Nomadland: Yersizyurtsuz

Chloé Zhao bir önceki filmi The Rider’da (2017) yaralı, genç bir kovboyun yaşadıklarını anlatıyordu. Bu işlevsizliğin getirdiği çaresizlik halleri Nomadland’de, sistemin her zaman yük olarak gördüğü yaşlı bireyler üzerinden anlatılıyor.

Bu senenin en çok konuşulan filmlerinden biri Nomadland. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan ödülünü alan, Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve drama dalında En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu ödülleri ile taltif edilen filmin bu başarısı Oscar Ödülleri’ne kadar uzanacak mı merak konusu.

Filmin ilham kaynağı, Amerikalı gazeteci Jessica Bruder’in kitabı Nomadland: Surviving America in the Twenty First Century. Bruder’in kitabı da 2008 krizinin sarstığı, 60’lı, 70’li yaşlarda olup da hala çalışmak zorunda olan göçerlerle ilgili. Nomadland, gitmek zorunda kalanlara adanmış. Prologdan da anlayacağımız üzere filmin ana karakteri Fern’ün (Frances McDormand) yolculuğu biraz da mecburiyetten. Yaşadığı bölge (isminin Empire olması dikkate değer), alçıpan fabrikasının kapatılmasının ardından bir hayalet kasabaya dönüşmüş. Kanser hastası eşi de vefat edince bir karavana binip yollara düşmekten başka çaresi kalmamış. Nomadland her ne kadar Fern’ün küçük hikâyesini anlatıyor olsa da, onun yaşanmışlıklarının üzerine, tıkanmış devasa bir sistemin enkazının gölgesi düşüyor. Yol boyunca karşısına çıkan, dertleştiği insanların durumu da Fern’den pek farklı değil. Nomadland, 2008 ekonomik krizinin hangi hayatlarda ne tür yaralar açtığını usulsa seyirciye fısıldıyor. Mortgage krizinde insanlar borçlandırılarak ev sahibi yapılacaklarına inandırılmıştı, bu vaadlere kapılıp da evsiz kalanların en uç örnekleri ile ilgili film. Mesela Fern’ün yine karavanda yaşayan bir arkadaşı ekonomik krizi en yoğun hissettiği bir dönemde intihar etmeye karar verdiğini ama son anda evde beslediği köpeklerle göz göze geldiğinde bu fikirden vazgeçtiğini anlatıyor. Bir diğer sohbette ise oğlunun intihar ettiğini ve hala bunu cümle içinde kuramadığını söylüyor bir başkası. Yaşlı Swankie, hastane köşelerinde ölmek istemediği için çok az ömrü kaldığını bildiği halde karavanını sevdiği, uzak manzaraların içine sürüyor. Karavandaki hayatı tercih edenleri bir araya geldiği kampta, ateş başındaki sohbette ise göçebe kadınlardan biri kocasının ömrü boyunca çalışarak biriktirdiği paralarla aldığı yelkenliyi garaj yoluna bile çıkaramadan öldüğünü anlatıyor: “Hiçbir şey yaşayamadı. Ölmeden önce bana, vaktini boşuna harcama” dedi. Fern’ün karşısına çıkan insanların anlattıklarından devasa bir hezîmet zinciri oluşuyor. Tabii bu hikâyeler daha çok yollarda dinledikleri. Karavanı bozulduğu için kız kardeşinin evine gitmek durumunda kaldığında ise krizin diğer tarafındakilerle tanışıyoruz. Onlar ise sohbetlerinde ekonomik kriz döneminde çok sayıda ev alıp kâr edemedikleri için üzgün. Film her ne kadar 2008 krizinin açtığı yaralarla ilgilense de arka planda sistemin geneline dönük eleştirel bir bakışa sahip. Karavan kampının lideri Bob Wells topluluğa sesleniyor: “Titanik batıyor ve belli ki ekonomi değişiyor.” Kamptaki topluluğu yaşlı koşum atlarına benzetiyor, yaşlarına rağmen hala para kazanmak zorunda kalan ve birbirlerinden başka kimsesi olmayan. Fern de diğerleri gibi yaşına rağmen ağır işlerde çalışmak zorunda ve hiçbir sosyal güvencesi yok. Bir karavanın içine sığdırdığı ve oradan oraya savurduğu hayatının güvende olduğunu da söyleyemeyiz. Hikâyenin başladığı yerde, Amerika kırsalında, çorak topraklarda hep uzaklara bakarak yürüyen, hatıraları ile mücadele eden Fern’ün iç muhasebesi bu sebepten çoklu okumalara müsait.

