Terleme odası

Karargâhından bakınca, Kenan Evren’in “Napayım ben böyle aydını…” demesi “normal”. O sırada ülke filan hepsi onun. AK Partili vekilin taşınabilir, portatif deyişiyle, hepsinin sahibi o. O aydın da onun için var. Yoksa ne yapsın onu “afêdersiniz”.

Saunayı keşfetmişlerdi. O günlerde sevdiler o farklı mekânı. 80-85 derece sıcaklıktaki ahşap odada biraz terleyip hemen ardından kışın bile çatı penceresi aralık,  hatta bazen kıyısında kar bile biriken küçük, çivi gibi “şok havuzu”na peştamalı çıkarıp çırılçıppadanak atlamak… Anında dirilip şezlonglara –uzun-  oturmak… Birer sodalı ayran yahut sodalı greyfurtla tadı tuzu yerinde bir sohbet… Yeni tat, yeni keyif.

Kilo vermek, sağlıklı yaşam, terle toksini de defetme şeysi filan değildi, onları o “cehennet”e sürükleyen. Detoks icat edilmemişti zaten. Sıcak ve soğuğun o uçlardaki zıtlığı, “zıtların birliği” iyi geliyordu bünyelerine. İnsanın bedeniyle de yaşadığı keşifler câziptir.  O farklı ritüel, çıkışta buharı tüten o zinde ten/beden… Kerâhet vaktine kadar bir-bir buçuk saat… Ardından meyhane.

Arada tersine, meyhaneden saunaya işlediği de oldu bu ritüelin. Çok tehlikeli diyorlardı; alkol, muhabbet zaten damarları genişletiyordu, bir de üstüne aç-daral sauna! Olsundu, çok gençtiler. Damarlarındaki kan deyin ki Çubuk Barajı’ndan akıyordu. (Tadıyla da, fiyatıyla da sirkeyle yarışan sarı şarabının şişeleri çınlasın)

Kavaklıdere’deki saunanın müdavimleri kırantaydı. Yani saçına, bıyığına çoktan kır düşmüş, hâli vakti yerinde, kerliferli adamlar. Kamudan bir genel müdür, ünlü bir spor adamı ve bir işadamından oluşan üçgeni her zaman görmek mümkündü mesela. Kendilerine “dokunan” memleket meselelerini, cazip fırsatları konuşurlardı aralarında. “Üstten üstten”di muhabbetleri. Sözlük anlamına boş veren “Üstadım”ı orada öğrendiler.   

“Senatus”taki togalılar

Saunaya ayak bastıklarında genç takımı yadırgamışlardı elbet. Onlar başka kategoridendi. Kilo desen geyik, sağlık desen domuz, muhabbet desen biraz Moskof gibi… Onlar da koca L salondaki pek kimsenin uğramadığı, uzak, ayrı bir köşeyi kaptılar.

Sauna odur ya… Bir gün aynı anda 2.5×3 m² “terleme odası”na düştüler. Burun buruna… “Oralı” olanlar pek oralı olmuyormuş gibi yapsalar da, üstlerindeki tek kıyafeti, Sezar’yan peştamallarını çekiştirdiler biraz. Çok sivil yakalanmışlardı belli… Biri hem omzuna, hem beline “toga” (Roma İmparatorluğu’nda bedene belli tarzda sarılan kumaştan oluşan giysi) misali sardığı iki peştamalla, “senatus”tan gelmiş gibiydi.

Farklı bir hararet vardı içeride. Öfkeyle “çöpçü”lerden (temizlik işçisi demezlerdi o zamanlar) yakınıyorlardı. “Her sabah o ne gürültüdür yarabbi…”, “Sanki çöp varillerini (varildi o zamanlar) kafamıza kafamıza atıyor izansızlar…” Villada oturduğunu bir çırpıda öğrendikleri işadamı olanı varilden de müştekîydi. Hırpalanan çöp varillerini -villasının rengine- boyatmak, hatta her sene değiştirmek zorunda kaldığını “ah-ı vah” ile anlatıyordu. Üzerine numarasını cicilemesi de fayda etmiyordu. Diğeri, o dönemin -bir harf eksik, bir harf fazla- okçuluk sohbetlerinin vazgeçilmezi kapıcıları da (apartman görevlisi demezlerdi o zamanlar) kattı işin içine; onlar da varillere göz kulak olmuyor, apartmanı doğru dürüst süpürmüyordu zaten. “Görgüsüzlük, cehalet, servet düşmanlığı”… Uzadıkça uzuyordu yaylım ateşleri.

