İçerde “Çözüm Süreci”, Suriye’de Entegrasyon, Irak’ta KDP-PUK Dengesi ve Bölgesel Sunni-Kürt-Türk-Arap Bloğu Projesi Türkiye’nin Orta Doğu’daki jeopolitik manevraları, özellikle İran’ın bölgesel etkisinin zayıflaması veya bir boşluk yaratması durumunda hız kazanmış görünüyor.
Bu strateji, iç politikada “çözüm süreci” ile Kürt meselesini yönetmekten, Suriye’de Kürtlerin yeni yönetimle entegrasyonuna, Irak’ta Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile var olan yakın ilişkileri (PUK/KYP) boyutunu da kapsayacak şekilde genişletmeye ve hatta İran içindeki Kürt partileri konusunda ABD’ye telkinlerde bulunmaya kadar uzanan çok katmanlı bir yaklaşımı içeriyor.
Amaçlanan, Sünni ağırlıklı bir Kürt-Türk-Arap bloğunun oluşması.
Peki bu projenin gerçekleşme şansı var mı? 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan gelişmeler (Hamas-İsrail savaşı ve sonrası bölgesel dönüşümler) bu yönde bir ivme yaratmış gibi duruyor.
Ancak başta Trump yönetiminin Batı dünyasını ve ABD’nin geleneksel stratejik duruşunu tam temsil etmemesi, İngiltere’nin Washington’dan farklı pozisyonu gibi faktörler, projenin geleceğini ciddi şekilde belirsiz kılıyor.
İçerde “Çözüm Süreci” ve PKK’nın Tasfiyesi Türkiye’nin bölgesel açılımının temel taşlarından biri, içerdeki Kürt meselesini stabilize etmek. 2025 yılında hız kazanan ikinci “çözüm süreci” (veya “Terörsüz Türkiye” girişimi), Abdullah Öcalan’ın çağrıları, PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan etmesi, Mayıs 2025’teki 12. Kongre’de örgütün kendini feshetmesi ve silahlarını yakma töreniyle somut adımlar attı.
PKK’lilerin Türkiye’den Irak’a çekilmesiyle birlikte, yıllardır süren çatışma ortamı önemli ölçüde geriledi.
Bu süreç, sadece iç güvenlik açısından değil, bölgesel strateji açısından da kritik. Çünkü PKK’nın Suriye’deki (YPG/SDF) ve Irak’taki varlığı, Türkiye’nin komşularındaki Kürt dinamiklerini doğrudan etkiliyordu.
Çözüm süreciyle birlikte Ankara, Suriye’de yeni yönetimle SDF’nin entegrasyonunu teşvik ederken, “yabancı PKK kadrolarının çıkması” ve YPG komuta yapılarının dağılması gibi taleplerini daha rahat dile getirebildi.
Erdoğan’ın bu entegrasyon adımlarını “memnuniyetle” karşılaması ve sürecin iç barışa katkı sağladığını vurgulaması, iç-dış politikanın iç içe geçtiğini gösteriyor.
Suriye’de Entegrasyon ve Irak’ta Kürt Dengesi Suriye’de Esad sonrası dönemde Türkiye, Kürtlerin yeni Şam yönetimiyle entegrasyonunu destekleyerek hem güvenlik tehditlerini azaltmayı hem de kendi etkisini artırmayı hedefliyor.
SDF ile varılan anlaşmalar, Türkiye’nin uzun süredir karşı çıktığı “Kürt koridoru” tehlikesini minimize ederken, aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruma söylemini güçlendiriyor.
Irak cephesinde ise tablo daha karmaşık. Türkiye’nin KDP ile (özellikle Barzani ailesi üzerinden) derin ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri yıllardır devam ediyor.
Bu ilişki, İran’ın desteklediği PUK’a karşı bir denge unsuru olarak işlev görüyor. Ankara, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki iç bölünmüşlüğü lehine kullanırken, PKK varlığına karşı operasyonlarını sürdürüyor.
İran’ın olası zayıflaması durumunda, Türkiye’nin bu dengeyi KYP’yi (PUK) de kapsayacak şekilde genişletme ihtimali var, böylece Irak’ta hem Kürt kartını hem de Sunni Arap unsurları daha etkili kontrol edebilir.
Daha iddialı bir adım ise İran’daki Kürt partileri konusunda ABD’ye telkinlerde bulunmak. Trump yönetiminin İran’a yönelik politikalarında (özellikle 2026’daki ABD-İsrail operasyonları bağlamında) Kürt unsurları devreye sokma tartışmaları yaşandı.
