Susan İnsan

Tek başına “İçen İnsan” bile konuşuyor. Duvara konuşanlar da var. Sonra da “Duvara mı konuşuyorum yahu!” diye zigon sehpadan tek tek hesap soran da… Güzel şiir okuyan, şiiri ayaklandıran bir arkadaşım vardı da, “O duvarınız vız gelir bize vız” nakaratında heyheylenir, elverişli duvar arardı.

“Bunlar güvercin’ dedim, ‘gövdesinin inceliğinden..’/‘kumru olsa..’ dedim, ona baktım /baktım beni dinlemiyor /güvercinler uçtu, sustum.” Gülten Akın “Susan İnsan”ı harika, derinden anlatıyor da… Susmanın tarihi her zaman öyle şık değil karmaşık.

22. ve son bölümüne uzun yoldan, geze geze geldiğim teferruatlı “Meşrubat Tarihi” tefrikasında, çayı-zerzevatı-kahvesi, gazsızı-gazlısıyla günümüzün onca meşrubatı, bazen yalnızlığa yancı, bazen de sohbetin, muhabbetin vazgeçilmez aracı… Hepsinin temelinde “İçen İnsan” yatıyor.

Her koşulda, her şeyi içen bir canlı türü… Maşrapadan, bardaktan kadehe, sürahiden şişeye…

Zira sadece “İçen İnsan” konuşuyor. Al önünden çayını kahvesini, birasını rakısını, -gedikli, susma düğmesi arızalı TV yorumcuları hariç- hepsi susar. (Dilime, yazılarıma epeydir “TV yorumcusu” benzetmesi ilişti… Ayrıca yazacağım; ki, içimi dökeyim, dilime iyice yapışmasın…)

Tek başına “İçen İnsan” bile konuşuyor. Duvara konuşanlar da var. Sonra da “Duvara mı konuşuyorum yahu!” diye zigon sehpadan tek tek hesap soran da… Güzel şiir okuyan, şiiri ayaklandıran bir arkadaşım vardı da, “O duvarınız vız gelir bize vız” nakaratında heyheylenir, elverişli duvar arardı. Küfür de katardı araya, emprovize… Kendi kendine konuşan insan daha sıkı küfrediyor, bu kesin. Bazen hoş da aslında, insan kendine yetmeli.

Aynayla yüzleşenler

Bir de aynalar… “İnsan nasıl konuşur kendisiyle, nasıl koşar aynalara…” diyor ya Orhan Veli. Aynaya bakıp konuşanlar, çağımızın en samimi yüzleşmesini becerenler. Vicdanın konuşmasına bile izin verenler var aralarında. Aynaya bakıp orada yüz gösteren zata küfredenler de…

Aynadaki yüz bir dönem yaşça küçük duruyor insandan, yıllar geçtikçe olduğundan daha az ihtiyar… Aynadaki görüntü de insanın kaydettiği kendi sesini farklı algılaması, kendi kokusunu alamaması gibi bir yanılsama zira. Ezberine almış, yıllardır alışmış aynadaki “her gün” görüntüsüne. Hem aynada Clark da çekebiliyor insan suretine…  Ayar yapabiliyor.

Fotoğraf karelerinde daha net hissediyor, anlıyoruz değişeni. Ayna her gün konuşuyor. Her gün alıştığın minvalde söyleniyor, taraf tutuyor… Fotoğraf ise “objektif” gözüyle dondurulmuş “an” belgesi. Değişeni kavramak fotoğraf albümlerini gerektiriyor. “Hey gidi günler”, insanın Resimli Tarih Mecmuası.