“Kör olası çöpçüler…”

Gençlerden birisi aniden, balbadem katıldı sohbetlerine… Arkadaşları azıcık, onlar epey şaşırdı. “Özensiz, işine, ekmeğine, doydukları yere vefasız insanlar…” diye girdi muhabbete. Rahatladılar…

Bizim variller de ezilmiş Vita tenekeleri gibi üstadım… Bu kadarı da olmaz ki!” Varil mağdurluğundan ibaret kalsa da, “biz” olmuşlardı, iyice rahatladılar.

Erkin Koray bile “Kör olasıca çöpçüler…” demiyor muydu, gülüştüler…

“Hepsi bozuldu efendim, eskiden yerini bilirdi herkes”… “Ya, ya…” diye tasdiklediler.  

“Çoğu, amblemiyle dünyayı avuçlayan Genel-İş üyesi zaten. Bir şey diyecek olsan, yaban yaban, neredeyse düşmanca bakıyorlar…” Bir an sustu, otostop formuna getirdiği parmaklarıyla yanındaki arkadaşını işaret ederek devam etti; “Aslında arkadaşım mesleği gereği onların ciğerini bilir”…

“Hadisene” bakışlarına rağmen arkadaşı topa girmedi, mahlûk mahlûk bakmaya devam etti. Üç müdavim de önce “mahlûk”a (Mahlûk da Halûk gibi melodisi kulağa hoş gelen bir isim ama nedense tutmadı bizde) çevirdiler nazarlarını. Baktılar ondan ses yok…  Yeniden sohbet ettikleri gence döndüler. Genel Müdür olanı muhtemelen makamında da -kuşbakışı- takındığı az açılı, devrik tebessümüyle sordu: “Mesleği nedir delikanlının?”

Gülümsedi, “Arkadaş çöpçü…” dedi. Buz gibi saunada bir başlarına kaldılar.

Faunadan gelip saunadakini…

Onların gözünde, dağdan gelip bağdakine yahut daha empatik bir deyimle faunadan gelip saunadakine ayıp mı etmişlerdi, biraz gereksiz, köşeli, ironisi sevimsiz miydi… Artık o yaşta olmadığım için münazarasını canım çekmiyor. Zaten hikâyenin ana fikri de bence bu değil. Mevzumuz, “altındaki” hemen her insanın onun ihtiyacını görmek için yaratıldığına, onun işine yaramak kaydıyla var olduğuna inanan “yukarıdakiler”. “Aşağıdaki”, dışarıda, kendi taksisinde, dükkânında bile olsa emrine girmeli, yüksek ya da “alçak” arzularını harfiyen yerine getirmeli. Az, bir parmak yukardakilerde bile böyle vakalara sık rastlandığı için enteresan gelmeyebilir ama bir ülke o zihniyetle yönetildiğinde tarihe geçiyor.

Zira tarihinden öte tarifi, reçetesi öyle. Doğumgünü 12 Eylül olan Kenan Evren’in “Napayım ben böyle aydını…” diyerek mevzuyu dört kelimeyle, pek güzel özetleyebilmesi bu yüzden. O aydın onun için var, onun maksadına, aklına, meşrebine uygun olmalı… Yoksa ne yapsın onu “afêdersiniz”. O mahkemeler, o savcılar, o hâkimler, televizyonlar, gazeteler, yazarlar, sanatçılar hepsi onun için. “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” zaten athos-porthos da, millî olanı “hepimiz biri için”… (Deyim önerisi: “Atos-portos işler”. Örnek cümle: “Böyle atos-portos işleri bırakın”. Anlamı: Eşitlik, adalet gibi fantezilerin peşine düşünler için kullanılır)

