Amerikan ordusu, 1961 yılından bu yana ilk kez bir mahkumu idam etmeye hazırlanırken, ölüm cezasının kendisinden daha büyük bir tartışmanın kapısını araladı. 2009 yılında Teksas’taki Fort Hood askeri üssünde 13 kişiyi öldüren ve 32 kişiyi yaralayan eski ordu psikiyatristi Nidal Malik Hasan’ın, 3 Aralık’ta kurşuna dizilerek idam edilmesi planlanıyor. ABD Savunma Bakanlığı ise infazı internet üzerinden canlı yayımlamak istiyor. Plan gerçekleşirse, ölüm cezası uzmanlarının bildiği kadarıyla tarihte ilk kez yasal bir infaz dünya çapında canlı izlenebilecek. Böylece modern toplumların büyük ölçüde geride bıraktığını düşündüğü halka açık cezalandırma geleneği, seyirci sayısını neredeyse sınırsız hale getiren bir teknolojiyle yeniden karşımıza çıkıyor.

Donald Trump, 2 Ekim’de Hasan’ın ölüm cezasını onayladı. Dört gün sonra Amerikan Kara Kuvvetleri, infazın kurşuna dizilerek gerçekleştirileceğini duyurdu. Savunma Bakanı Pete Hegseth’in infazı kamuya açık hale getirme isteği de bu açıklamaları izledi. Pentagon canlı yayın yapılacağını açıklasa da Trump, 10 Ekim’de bu konuda son kararı kendisinin vereceğini söyledi. İdamın kendisi de olası hukuki girişimlerle ertelenebilir. Amerikan ordusunda son infaz 1961’de gerçekleşti, kurşuna dizme yöntemi ise askeri bir infazda en son 1945’te kullanıldı. Ancak bugün yaşanan tartışma, bu tarihsel bilgilerin çok ötesine geçiyor. Artık yalnızca devletin bir insanı öldürme yetkisi değil, bu ölümün milyonlarca kişiye gösterilmesinin amacı da sorgulanıyor.
Hasan’ın işlediği suçun ağırlığı konusunda herhangi bir belirsizlik bulunmuyor. Öldürülen 13 insanın ailelerinin, yaralananların ve saldırıdan sağ kurtulanların yıllardır süren adalet beklentisi ortada. Ancak bu beklenti, verilen cezanın neden milyonlarca insanın izleyeceği bir gösteriye dönüştürülmesi gerektiğini açıklamıyor. Hegseth, infazın kamuya açık olmasını ağır suçların sonuçlarının görülmesi açısından gerekli buluyor. Trump ise böyle bir yayının benzer saldırıları caydırabileceğini düşünüyor. Ne var ki bir devletin suç karşısındaki kararlılığını göstermesiyle, mahkumun son anlarını bütün dünyaya izletmesi arasında hem hukuki hem de ahlaki bakımdan önemli bir mesafe bulunuyor.
Devlet neden seyirci istiyor?
İnsanların bir başkasının ölümünü izlemek için meydanlarda toplandığı zamanlar, insanlık tarihinin çok da uzak bir geçmişine ait değil. Halka açık infazlar yüzyıllarca yalnızca suçluyu cezalandırmanın değil, devletin gücünü göstermenin de bir yoluydu. Meydanları dolduran kalabalığın cezayı görmesi, iktidarın otoritesini kabul etmesi ve benzer suçların sonuçlarından korkması bekleniyordu. Ancak infazları izlemeye gelen herkesin amacı adaletin yerini bulduğuna tanıklık etmek değildi. Merak, korku, eğlence ve şiddeti seyretme isteği çoğu zaman aynı kalabalığın içinde birbirine karışıyordu.
Amerika da bu geleneği uzun süre sürdürdü. 1936 yılında Kentucky’de Rainey Bethea adlı siyah bir adamın asılarak idam edilmesini binlerce kişi izledi. Amerikan tarihinin son yasal halka açık infazı olarak kabul edilen bu olayın ardından ölüm cezalarının uygulanması giderek cezaevlerinin duvarları arkasına taşındı. Devlet cezalandırma yetkisini korudu, fakat infazı kamusal bir gösteriye dönüştürme uygulamasından büyük ölçüde uzaklaştı. Aradan doksan yıl geçtikten sonra Pentagon’un aynı tartışmayı yeniden gündeme getirmesi, modern devletin cezalandırma gücünü neden yeniden görünür kılmak istediği sorusunu da beraberinde getiriyor.