Filmin şiirsel tonu sosyolojik, ekonomik değinilerini de aşan bir auraya sahip. Şiirin kudreti nasıl ki şairin sözleri aşabilme yetisi ile ilişkili ise Nomadland’in başarısı da gösterdiği imgeleri aşabilme kabiliyetinde. Fern’ün cesaretine, güçlü tabiatına ve bir o kadar da savunmasız ve kırılgan hallerine aynı mesafeden yaklaşıyor yönetmen. Onun yol boyunca karşılaştığı insanlarla yaptığı konuşmaların hemen ardından açtığı boşluklarda izleyici için bu defa Fern’ün yüzündeki derin çizgilere doğru bir yolculuk başlıyor. Fern Amerika kırsalında bir bilinmeze doğru yol aldıkça biz de onun iç hallerine doğru ilerliyoruz. “Belki de hayatımı uzun süre hatırlamakla geçirmişimdir” diyor. Yalnızlığının en büyük düşmanı hatırlamak. Bir yandan hatıralarını bir yük gibi taşıyor bir taraftan da onlardan vazgeçmiyor. Hayatından geriye ne kaldıysa onlara olduğu gibi hatıralarına da sıkıca sahip çıkıyor. Babasından kalan, gözü gibi baktığı porselen tabağı kırıldığında parçaları bir araya getirerek eski haline dönüştürme çabası da zihninde hatıralarını sürekli döndürerek onlarla girdiği mücadele de benzer ruh hallerinin tezâhürü. Bir başına kaldığında hep fotoğraf albümleri ile vakit geçirmesi bu sebepten. “Hatırlanan şey ölmez” diyen babasını anıyor, hatırlayarak bir nevi kayıplarına ve ölüme karşı direniyor.

Evini İçinde Taşımak

Filmin merkezindeki sorulardan biri de ‘Ev nedir?” Amazon’da çalıştığı zamanlarda, henüz filmin başında bir arkadaşı kolundaki dövmedeki şarkı sözlerine dikkat çekiyor: “Ev sadece bir kelime midir? Yoksa içinde taşıdığın bir şey midir?” Bu cümlelere onaylarcasına kafa sallıyor Fern. Evini içinde taşımak ifadesi tam da onun karakterine denk düşmekte zira yitirdiği her şeyi içinde taşımakta. Fern, yersizyurtsuzdur evet fakat etrafındakilerin genel zannı üzere evsiz değildir ya da kaybolmuş olduğu da söylenemez. Hayata belirli bir teslimiyetle katılır. Bu “amor fati” hali onu güçlü kılan tarafı, yaraları aynı zamanda merhemidir.

Chloé Zhao bir önceki filmi The Rider’da (2017) yaralı, genç bir kovboyun yaşadıklarını anlatıyordu. Bu işlevsizliğin getirdiği çaresizlik halleri Nomadland’de, sistemin her zaman yük olarak gördüğü yaşlı bireyler üzerinden anlatılıyor, burada da western estetiğinden esinlenilmekte. Fakat burada western filmlerinin aksine bir uygarlığın kuruluş değil de çöküş miti izlediğimiz. Fern’ün gözleri dolarak hikâyesini dinlediği Swankie’nin ölüme doğru yolculuğunu burada yeniden hatırlayabiliriz. Swankie, sakat kolu ve kanserin her geçen gün kemirdiği bedenine rağmen en sevdiği manzaraya doğru yaptığı uzun yolculukta yalnızdır. Shōhei Imamura’nın Narayama Türküsü filminde, 19. yüzyıl Japonyası’nda, 70 yaşına gelmiş aile büyükleri de kıtlık sebebiyle bir dağın zirvesine bırakılarak ölüme terk ediliyordu. Bu kutsal ve çileli yolculuğa mecbur kalan Büyükanne Orin’in halinden çok daha trajik ve hazin görünmekte Amerika’nın kırsalına savrulmuş ihtiyarların durumu. Büyükanne Orin kutsal bir vazife yerine getirirmişçesine, oğlunun sırtında gidiyordu ölüme, en azından buna inanıyodu. Swankie ise acılar içerisinde ve bir başına yol almak zorunda çorak topraklarda.  

The Rider’da da oyuncular profesyonel değildi ve kendi hikâyelerini canlandırıyorlardı. Nomadland’de de Frances McDormand dışındaki hemen bütün oyuncular amatör ve kendi hayatlarını oynuyor. Bu filmde de diğerinde olduğu gibi belgesel ile kurmaca arasında bir dil tercih edilmiş. Kişilerin kendilerini canlandırması yönetmenler için büyük bir risk aynı zamanda fakat kimya yakalandığı zaman izleyici üzerindeki tesiri de her zaman çok daha güçlü. Nomadland bunu başarabilen nadir örneklerden.

Filmin müzikleri, Fern’ün bilhassa bir başına kaldığı vakitlerde onun ruh haline eşlik ediyor. Ludovico Einaudi’nun muhteşem melodileri ile Fern’ün yalnızlığı, izleyicinin muhayyilesinde derinleşiyor. Modern dünyanın sıkışmış bireylerinin sürekli zihninde dolaşan ama dillendiremediği pek çok soruyu soruyor film. Bu yorgun ifadeli, yaşlı, yalnız, göçebe kadının varlığında modern bireyin çıkışsızlığı, köksüzlüğü de tüm ekonomik ve sosyal tıkanmışlığa rağmen ayakta kalma iradesini de resmediliyor.

Önceki İçerikTürk milliyetçileri arasında
Sonraki İçerikGrammy Ödülleri: Beyoncé ve Taylor Swift tarih yazdı