Bülbül ötüşlü kanarya

Karargâhından bakınca “normal”, o sırada ülke filan hepsi onun. AK Partili vekilin taşınabilir, portatif deyişiyle hepsinin sahibi o. O kadar, o miktarda halka da ihtiyacı yok bir bakıma. Halk olmasa daha içten yönetecek. Lâkin oraya darbeyle otursa bile en nihayetinde bir tür seçim var işte. Seçim zamanı maalesef geldiğinde yine tek horoz olması, iki-üç koltuğa oturamıyorsa, oraya da kendi kümesi/kümeslisi lâzım. Horoz partisine oy toplaması için halka o zaman ihtiyacı var. Onun için de biz öyle seviyor, istiyoruz diye öyle öten/öttürülen “bülbül ötüşlü kanarya” misali, tavuk gıt gıtlı yargısı, medyası, yazarı, şu’su bu’su gerek. Hakikaten “napsın” aydını?

Oy ihtiyacını saymazsak… Ve meydan düşünürü Nevzat Tandoğan’dan mülhem toparlarsak, halkın zaten iki vazifesi var: “Birincisi mahsul yetiştirmek (hizmet, mal üretmek). İkincisi çağırdıklarında askere gelmek.”

Vazifeni yap, gerisine karışma… Ama bozuluyor işte hepsi. Senin ihtiyacını karşılamak için varolan ve yerini tanım gereği öyle bilmesi, kabullenmesi gereken insanlar, meslekler, hepsi bozuluyor. Okullarda öğretmenler, hastanelerde doktorlar, medyada gazeteciler yük oluyor o zaman. Her şeyin bir mâliyeti var.

Öyle miydi eskiden. Ne bileyim… Saraydaki peşkircibaşı, tülbent ağası, enseye tokat (d)övülen dalkavuklar, zülüflü baltacılar, iç oğlanları, müneccimbaşılar, haber getiren-götüren “peyk”ler… (Peyk… Ne hoş, ne ismiyle müsemmâ değil mi? “Peyk gazeteciliği, peyk medya(sı)” diye bir tâbir var mıydı… Buluşturulmamışsa eğer, yandaştan daha nüanslı, sahibinin çekimine yandan değil doğrudan bağlı bir ifade bence)… O mürettebat öyle miydi? Hepsi yerini bilir, ulûfesine sevinir, bilmezse bir sonraki yerini kestirirdi.

Gereksiz, sevimsiz miydi…

Anlattığım –aynıyla vâki- hikâyeyi bir daha, yazımın hararetinde düşünüyorum da… Böyle hatıralar insanın unuttuğu yahut lüzum gereği frenlediği, hatta haz etmediği, bazen terk ettiği duygularını kıpırdatıyor, bir nevi gençleştiriyor, çocuklaştırıyor galiba. Hani o günlerde şu ağacın tepesine nasıl çıktığını, sevgilinin elini tutup nasıl öylece gittiğini, kimlere “yallah” çektiğini, askerde “üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü, karşısında önüm açık gezerdim”i (¹), kumda nasıl çalım attığını anlatırken, masanın üstünde ellerin, altında ayakların da o zamana gider, o forma girer, hareketlenir ya bazen… “Bi doğrulur, bi dikilirsin” ya… Hani o “an” olur, masada anın.

Gereksiz miydi, biraz sevimsiz miydi… Bir daha düşünüyorum, renkli-sinemaskop. “Yazar bilinci”nden, “yazar iradesi”nden  âzâde, o “an”ı, o duyguyu hissetmeye çalışıyorum… “Boş ver” diyor, ağaca tüneyen çocukluğum. Yaş indirip, başkaldırıyorum ben de. Bence hak etmişler, afêdersiniz.

(¹) Can Yücel, “Belkim bir kertenkeleydim”.

BİR FİLM/BİR REPLİK

YA NE YAPMAK LAZIMMIŞ?

“Ya ne yapmak lazımmış? /Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi, /Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi, /Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı? /Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı? /İstemem eksik olsun!

Yoksa nazırın yüzü gülecek diye bir an /Karşısında takla mı atmak lazım her zaman? /İstemem eksik olsun! /Ricaya mı gitmeli? /Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli? /Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim? /Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim? /İstemem eksik olsun!”

Cyrano de Bergerac, Yön: Jean-Paul Rappeneau, 1990.

Önceki İçerikDevlet, Kürt korkusundan kurtulmalı (*)
Sonraki İçerik12 Eylül’ün muhasebesi olmaz; bundan sonra sadece tarihi yazılabilir