Muhsin Bey’in muhabbeti

Pisiyle, kuçuyla konuşmak ayrı, tamamen farklı. O karşılıklı ve zaten gerekli. Tuhaflığı konuşmayanda aramalı… Onlar konuştuğunda susan, oralı olmayan insanı en hafif kelimelerle Sait Faik tasvir eder: “Fındık büyük kuyruğunu oynatarak, kahverengi gözlerini kırparcasına açarak yanınıza yaklaştığı zaman kafasını okşamazsanız, şayanı hayret bir adamsınız, demektir. Bu kadar sevilmek ihtiyacı içindeki bir hayvanı reddedebilmek için, insanın ömründe hiç âşık olmaması, hiç sıkıntı çekmemesi, kalp yumuşaklığı nedir bilmemesi lazım gelir.”

İnsan çiçeklerle konuşmaya da muhtaç. Nasıl konuşmazsın evinde doğan, büyüyen canlılarla, nasıl hatırını sormazsın… Rakısını, “Hayal içinde akıp geçti ömrü derbederim”i koyup da, “Nasılsınız bakalım, suyu görünce kendinize geldiniz di mi? Ya siz nasılsınız Sevda Hanım… Diğerleri duymasın ama Safiye Ayla’yı sizin için çaldım” diyen, top sardunyasını usulca okşayan Muhsin Bey, “kendim kendim” muhabbetin unutulmaz kahramanı.

Vicdanî ve şeytanî alan

Kendi kendine konuşmak, günümüzün farklı deyiş, ağız, argo, diksiyon, farklı ritimlerle konuşan sosyal medya dünyasında “anlamamak/anlatamamak” uyumsuzluğu için de çözüm. Kendinle, kendine konuşurken mırıldansan, fısıldasan, kelimeni Karadeniz türkülerinde gibi yarım bıraksan da anlamamak/anlatamamak diye bir sorun yok. Onlar umumî ortamlarda konuşan umûmi insanın -sıradan- sendromu.

Sessiz sessiz, içinden konuşmak bu kategoriye pek uymuyor kuşkusuz. O daha çok “iç ses”e giriyor ki, o da bazen vicdanî yahut şeytanî alan dâhilinde. O yüzden çılgınca istisnalar hariç, “iç ses”in sesli konuşmasına modası çoktan geçmiş filmlerde rastlanıyor. Bir de popülerliği eski usûl tutturmaya çalışan ful aksesuar yerli dizilerde… Ha… Yemek, iş yaparken filan normal; “Tuzunu koyayım, karıştırayım, altını kısayım…” mırıldanmaları, anne yadigârı.

“İç ses”in filmatik hâli

İç sesli dizilerde ise “İç ses yetmez, herkes anlasın” kibriyle kendi kendine konuşmak da şart. Gereksiz panik… Sinemadan anladığınız buysa, çektiğiniz diziyi, seyirci size daha iyi anlatır merak etmeyin. Ama nafile… Karşılaşılan bir durumun zorluğunu, vahametini iyice anlatmak için “Şimdi ne yapacağım Allahım?” demek, öyle filmlerin en gözde, en heyecanlı, “az sonra” repliği. Cilveleşirken tek ayağını kaldırmak, saçın bukleleriyle uzun uzun oynamak, bıyık sakal ovuşturmak da, manzaraya yeşil çam diken dizi coğrafyasında anadan kıpinik bir tik.

Film, dizi filan deyince… Uzun soluklu dizi kıvamında birçok evliliğin kendi kendine konuşup söylenmekle geçmesi de bu mevzuda zihin açıcı, fikir uyandırıcı. Uzun ömürlü bazı evliliklerin bu yöntemle başarıldığına inancım tam. Zira birazdan ayrıntısına gireceğim “Susan İnsan Çağı”nda bireyler, konuşmak için değil şöyle gönlünce susabilmek, kendi kendine rahatça söylenmek için evleniyor.

Kişilik sayısı ikiyle sınırlanmalı

Yalnızlık en hazin şekli belki de… Şakayı, kara mizahı filan bırakıp, orada bir duralım. “Bir kişi bile değilim yalnızlıktan” diyor ya Edip Cansever, “yalnızlığını yalnızlık kuşatır” ya bazen, “yalnızlık sensin” diyor ya… İşte o noktada, “bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz”: “Biz o renksiz, o yalnız, o sürgün medüzalar /Aşar söylediklerimizi çeker gideriz /Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz /Kıyısında camların bozbulanık rakılar.” 