Üstelik bugünün seyircisi eski infaz meydanlarını dolduran kalabalıktan oldukça farklı. Bir zamanlar cezayı görmek isteyen insanların belirli bir saatte belirli bir yerde bulunması gerekirken, artık dünyanın herhangi bir köşesindeki insanın telefonuna ulaşabilecek bir yayından söz ediyoruz. Bunun için bir meydana gitmek, kalabalığa karışmak, hatta görüntüyü özellikle aramak bile gerekmeyebilir. Sosyal medya platformlarının çalışma biçimi düşünüldüğünde, infazı izlemek istemeyen insanların da bu görüntülerle karşılaşması mümkün. Yayının çocuklara ve gençlere ulaşma ihtimali ise tartışmayı daha da önemli hale getiriyor.

Amerikan yönetiminin planına yöneltilen itirazlar arasında dikkat çekici olanlardan biri, saldırıdan sağ kurtulan eski çavuş Alonzo Lunsford’a ait. Hasan’ın açtığı ateş sonucu yedi kurşunla yaralanan Lunsford, ölüm cezasını destekliyor ve infaza bizzat tanıklık etmek istiyor. Ancak bunun herkesin izleyebileceği bir eğlenceye dönüşmesine karşı çıkıyor. Saldırıyı yaşayan, arkadaşlarını kaybeden ve failin cezalandırılmasını bekleyen bir insanın yaptığı bu ayrım önemli. Çünkü adalet talebini ciddiye almak, infazın bütün dünyaya gösterilmesini de zorunlu olarak desteklemek anlamına gelmiyor.
Hegseth’in ve Trump’ın savunduğu caydırıcılık düşüncesi açısından bakıldığında da canlı yayının nasıl bir yarar sağlayacağı belirsiz. Bir suçun cezasız kalmayacağını göstermek, hukukun işleyişinin parçası olabilir. Ancak insanların bir başka insanın öldürülüşünü izlemesinin yeni suçları önleyeceği iddiası ayrıca kanıt gerektiriyor. Nitekim bir infazın kamuya açık biçimde gerçekleştirilmesi, geçmişte kalabalıkları şiddetten uzak tutmayı amaçlayan bir yöntem olsa da aynı kalabalıkların cezalandırmayı bir eğlenceye dönüştürmesini engelleyemedi.
Ölümün pornografisi
İngiliz antropolog Geoffrey Gorer, 1955 yılında yayımladığı The Pornography of Death (Ölümün Pornografisi) başlıklı makalesinde modern toplumların ölümle kurduğu ilişkide ilginç bir çelişkiye dikkat çekti. Gorer’e göre Batı toplumlarında cinsellik giderek daha açık konuşulabilir hale gelirken, ölüm gündelik hayattan uzaklaşıyor, yaşlanma, hastalık ve yas gibi konular insanların konuşmaktan kaçındığı meseleler arasına giriyordu. Buna karşılık cinayet, felaket ve şiddet içeren ölümler popüler kültürde giderek daha fazla ilgi görüyordu. Gorer’in ölümün pornografisi adını verdiği durum, doğal ölümle karşılaşmaktan kaçınan insanların şiddet içeren ölümlere duyduğu merakın büyümesiydi.
Gorer’in bu kavramı kullandığı yıllarda internet, sosyal medya ve canlı yayın platformları yoktu. Ölümün pornografisi üzerine düşünürken daha çok edebiyatı, sinemayı ve dönemin popüler kültürünü inceliyordu. Bugünse insanların şiddet görüntüleriyle karşılaşma biçimi bütünüyle değişti. Dünyanın herhangi bir yerindeki savaşın, saldırının veya felaketin görüntülerine ulaşmak için haber saatini beklememiz gerekmiyor. Bir arkadaşımızın tatil fotoğrafına bakarken birkaç saniye sonra başka bir ülkede öldürülen insanları görebiliyor, ardından hiçbir şey olmamış gibi başka bir görüntüye geçebiliyoruz. Ölüm, gündelik hayatımızın olağan akışını kesintiye uğratmadan ekranlarımızda kendisine yer buluyor.
