başaramadığı veyahut onu sevip sevmemeyle alakalı değildir. Kimselerin yapamadığını yaptı, her şeyi başardı ve biz onu çok seviyoruz. Net! Ama konu bu değil; konu, Ali Fikri Işık’ın da belirttiği, bugünkü oyunun gereğinin ve Portekiz’in yapısının Ronaldo’nun bu takımda oynamasına müsaade edip etmediğidir.
Açıktır ki, etmiyor. Futbol, dünkü zaferlerinizle ile oynanmıyor, bugünkü halinize ve gücünüze bakıyor. Ronaldo 41 yaşında; zaman acımasız ve yıllar hepimizden birçok şeyi alıp götürüyor. Vücut, beynin komutlarını geçmişteki gibi tatbik edemiyor. Kabul etmek hoşumuza gitmeyebilir ama gerçek bu ve buna direnmek bize ve çevremize yalnızca zarar verir.
Ronaldo’nun başına gelen de bu; eski kudretli halinden eser yok ama o hala varmış gibi davranıyor. Rolünün değişmesine ve azaltılmasına rıza göstermiyor. Oysa bu derece çetin bir arenada Ronaldo’nun bütün bir maçı çıkartacak güce sahip olmadığını ve oyunun onun üzerine kurmanın müspet bir netice üretmeyeceğini herkes görüyor.
Hadi, liderlik etsin diye onu bir süre oynatmak yine de anlaşılabilir ama 90 dakika boyunca onu sahada tutmak, takımı 10 kişi bırakmak demek ve intihar etmekten farksız. Takımı üzerinde otoritesi olan ve oyunun gereklerine saygı duyan hiçbir hoca, böyle bir işe tevessül etmezdi. Ama görünen o ki Martinez’de bu hususiyetler yok. Velhasıl Portekiz, Ronaldo’nun manasız ısrarının ve Martinez’in basiretsizliğinin ve iradesizliğinin kurbanı oldu.
Messi bitti demedi!
Ve Arjantin-Mısır.
Thierry Henry, maçın ardından “Biri böyle bir senaryo bize getirseydi, senarist fazla uçmuş derdik. Ama futbolun güzel kılan da zaten budur” minvalinde bir değerlendirme yaptı. Gerçekten onun dediği kadar vardı; inanılmaz bir maç oldu. Mısır’ın kalecisi panterleşti, savunması ve orta sahası çelikleşti. Cesur ve dirençli bir top oynayan Salah ve arkadaşları, son on dakikaya iki farklı bir avantajla girdiklerinde birçok kişi son dünya şampiyon için de veda vaktinin geldiğinden emindi.
Ancak -mutat olduğu üzere- bir penaltı daha kaçırmış olan Messi maça asılmaktan vazgeçmedi. Önce asist yaptı, sonra golünü atıp tabelaya eşitliği getirdi. Akabinde arkadaşlarına rota belirledi ve galibiyete giden yolu gösterdi. Bir kere daha ispatlandı ki, Messi bitti demeden maçlar bitmiyordu.
Peki Messi oluyor da Ronaldo neden olmuyor?
Sanırım hâlihazırda Messi ile Ronaldo arasında takımlarının onlara atfettiği anlam ve değer açısından devasa bir fark var. Şöyle ki: Ronaldo takım içinde bir gerginlik nedeni. Oysa Messi takımı için bir kenetlenme vesilesi ve bir birlik sembolü.
Portekiz’de kimsenin Ronaldo için koştuğuna veyahut onun eksikliklerini tamamlamak için ekstra bir çaba harcadığına şahit olmadık. Ama Arjantin’de durum tam tresi! Herkes Messi için mücadele ediyor, onun yerine koşuyor ve onun en etkili olmasını sağlayacak koşulları yaratmak için canının dişine takıyor. Ve herkes bütün bunları zevkle ve şevkle yapıyor.
Maçların ardından futbolcuların değerlendirmelerini izliyoruz. Portekiz’de Ronaldo’dan sitayişle bahseden bir takım arkadaşını bulmak zor. Fakat Arjantin’de mikrofon uzatılan herkes –futbolcusundan hocasına- evvela Messi’ye duyduğu sevgi ve saygıyı dile getiriyor. Ve bunu da zorla ya da rol kesmek için diye değil isteyerek ve samimiyetle yapıyor.
Ronaldo, dışarıdan takıma dayatılan bir unsur gibi görülürken Messi ise bütün takımın kendisini adadığı bir aziz adeta! Julian Alvarez’in “Bizim için Messi sadece bir kaptan değil. O Arjantin’in kalp atışı” ifadesi, Messi’nin takımı nasıl birleştirdiğinin ve bütün takımın onun için nasıl bir sorumluluk bilinciyle hareket ettiğinin özlü bir anlatımı.
Messi’nin teşvik ve tahrip gücü yüksek bir aurası var; kendi takımını teşvik eden ama karşı takımı tahrip eden bir aura! Tangocuları buraya kadar getiren, onun etrafında örülen kuvvetli bir beraberlik ve “bir” olma hissiyatıdır. Gerisi kıylükalden ibaret!
Evet, artık çeyrek finale geldik.
Yolunu gözlediğimiz dört muhteşem maç var.
Faslılar, Fransızlar ile bir önceki kupadan kalan hesaplarını bu kez görebilecekler mi?
Vikingler, İngilizlere karşı kürek çekmeyi sürdürebilecekler mi?
Kızıl Şeytanlar, İspanyol matadorlarını arenaya hapsedebilecekler mi?
İsviçreliler, GOAT’ı alt edip peri masalını sürdürebilecekler mi?
Bekleyeceğiz, göreceğiz.
Uykusuz gecelere devam…
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.