Nedenini bazı TV yorumcularına anlatır gibi açıklayamam ama herkesçe bilinen deyişiyle “self(ie) talk” iyi oluyor bazen. Yahut açıklamak için çocukları örnek gösterebilirim. “Şimdiii” diye başlayıp, dakikalarca süren kendi kendine konuşmalarında bir hikmet, henüz bozulmamış, zapturapa alınmamış bir cevher olmalı. Belki içinden konuşmayı, “içten hesap”ı bil(e)medikleri içindir. Büyüdüklerinde o içten, o “normal hâl”, delilik sayılıyor.

Bence hepsi normal de… “Tek kişilik oyun”un kendinden başka kahramanlarla, kişiliklerle zenginleştiğinde, toplu sohbete girildiğinde biraz karışıyor. O kalabalıkta kontrolü elinde tutamıyorsun pek. Dahası, isimler aklında kalmıyor. O nedenle kişiliğinin sayısını herkes gibi ikiyle sınırlamakta yarar var.  Ki rahat rahat kendinle konuşasın. O zaman kendine, “Hay benim kafama, elime…” diye küfretmen bile yadırganmaz.

Telefon yalancının mumu

Karşılıklı konuşmak 21. Yüzyıl’da moda da değil zaten. Konuşarak konuşmak değil yazarak konuşmak moda. O yüzden yazı dili de yerini çoğu cümlede “konuşma dili”ne bırakıyor. Bu sayede herkes bir nevi “yazar” oldu. (¹) “Okur yazar” meselesi de yakında yerini “konuşur yazar”a bırakabilir. Konuşmak, yazmak “okur” olmayı gerektirmiyor ki!

Konuşmak demode… Başın sıkışınca, bunalınca telefonla aranmış gibi yapıp, yine kendi kendine konuşmak daha moda, trendy bir tutum. Bu bahane öyle yaygın ki, birisiyle hakikaten konuşmak da birçok örnekte kısa senaryolu, “rol davranış”a dönüşüyor. Çoğu doğum ve ölüm günü kutlamalarını (ikincisi normalde taziye)  benzer repliklerle o kategoriye katmak mümkün.

Telefon yalancının mumu, birçok örnekte… O hâlin “fiyakalı”larından birisini gazetecilikte yaşamıştım. Odasına gittiğimizde bir meslektaşımızı hep telefonla konuşurken bulurduk. Ya en büyük patronlardan birisi olurdu telefonunun öbür ucunda, ya bir bakan, ya bir ünlü… “Tarkancım dün akşam konserine gelemedim, kusura bakma… Malum gazetecilik, işler yoğun… Haftasonu otururuz”… Yahut samimi bir konuşmayla patron; “…… Bey yahut ….. Hanım, evet, geçen akşam oturduğumuzda size bahsettiğim gibi… (Kahkaha) Ben arkadaşlara da iletirim, sevgiler… ” Vaziyeti bilirdi herkes de, her seferinde yeni senaryoyu merak da ederdi biraz.

Face’deki ilişki durumu

Arada sırada ikinci bir insan arıyorsun; olabiliyor, insanlık hâli. Ama sadece kendi kendine konuşmaya antrenmanlı olduğun için o hoş sohbeti (kendini) bırakıp da, daha genel, kalabalık mevzulara girmen gerçekten sıkıcı. Hem kimse insanı kendisi kadar dinlemiyor. Bu yüzden karşısında birisi varken de, kendi kendine yahut kendine konuşan insana sık rastlanıyor. Bilhassa TV’lerde… (Bkz (Bekleyiniz): TV yorumcuları yazısı.)