Elbette her şiddet görüntüsünü aynı şekilde değerlendiremeyiz. Gazetecilik tarihi, insanların görmek istemediği gerçeklerin fotoğraflar ve kayıtlar sayesinde ortaya çıkarıldığı örneklerle dolu. Bir savaş suçunun belgelenmesiyle, bir insanın son anlarının merak uyandıran bir içeriğe dönüştürülmesi arasında önemli bir fark bulunuyor. Kamuoyunun bilme hakkı, devlet şiddetinin denetlenmesi ve insan hakları ihlallerinin ortaya çıkarılması, zaman zaman rahatsız edici görüntülerin yayımlanmasını gerekli kılabilir. Ancak bir olayın görüntülerine ulaşabiliyor olmak, onları bütün ayrıntılarıyla yayımlamak için yeterli bir gerekçe oluşturmuyor. Özellikle görüntünün haber değeriyle seyircinin merakını birbirinden ayırmak, gazeteciliğin üzerinde durması gereken sorumluluklardan biri.

Pentagon’un planı bu açıdan özellikle dikkat çekici. Burada kameranın karşısında beklenmedik biçimde gerçekleşen bir felaket bulunmuyor. Nerede, ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği önceden belirlenen bir ölümden söz ediyoruz. Böyle bir yayını izlemek isteyen kişi, olayın sonucunu öğrenmek için ekranın karşısına geçmeyecek, çünkü ne olacağını zaten biliyor. Merak edilen, ölümün gerçekleşme anı ve o ana kadar yaşanacaklar. Bu durumda canlı yayın, kamuoyunu bilgilendirmenin ötesine geçerek devlet tarafından hazırlanan bir ölüm gösterisine dönüşme tehlikesi taşıyor. Dahası, devletin bu gösteriyle vermek istediği mesajın herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacağı da söylenemez. Birinin ağır suçları nedeniyle cezalandırılan bir mahkum olarak gördüğü kişi, başka birinin gözünde siyasi veya dini bir sembole dönüşebilir. İnfazın canlı yayımlanması, Amerikan yönetiminin ulaşmak istediği caydırıcılık amacının tam tersine hizmet edebilir.

Nitekim Amerikan ordusunun en tanınmış emekli komutanlarından Amiral William McRaven, The Atlantic için kaleme aldığı yazıda tam da bu tehlikeye dikkat çekiyor. McRaven’a göre terör örgütleri yalnızca gerçekleştirdikleri eylemlerden değil, bu eylemlerin yarattığı görünürlükten de besleniyor. Hasan’ın ölümünün bütün dünyaya yayımlanması, yeni saldırılar için propaganda malzemesine dönüşebilir. McRaven ayrıca Usame bin Ladin’in öldürülmesinin ardından Barack Obama yönetiminin ceset fotoğraflarını yayımlamama kararını hatırlatıyor. Kendisi de o operasyonda görev alan McRaven, devletin meşru güç kullanımıyla bu gücün kamusal gösteriye dönüştürülmesi arasında önemli bir fark bulunduğunu savunuyor.
Bu uyarının üzerinde durmak gerekiyor, çünkü Hasan’ın saldırısını ideolojik gerekçelerle gerçekleştirdiği yargılama sürecinde ortaya çıktı. İnfazın kaydedilen görüntüleri daha sonra kesilip yeniden düzenlenebilir, farklı mesajlarla dolaşıma sokulabilir ve bambaşka siyasi amaçlar için kullanılabilir. Böylece Amerikan yönetiminin suçun karşılığını göstermek amacıyla hazırladığı yayın, aşırılık yanlısı çevrelerin elinde bir propaganda aracına dönüşebilir. Üstelik görüntü bir kez internete yayıldığında, onu kimin hangi bağlamda paylaşacağı üzerinde devletin tam denetim kurması mümkün görünmüyor.