Trump’ın bir ara “Kürtlerin İran’a girmesi harika olur” demesi, sonra hızla geri adım atması, Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetini ve lobiciliğini yansıtıyor.
Ankara, İran Kürtlerinin özerklik kazanmasını, kendi içindeki Kürt dinamikleri için riskli görüyor ve bunu engelemeye çalışıyor
Türkiye’nin hedeflediği şey, İran’ın Şiî eksenine karşı Sunni ağırlıklı, Kürt-Türk-Arap işbirliğine dayalı bir bölgesel blok oluşturmak.
Bu blok, enerji koridorları, ticaret yolları (örneğin Kalkınma Yolu Projesi), güvenlik işbirliği ve İran etkisini sınırlama üzerinden şekillenebilir.
7 Ekim’den bu yana yaşananlar — Gazze savaşı, Esad rejiminin düşüşü, İran’ın askeri ve siyasi olarak yaşadığı baskılar — bu bloğun oluşumuna zemin hazırlamış gibi görünüyor.
Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ilişkileri, Suriye’deki yeni dengeler ve PKK sürecinin yarattığı rahatlama, ivme kazandırıyor.
Ancak gerçekleşme şansı konusunda ciddi soru işaretleri var. Öncelikle, Trump yönetiminin ABD’nin geleneksel stratejik duruşunu (kurumsal derinlik, müttefiklerle koordinasyon) tam yansıtmadığı eleştirisi haklı bir noktaya işaret ediyor.
Trump’ın İran politikasında Kürt kartını açıp kapatması, Türkiye ile ilişkilerde pragmatik ama tutarsız bir yaklaşım sergilemesi, uzun vadeli stratejileri riske atıyor.
ABD’nin NATO müttefiki Türkiye’yi gözetirken aynı anda Kürtlere yönelik hamleleri, klasik “dost-düşman” ayrımını bulanıklaştırıyor.Daha da önemlisi, İngiltere’nin pozisyonu.
Londra’nın Trump’ın İran savaşındaki bazı adımlarına (üs kullanımı, Hormuz’da deniz güvenliği gibi) mesafeli durması, hatta kamuoyunun baskısıyla sınırlı destek vermesi, transatlantik ittifak içinde bir çatlak yaratıyor.
Bu, “İngiltere’nin ABD politikasıyla ilk kez bu kadar farklılaşması” olarak nitelendirilebilir ve uluslararası sistemde ABD’nin yalnızlaşma riskini artırıyor.
Bir hegemon güç olarak ABD’nin bu denli izole olması, onun öncülüğündeki veya onayladığı bölgesel projelerin kalıcılığını zayıflatıyor.
Zira jeopolitik boşluklar, kısa vadeli fırsatlarla değil, uzun soluklu ittifaklarla doldurulur.
Fırsatlar ve Riskler Türkiye’nin İran’dan boşalacak jeopolitik boşluğu doldurma çabası, akıllıca bir çok faktörlü stratejiye dayanıyor.
İçerde barışla güç biriktirmek, Suriye’de entegrasyonla güvenlik sağlamak, Irak’ta Kürt partileri üzerinden etki alanını genişletmek ve daha geniş bir Sunni-Kürt-Türk-Arap ekseni kurmak. 7 Ekim sonrası kaos, bu stratejiye beklenmedik bir ivme kazandırmış durumda.
Fakat projenin geleceği, sadece Ankara’nın iradesine bağlı değil. Trump yönetiminin öngörülemezliği, İngiltere’nin farklılaşan duruşu, ABD’nin genel yalnızlaşma eğilimi ve bölgesel aktörlerin (Suudi Arabistan, Katar, yeni Suriye yönetimi, Irak’taki güçler) kendi hesapları, bloğun kalıcılığını tehdit ediyor.
Eğer bu blok, kısa vadeli taktik ittifaklardan öteye geçip kurumsal bir yapıya dönüşemezse, İran’ın toparlanması veya yeni güç dengelerinin oluşmasıyla birlikte eriyip gidebilir.
Son tahlilde, Türkiye’nin bu hamlesi cesur ve fırsatçı bir vizyon taşıyor. Ancak uluslararası siyasetin doğası gereği, hegemonik güçlerin tutarsızlığı ve müttefik farklılaşmaları, en iddialı bölgesel projeleri bile kırılgan kılıyor.
Gelecek yıllarda göreceğimiz şey, bu stratejinin ne kadarını kalıcı bir bloğa dönüştürebileceği olacak.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.