Lâkin o muhabbet de bir yere kadar… Hele Facebook’daki “İlişki durumu” hanen sana bomboş gözlerle bakarken. Biri de olsun, o hane de dolsun bari. Google’da, sosyal medyada araştırıyorsun tabii ve başlangıç ilkelerine ulaşıyorsun: “Bir kahve içebilir miyiz?”… O taarruz boşa çıkarsa, “Bir çay içelim bari”yle yine psikomediyak çare izdivaç programlarındaydı eskiden. Ama çoğu kez o da sonuçsuz ya da hayal edilemeyen sonuçlu kalıyordu. O nedenle “yazış çiziş aşk” daha iyi, daha emeksiz-masrafsız, daha çağdaş.

Eskisi gibi yüz yüze sosyalleşmenin modası çoktan geçmiş. Arada, o tuşa bastığında sıralanan ekranlar, açılan sayısız pencereler, windowslar var. İnsan susmaya, yazıyla daha doğrusu kelimelerle, sembollerle konuşmaya başlıyor.

Yazı dizisinde sırasıyla özetlediğim, “Dikilen İnsan”, “İçen İnsan”, “Huylu İnsan”ın ardından evrimin dördüncü aşaması da “Susan İnsan”la başlıyor. Yalnızlığını kandırıp en kalabalık kafeye dahi götürse, herkes gibi cep telefonuna dalıp gidiyor. Araya “zil sesi” girebiliyor anca.

Lisan duygu bazında yetersiz

İçse de, doğru dürüst bir şey içmediği ya da teknolojik iletişim, sosyal medya artık susarak konuşmayı popülerleştirdiği için giderek hiç konuşmuyor. Konuşmayınca da bazı mevzular, alanlar dışında iletişim, temas kurmak zor.

Susan insanlar için destekleyici devrim, akıllı cep telefonuyla geliyor nihayetinde. “Hangisi hangisini” açısından yumurta-tavuk muamması da denilebilir belki. Tüm çaba, “gençler ve genç kalanlar” iyi zaman geçirsin… Konuşmayan, konuşsa da anlaşamayan insanlar, lisanın ve iletişimin de gözden geçirilmesine neden oluyor dokunmatikman.

Anlaşılıyor ki… Tüm lisanlar, sözlü iletişimler, duyguları aktarmada hem yetersizdir, hem de fuzulî zaman harcanmasına yol açmaktadır. Cep telefonunun dev ekranında insanlar, binlerce yıl önce sadece semboller, kısa mesajlar, vurgular, nidalarla anlaşan atalarının konforuna ve huzuruna kavuşuyor. Artık tek kelime etmeden her duyguyu bir emoji, bir sembolle en vurdumduymaz insana ile bile anlatmak mümkün:) 

Susarak sevgili olmanın avantajı

Biraz gayretle, hiç konuşmadan aylarca sevgili olmak, yine hiç konuşmadan kısa mesaj yahut laf yani yazışma arasında sadece bir emoji vasıtasıyla ayrılmak da imkân dâhilinde. Sevgililer teknolojiyle bazen birbirlerinin benlerine kadar her şeyi uzaktan görüyorlar da… Sesi, ekrandan, telefondan değil de çıplak sesi? Kimbilir… Teknolojiyle duymak yeterli tatmini sağlamazsa bir ihtimal yüz yüze görüşme de gerçekleşebiliyor.

Yüz yüze tanışmanın -varsa- belki tek faydası, “bi bakmak”… Ama neyine, ne kadar bakacaksın da karşındakini tanıyacaksın? Şöyle bir bakmak sadece photoshopsuz ya da 10 yıl öncesinin değil de şimdiki hâlini “görmek” açısından fonksiyonel. O da fena değil ama bence uzun soluklu bir yaz ekranı aşkı için birazcık yetersiz. Geçmişte nice kompozisyona mevzu olan “Görmek ile bakmak farkı”, cebin, sosyal medyanın ekranına baka baka çoktan demode.

Dürtmenin en zarif hâli

Aslında mesele hâlâ “görücü usûlü”nü andırıyor. Ama dijitali, biraz etraflıcası… Bazı profilde ne yer, ne içer, ne yapar görülüyor da… Sonuçta, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de baktık, zaten bir arpa boyu uzaklıktaki o eski usûla gelmişiz.