Gorer’in yetmiş yıl önce ortaya attığı kavram, bugün bu nedenle başka bir anlam daha kazanıyor. Şiddet içeren ölümler artık yalnızca insanların merakını karşılayan görüntüler değil, siyasi mesajların üretildiği ve milyonlarca insanın dikkatini çekmek için kullanılan içerikler haline de gelebiliyor. Bu da ölümün gösterilmesini, yalnızca onu izleyenlerin psikolojisiyle açıklanamayacak kadar karmaşık bir meseleye dönüştürüyor.
Avustralya Amerika’nın ekranını kapatabilir mi?
Amerika’daki infaz planının Avustralya’da yarattığı tepki, tartışmaya farklı bir boyut kazandırdı. Avustralya Yeşiller Partisi Senatörü Sarah Hanson-Young, 12 Ekim’de gündeme gelen girişimiyle federal hükümete ve Avustralya Çevrimiçi Güvenlik Komiserliği’ne çağrıda bulunarak olası canlı yayının Avustralya’dan izlenmesini engelleyecek önlemler alınmasını istedi. Hanson-Young, YouTube, TikTok ve Meta gibi platformların önceden uyarılmasını, görüntüleri yayımlayan veya sonradan dolaşıma sokan şirketlerin ciddi yaptırımlarla karşılaşmasını savunuyor. Uluslararası Af Örgütü Avustralya da infazın canlı yayımlanmasına karşı çıkarak Başbakan Anthony Albanese’nin Amerikan yönetimiyle doğrudan görüşmesini, infazın durdurulmasını ve ölüm cezasının başka bir cezaya çevrilmesini talep ediyor.
Avustralya’nın ölüm cezası konusundaki tutumu yeni değil. Ülkede ölüm cezası aşamalı olarak kaldırıldı ve 2010 yılında kabul edilen federal yasayla eyaletlerin ve bölgelerin bu cezayı yeniden uygulamaya koymasının önü kapatıldı. Ancak ölüm cezasına karşı olmakla başka bir ülkenin kendi hukuk sistemi içinde gerçekleştireceği infazın görüntülerini yasaklamak aynı hukuki mesele değil. Nitekim Liberal Parti’den Tim Wilson, böyle bir canlı yayını son derece sorunlu bulmasına rağmen görüntülerin engellenmesinin ifade özgürlüğü açısından yaratabileceği sonuçlara dikkat çekiyor. Hükümet adına konuşan Daniel Mulino da internet üzerindeki zararlı içeriklerle mücadele edilirken ifade özgürlüğünün korunmasının kolay bir denge olmadığını kabul ediyor. Mevcut düzenlemelerin böyle bir yayını engellemek için yeterli olup olmadığı da henüz açıklığa kavuşmuş değil.
Üstelik Avustralya benzer bir tartışmayı yakın geçmişte yaşadı. Nisan 2024’te Sydney’deki bir kilisede gerçekleşen bıçaklı saldırının görüntüleri sosyal medyada yayılınca, Avustralya Çevrimiçi Güvenlik Komiserliği görüntülerin X platformundan kaldırılmasını istedi. X, Avustralya içinden erişimi kısıtlamasına rağmen görüntüleri küresel ölçekte kaldırmayı reddetti ve tartışma Federal Mahkeme’ye taşındı. Mahkeme geçici tedbirin uzatılmasını kabul etmedi, kurum da daha sonra Federal Mahkeme’deki davadan vazgeçti. Böylece Avustralya’da zararlı görülen bir görüntünün dünyanın geri kalanında da erişime kapatılmasının hukuki ve siyasi sınırları gündeme geldi.
Şimdi daha farklı bir durumla karşı karşıyalar. Bu kez görüntüler yasa dışı bir saldırıyı gerçekleştiren kişiler tarafından değil, Avustralya’nın en yakın müttefiklerinden biri olan Amerikan devletinin kendi hukuk sistemi içinde yürüttüğü bir cezalandırma sürecinde üretilebilir. Elbette bir eylemin devlet tarafından yasal kabul edilmesi, onun görüntülerinin başka ülkelerde sınırsız biçimde yayımlanmasını gerektirmiyor. Ancak Avustralya hükümetinin böyle bir yayına hangi hukuki yetkiyle, ne ölçüde ve hangi platformlar üzerinden müdahale edebileceği henüz net değil.
