Adalet Bakanı’nın yapay zekânın hukuk alanındaki rolüne ve projelerine ilişkin açıklamaları, ilk bakışta teknik bir tartışmayı çağrıştırıyor: dijitalleşme, verimlilik, hız, maliyet… Ancak bu tartışma, yüzeyde göründüğünden çok daha derin bir yere temas ediyor. Çünkü mesele, “yapay zekâ avukatın yerini alır mı?” sorusundan ibaret değil. Asıl mesele, hukuk düzeninde insanın, daha doğrusu bağımsız yargı aklının yerinin ne olduğu.
Bu nedenle tartışmayı doğru yerden başlatmak gerekiyor: Yapay zekâ hukukta bir araç olabilir mi? Evet. Peki bir ikame olabilir mi? İşte bu sorunun cevabı, yalnızca teknik değil; anayasal, hatta siyasal bir cevaptır.
Bakanın açıklamalarına karşı başta Türkiye Barolar Birliği olmak üzere baroların ve çok sayıda hukukçunun verdiği tepkiler, bu ayrımı doğru bir yerden yakalıyor gibi görünüyor. Avukatlığın yalnızca dilekçe yazmak olmadığı, savunmanın bir algoritmaya indirgenemeyeceği, hak arama özgürlüğünün insan unsuru olmadan düşünülemeyeceği vurgulanıyor. Bunların hepsi doğru. Hatta eksik bile.
Ama yine de bir şey eksik.
Çünkü bu tartışma boyunca herkes, yapay zekânın “yerine geçmesi” ihtimaline karşı savunma refleksi geliştirirken, kimse şu basit ama rahatsız edici soruyu sormuyor:
Peki kürsüde yapay zekâ olsaydı ne olurdu?
Bir İhtimal Olarak Yapay Zekâ Kürsüsü
Bu soruyu sormak, teknolojiyi yüceltmek değil. Tam tersine, mevcut duruma ayna tutmak.
Eğer kürsüde bir yapay zekâ olsaydı, örneğin bir tutuklama kararını verirken neye bakardı?
- Mevzuata,
- İçtihatlara,
- Somut delillere,
- Kaçma ve delilleri karatma şüphesine,
- Ölçülülük ilkesine, tutuklamanın istisna olduğuna dair yerleşik kabule.
Ve belki de en önemlisi: önceki kararlarına.
Çünkü yapay zekânın en temel özelliklerinden biri geçmişle tutarlılıktır. Aynı veriye farklı zamanlarda farklı sonuç üretmez. Bugün başka, yarın başka konuşmaz. Rüzgâra göre yön değiştirmez.
Şimdi aynı soruyu mevcut pratik için soralım.
Somut dosyalar üzerinden bir düşünce deneyi
Eğer kürsüde yapay zekâ olsaydı, Osman Kavala hâlâ tutuklu olur muydu? Hatta en baştan tutuklanır mıydı?
Eğer kürsüde yapay zekâ olsaydı, Selahattin Demirtaş bugün özgürlüğünden yoksun olur muydu, yoksa siyaset yapmaya devam mı ederdi?
Eğer kürsüde yapay zekâ olsaydı, Can Atalay bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde fiilen görevini yapıyor olmaz mıydı?
Bu soruların cevaplarını herkes kendi hukuk bilgisiyle, hatta sağduyusuyla verebilir.
Benzer şekilde, 15 Temmuz sonrasında yürütülen yargılamalarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği binlerce ihlal kararını düşünelim. Özellikle “kanunsuz ceza olmaz” ilkesinin ihlaline ilişkin kararlar. Eğer kürsüde yapay zekâ olsaydı, bu kadar sistematik ve yoğun ihlal kararı çıkar mıydı?
Yapay zekâ, geriye dönük suç yaratılmasına, belirsiz normların genişletilmesine, öngörülemez cezalandırmalara bu kadar kolay “evet” der miydi?
Seçici akıl mı, tutarlı akıl mı?
Bir başka soru: Eğer kürsüde yapay zekâ olsaydı, belediyelere yönelik operasyonlarda yalnızca muhalif olanları mı seçerdi?
Yargısal süreçler, kamuoyunun algıladığı biçimde, belli siyasi hatlar üzerinden mi ilerlerdi? Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ilişkin yargılamalar, bu kadar tartışmalı bir zeminde mi yürürdü?
Yapay zekâ, veri setine bakar. Kimliklere değil. Aidiyetlere değil. Siyasi konumlara değil. İnsan ise —hele ki sistem baskısı altındaysa— çoğu zaman veriye değil, beklentiye bakar.
Yargıya güven meselesi
Türkiye’de yargıya güvenin tarihsel olarak düşük seviyelere gerilediği artık tartışma konusu değil, bir veri. Bu güven kaybının nedeni gerçekten yapay zekânın eksikliği mi?
Yoksa tam tersine, kürsüde oturanların bazen bir “yapay zekâ” kadar bile tutarlı davranamaması mı? Daha açık söyleyelim: Sorun, yargının “fazla insani” olması değil. Sorun, yargının yanlış yerde insani, yanlış yerde mekanik davranması.