Usûl deyince, bu âlemden uzak bahtsızlar, bedbinler için o özetlemeliyim. Önce Face Profili’ne bakar beğenir, “like”larsın… Öyle kolay kolay, yerli yersiz konuşmayacaksın… Sonraki en uygun aşama, sosyal medya teknolojisiyle “dürtmek”…  İlk temas onunla. Ardından da el sallama GIF’i, çiçekler, “hug”lar, öpücükler, tamam. Mevzuyu hiç konuşmadan açmışsın, her türden emojiler hazır. Onu da beceremiyorsan, bu çağda işin ne?

Emoji her hayale, hovardalığa uygun, her derde deva… “Seninle tatile, palmiyeli yerlere gidelim, mum ışığında birkaç kokteyl içip, şampanya patlatıp, dans filan ettikten sonra aynı rüyayı görürüz” edebiyatının sinemaskopunu, en çok üç-dört emojiyle anlatmak, hatta GIF’lerle kısa filmini çevirmek mümkün. Gitmiş kadar oluyorsun.

Emoji Hukuku ve boşanma

Bu açıdan “Emoji Hukuku”nun hâlâ hayata geçmemesi, büyük eksiklik. Boşanmada hangi emoji “şiddetli geçimsizlik”e, hangisi “hafif aldatma”ya yahut“ağır cürmümeşhut”a işaret, hepsi yoruma açık. Hâkimin böyle vakalarından altından kılavuzsuz kalkması beklenemez.

Yüksek yargıyı sanal iddianameyle, yorum, tefsirle halledebiliyorsun ama izdivaç filan o kadar basit, sıradan bir mesele değil. İlkinde sosyal medyadaki mesajına, kullandığı emojiye, yani “ima”sına filan bakarak, zanlıya “geçimsizlik”ten ağırlaştırılmış müebbet bile verebiliyorsun lâkin ikincisinde en fazla birkaç saat gözaltı… O da geçimsizlik çok şiddetli olursa, örgütlüyse mümkün. 

Reform yapılacağı rivayet edilen yargıda acil gereken bu düzenleme yapılsa, boşanma mailini yahut ondan da kısa mesajı, hem müstakbel eks-eşine, hem de mahkemeye aynı anda forward edebilirsin mesela.  Hâkim de eşlerin Facebook profiline, Instagram albümüne, Twitter siciline göz atarak, yakın tarihindeki en isabetli kararını verir. Taraflara başparmağını kaldıran, gülen ya da “maalesef” suratlı, başparmağını aşağı indiren emojiyi yollar…

Mal paylaşımı, nafaka filan gibi teferruatları da hep birlikte, hatta gerekirse dünyanın öbür ucundan tanıklarla, Facebook Sohbet Odası’nda, çıkışta bıçak-tabanca çekilmeden çözersin. Sohbet Odası’ndan başın dik çıkar, sonucu emojilerle, GIF’lerle cümle âleme yaftalarsın… Son olarak, nüfus kâğıtlarından kalkan “Medeni hâl” meselesini, Facebook’da “İlişki Durumu”ndan işaretlersin… Tamam.

Saklı lisan, gizli niyet…

Konuyu ilk kez asıl konumuza dönerek bağlarsam… Hayat manayı da değiştiriyor. Meşrubatın, çayın, kahvenin kaosunda, “Hadi akşam bir şeyler içelim” deyince kimsenin aklına gazoz, kola, çay, kahve gelmiyor artık. Bu teklif de dildeki saklı lisan, gizli niyet.

Bu meseleyi de en güzel, en derin hâliyle Metin Altıok anlatıyor: “Yeni bir sözcük öğrendim geçende rastlantı sonucunda; /Eskiden yüreğin ortasında bulunduğu sanılan siyah nokta, /Yani mecâzi anlamda bir gizli niyet, bir duygu ve düşün /Ve bitkibiliminde tohumun içindeki o itici güç sürgün./Yoklayın kendinizi şimdi hepiniz sonra söyleyin bana; /Nedir yüreğinizdeki siyah nokta, gizli niyet: süveydâ?”