Burada ifade özgürlüğüyle çevrimiçi güvenlik arasındaki sınır önem kazanıyor. Özellikle çocukların ağır şiddet görüntülerine maruz kalmasını önlemek, devletlerin meşru sorumlulukları arasında bulunuyor. Öte yandan şiddet içerdiği veya rahatsız edici bulunduğu gerekçesiyle görüntülere erişimin engellenmesi, kamuoyunun bilme hakkı açısından da soru işaretleri yaratabiliyor. Çünkü aynı yetkiler gelecekte devletlerin açıklanmasını istemediği insan hakları ihlallerinin, protestoların veya kamu yararı taşıyan belgelerin dolaşımını engellemek için de kullanılabilir. Sorun, yalnızca hangi görüntülerin yasaklanacağı değil, bu kararı kimin hangi ölçütlere göre vereceği.
Türkiye açısından bakıldığında da tartışmanın bize yabancı olduğunu söylemek mümkün değil. Türkiye ölüm cezasını 2004 yılında tamamen kaldırdı, ancak şiddet görüntülerini haberleştirme biçimimiz hâlâ ciddi bir sorgulamayı gerektiriyor. Bir cinayetin güvenlik kamerası kayıtlarının defalarca yayımlanması, bir saldırının en ağır anlarının televizyon ekranlarında tekrar tekrar gösterilmesi veya insanların ölüm anlarının sosyal medyada dolaşıma sokulması, haber verme amacıyla merak uyandırma isteği arasındaki sınırı çoğu zaman belirsizleştiriyor. Oysa izleyicinin bir olay hakkında bilgi sahibi olması için her zaman o olayın en ağır görüntülerini izlemesi gerekmiyor.
Amerika’nın canlı yayın planı ile Avustralya’da bu yayını engelleme çağrıları ilk bakışta birbirine karşıt iki siyasi tutum gibi görünüyor. Bir tarafta devlet eliyle gerçekleştirilecek bir ölümün herkes tarafından izlenmesini isteyen bir yönetim, diğer tarafta vatandaşlarını aynı görüntüden korumak gerektiğini savunan siyasetçiler var. Ancak bu anlaşmazlığın ortasında pek üzerinde durulmayan üçüncü bir taraf bulunuyor. İnfazı gerçekleştirmeyecek, yasaklama kararını vermeyecek, fakat bütün bu hazırlıkların kendisi için yapıldığı varsayılan seyirci.
Çünkü bir insanın ölümünü canlı yayımlamanın siyasi bir anlam taşıyabilmesi, her şeyden önce o ölümü izlemek isteyecek insanların varlığına dayanıyor. Kimi adaletin yerine geldiğini görmek, kimi merakını gidermek, kimi de yalnızca tarihte ilk kez gerçekleşecek bir yayına tanıklık etmek için ekranın karşısına geçebilir. Bir devletin aynı görüntü aracılığıyla vermek istediği mesajla milyonlarca insanın o görüntüden çıkaracağı anlam birbirinden tamamen farklı olabilir.
Geoffrey Gorer’in yetmiş yıl önce ölümün pornografisi olarak tanımladığı çelişki, bugün insanların şiddet görüntülerine duyduğu merakın siyasi hesaplamalara dahil edilmesiyle daha da rahatsız edici bir boyut kazanıyor. Bir zamanlar halka açık infazlarda devletin gücünü göstermek için meydanlara topladığı kalabalıkların yerini, şimdi kendi isteğiyle ekranın karşısına geçebilecek milyonlarca insan alabilir. Amerika’nın planladığı yayının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz belli değil. Ancak bir insanın ölümünün dünyaya gösterilmesi düşünülürken, bu gösterinin seyircisiz kalmayacağına duyulan güven, ölüm cezasının kendisi kadar ciddi bir sorgulamayı hak ediyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.