Gerektiğinde vicdani değerlendirme yapması gerekirken mekanikleşmesi, mekanik tutarlılık göstermesi gerekirken keyfileşmesi. Bu çelişki, güveni aşındıran asıl faktördür.
Asıl ironi: Yapay zekânın yapmadığını insan yapıyor
Burada asıl ironik olan şu: Yapay zekâya yöneltilen eleştirilerin büyük kısmı —örneğin bağlamı kaçırma, mekanik düşünme, insani değerlendirme yapamama— bugün yargı pratiğine yöneltilse, büyük ölçüde karşılık bulur.
Ama daha çarpıcı bir nokta var: Yapay zekâ, önüne konulan veri setini yok saymaz. İçtihat birikimini görmezden gelmez. Mevzuatı seçerek uygulamaz.
Oysa biz, zaman zaman bunun tersini görüyoruz. Yerleşik içtihatların bir anda terk edildiğini, mevzuatın lafzının öngörülemez şekilde esnetildiğini, aynı olaylara farklı hukuki muamele yapıldığını…
Bu durumda insanın sormadan edemediği bir soru ortaya çıkıyor: Gerçekten korkmamız gereken şey yapay zekâ mı?
Baroların tepkisi: Doğru ama yetersiz
Bu tartışmada baroların verdiği tepkiler, ilk bakışta yerinde. Ancak tonu itibarıyla oldukça savunmacı.
Özellikle Türkiye Barolar Birliği ve çok sayıda baronun ortaklaştığı açıklamalar, mesleğin önemini vurgulamakla sınırlı kalıyor. Oysa mesele sadece mesleğin korunması değil; hukukun nasıl işleyeceği meselesi.
Daha açık ifade edelim: Barolar, bu tartışmada sadece “yapay zekâ avukatın yerini alamaz” demekle yetinemez. Bu, doğru ama eksik bir savunma. Daha güçlü bir pozisyon mümkün:
Yapay zekâ hukukta nasıl kullanılmalı? Hangi alanlarda hangi ölçütlerle kullanılmasına izin verilmeli ve nasıl denertlenmeli? Yargı kararlarının denetlenmesinde nasıl rol oynamalı?
Bu soruların uygulamaya dönük cevapları üzerine kafa yormak zorundayız. Ve kürsüdeki meslektaşlarımıza yapay zekanın avukat için değil, aslında kürsü için bir denetleme aracı olmasının kaçınılmazlığını anlatmalıyız.
Kaçırılan fırsat: Yapay zekâyı savunmanın aracı yapmak
Oysa barolar için bu tartışma bir tehdit değil, bir fırsat olabilir. Düşünelim:
Neden her avukat, elindeki mahkeme kararını bir yapay zekâya analiz ettirip; içtihat uyumu, gerekçe yeterliliği, çelişki tespiti gibi konularda bir değerlendirme alamasın? Neden istinaf ve temyiz dilekçelerinde, yapay zekâ destekli analizler yer almasın? Böylece mahkeme kararları yapay zeka ile denetlenmeye açık hale getirilsin. Adalet Bakanlığı da görsün mahkeme kararları ile mevzuat ve içtihat uyumunu, fena mı olur? Neden barolar, üyeleri için ortak bir “hukuki analiz platformu” geliştirmesin?
Bu tür araçlar, avukatı zayıflatmaz. Tam tersine güçlendirir. Ama bunun için önce savunma refleksinden çıkmak gerekir.
Sessizlik ve seçicilik meselesi
Baroların bu konudaki çekingenliği, daha geniş bir sorunun parçası gibi görünüyor. Çok sayıda meslektaşın ruhsatına ilişkin tartışmalar yaşanmışken, ruhsatlar veya ruhsatları kullanma hakları gasp edilmişken bu konuda güçlü ve ortak bir refleks geliştirilememiş olması hâlâ hafızalarda.
Benzer şekilde, kapsamlı bir KHK raporunun hâlâ ortaya konulamamış olması da dikkat çekici.
Bu tablo karşısında insan şunu düşünüyor: Madem bu kadar kritik başlıklarda güçlü bir ses çıkmıyor, bari bu tür tartışmalarda daha ofansif bir yaklaşım benimsenemez mi?
Sonuç: Mesele yapay zekâ değil
Sonuç olarak mesele, yapay zekânın hukukta kullanılıp kullanılmayacağı değil. Zaten kullanılacak. Bunu kimse engelleyemez artık.
Mesele şu: Yapay zekâ, hukuku daha mı öngörülebilir, daha mı tutarlı, daha mı denetlenebilir hale getirecek? Yoksa mevcut sorunları daha da mı görünür kılacak?
Ve belki de en kritik soru: Eğer yapay zekâ kürsüye otursa, bugünkü tabloyu mu üretirdi, yoksa bizi utandıracak kadar farklı bir tablo mu ortaya koyardı?
Bu sorunun cevabı, yapay zekâ hakkında değil, bizim hukuk düzenimiz hakkında çok şey söylüyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.