Bu alanda “gizli niyet”in tarihine de doğrudan ışık tutan meşrubattan ibaret dizi dizim burada noktalanıyor. Yazı dizisinde sırasıyla değindiğim; “Hayatımıza kapak olan milatlar”, “Sosyal barışta gazozun yeri”, “Marx ve arkadaşları mahallede”, “Motor beceride kola otomatının yeri”, “Leblebili gazozdan Çöl’de Çay’a”, “Kraliçeyle dans eden şövalye”, “Yürüme’nin temel adımları”, “Yazıldığı gibi okuyunuz”, “Aç, iç, kapa devrimi”, “Tadı var, kokusu var, kendisi yok”, “Kadehimde gül oya”, “Hanimiş benim paşa çayım”, “Çay da alıngandır”, “Hayat sağlığa zararlıdır”, “Ayrıntı sevgisi”, “İlaç alınır, çay içilir”, “Arzu sosyolojisinde kahve”, “Mırın Kırın Tarihi ve Sıkılan İnsan”, “Göğsüne bir pencere aç yavrum”, “Saksıdaki melankolya çiçeği”, “Ne gibi geliyor, ne gibi…”, “Susan İnsan”, artık birçoğu değişmiş, örselenmiş, flu bir tarihin de satır başları… 

İnsansız coğrafya mümkün de tarih insansız olmuyor… Olunca da böyle işte; dur durabilirsen, tut tutabilirsen… Edip Cansever’den gelsin bari finali: “Geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi /Diye bir ‘dalıp gitme’ tamamlarken ivmesini /Duyuveriyorum seslerini yakından /Oldukça yakından -ama belli belirsiz- /İşte zaman, diyordu üç yaşlı kavas /Üçü de bir ağızdan: İşte zaman /Bir park kanepesine oturmuşlar da /Konuşup duruyorlardı aralarında. Sanki /Durgun bir öğle sonuymuş da ortaçağ /Şimdiki gibi /Azıcık bir vakit kalmışmış akşama.”

BİR ŞİİR/BİR SUSKUNLUK

VE BÜTÜN OLAĞANLIKLARDA… SIKINTILARIMIZ

75-FOTO

“Uçsuz bucaksız rengini alırız bir daha hiç konuşmamanın /Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız. /Arkamızdan biraz olsun gülerler /Gülsünler! bu bizim boş bulunup onlara yakalandığımız /Onların günübirlik yaşadıklarına /Yeni doğmuş gözleriyle kaygısız /Biz ki işte kendimizi ancak toplarız /Son kadehlerimizi ancak içeriz. Sigara paketlerimizi /Ceplerimize koyarız /Kapılardan ancak çıkarız. Masalarda /Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.

Ve kalır kahverengi saatler, hiç bilinmeyenler /Bir çağı gerdiğimiz, süresiz kanattığımız /Kalır elbette bunlar, daha fazla değil /Ve soğuk dünyamızda yanıtsız kaldığımız /Sonra işte acılarımızı ancak toplarız /Şehirlerimizden ancak çıkarız. Boş sokaklarda /Evlerde, tezgahlarda ve bütün olağanlıklarda /Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.” Tragedyalar, Edip Cansever.

(¹) “Twitter Edebiyatı (Twitterature)”nın ciddi bir değerlendirmesi için, Edip Emil Öymen’in Serbestiyet’te de yayınlanan “Twitter’dan, Edebiyata Katkı (1)” yazısını biraz hayretle okuyabilirsiniz. https://www.dunya.com/kose-yazisi/twitterdan-edebiyata-katki-1/615750

Önceki İçerik“Özelleştirme ve kıyı işgallerine karşı Datça’yı Savunuyoruz”
Sonraki İçerik“Doktorun babamı görmesine izin verin”