Askerî Cenah 28 Şubat savunmasında ilkeli bir tutum sergiliyor mu?

28 Şubat 1997’de tankları Sincan’da kim, neden yürüttü? 28 Şubat davasında yargılanan generallerin mahkemedeki savunma örgüsüne göre o gün tankların oradan geçişi tümüyle tesadüftü; herhangi bir siyasi mesaj kaygısı da kesinlikle yoktu. Bu zahiri görünüşe karşın, birincil tanık ve aktörler olarak Güven Erkaya ve İzzettin İyigün’ün 2001 ve 2004’ün baskısız siyasi atmosferinde verdikleri ifadelerin yansıttığı gerçekler karşısında, zekice olduğu sahiplerince varsayılan bu buluş, bence öyle olmamasının yanı sıra, toplumun aklına karşı yapılmış aleni bir “nezaketsizlik”.

Bir süredir, 28 Şubat davasında Yargıtay’ın onama kararının ardından 14 emekli generalin ilerlemiş yaşlarında cezaevine konmaları ve ayrıca haklarında bozma kararı verilen diğer bazı asker sanıkların yargılanmalarına devam edilmesi vesilesiyle mahkemelerde ve medyada yapılan savunma argümanlarını takip etmeye ve bu argümanların üzerine çatıldığı zihinsel yaklaşıma anlam vermeye çalışıyorum.

Hem hükümlü ve sanıkların kendilerinin hem de bir vefa ve bağlılık duygusuyla onların sesi olmaya çalışan arkadaşlarının ve bazı gazetecilerin yaptığı bu savunmaların teksif edildiği iki ana hat ayırt edebiliriz.

Bu hatlardan birincisini “Askerler 28 Şubat döneminde bazı ‘nezaketsiz’ olayların faili olmuş olabilirler ama bu nezaketsizlikleri ‘darbe’ veya ‘askeri müdahale’ olarak tanımlamak abartı olur” şeklinde özetleyebileceğimiz bir söylem oluşturuyor.

İkinci savunma hattı ise, davanın geldiği şu anki aşamada, atfedilen suçun cebir unsurunu oluşturduğuna inanılan ve öyle olduğu için de yargılama makamınca önemli bulunduğu anlaşılan “Sincan’da tankların yürütülmesi” meselesi etrafında kurulmuş durumda.

Savunma, bu hadisenin aslında bu suçlamaya dayanak teşkil edemeyecek, özel bir amaç taşımayan, daha önceden planlı ve rutin bir askeri eğitim faaliyeti olduğunu ve tesadüfen o güne denk geldiğini öne sürüyor.

Bu iki savunma hattına altlık oluşturan daha genel ve ortak bir zemin ise, 28 Şubat döneminde TSK’nın tüm faaliyetlerini anayasal ve yasal sınırlar içinde gerçekleştirdiği ve o dönemde askerlerce asla yasadışı bir şey yapılmadığı iddiası üzerinden kurulmuş durumda.

Ben bu yazıda, bu hatlardan ikincisine değinmek ve Sincan’da tankların yürütülmesi meselesini gerçeğe sadakati, kendi aklımıza hürmeti önceleyerek ve bazı askerî bilgilerimden yararlanarak tartışmak istiyorum.

İkinci savunma hattı dediğim yerdeki iddiayı test etmek için başvuracağım yer, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın “Bir Asker Bir Diplomat” adlı kitaptaki (2001) ve Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin (EDOK) Komutanı Korgeneral İzzettin İyigün’ün Hürriyet’e verdiği röportajdaki (2004) ifadeleri olacak.

Oramiral Güven Erkaya’nın anlatımları

Emekli büyükelçi Taner Baytok, uzun yıllar çeşitli uluslararası toplantılarda birlikte çalıştığı yakın arkadaşı Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya ile ölümünden kısa bir süre önce yaptığı söyleşileri 2001’de yayımlanan bir kitapta toplamıştı. Kitapta, Güven Erkaya’nın ağzından Türkiye’nin yakın geçmişiyle ilgili bazı önemli olaylar aktarılıyordu. Tankların yürütülmesi meselesi de bu olaylar arasındaydı.

Ancak bu olaya geçmeden önce, o dönemin bugün bir hayli unutulmuş görünen Zeitgeistını hatırlamak gerek.

O dönemin ruhu, bugünlerde olduğu gibi Başbakan’ın gelişini daha o gelmeden tüylerinde hisseden general coşkusundan yoksundu elbette.

Bu hatırlayışı, Güven Erkaya’nın o meşhur “Erbakan’ın olduğu masada rakı içme” olayını nasıl anlattığı üzerinden yapabiliriz.

1996 YAŞ toplantısının akabinde Başbakan Erbakan tarafından YAŞ üyelerine bir akşam yemeği verilmişti:

Başbakan’ın yemeğine giderken eşim Gülden’e, “Çok muhtemeldir ki, bu akşam bize yemekte içki vermeyecekler ve bunu belgelemek üzere basını da çağıracaklar” dedim. Gülden “Ne evhamlı insansın” diye karşılık verdi.

Garsonların servis yaptıkları tepsilere baktım, alkollü içki yok. Bir garson yaklaştı. Bir kadeh rakı istedim. “Alkollü içki yok efendim” dedi. “Peki, istesek de vermez misiniz?” diye sordum.

“Alkollü içki vermememiz emredildi, ama gidip sorayım” diyerek uzaklaştı. Tekrar döndüğünde rakı servisi yapmadıklarını söyledi.

Emir subayıma “Peki git sen içeriden bir rakı al da getir” dedim. Kaya Albay, “Efendim rakı yokmuş, ama komutan çok ısrar ediyorsa, bir yerden bulabiliriz dediler” diye geri döndü. “Komutan çok ısrar ediyor dersin” diyerek emir subayını yeniden yolladım.

Durumu dışişlerinden bir protokol görevlisine de söyledim. Görevli, “Kimse istemediği için alkol ikram etmiyoruz deyince, “Öyleyse ben istiyorum, bana bir kadeh rakı gönderiniz” dedim.

Biraz sonra garson bir kadeh rakıyı görünmesin diye peçete kağıdına iyice sarılmış olarak getirdi. Bardağın etrafındaki peçeteyi çıkarıp garsonun eline tutuşturdum ve “Bu böyle daha güzel gözüküyor” diyerek gülümsedim.

Rakıdan bir yudum aldım, o sırada Genelkurmay Başkanı (İsmail Hakkı Karadayı) geldi. Başbakan onu doğrudan yemek masasına aldı. Ben de sofrada yerime oturdum. Rakı bardağımı da önüme koydum. Her masanın başında iki garson bekliyor ve kimseye sormadan bardaklara portakal suyu dolduruyorlardı.

Genelkurmay Başkanı’nın bardağına da portakal suyu koydular, ama o “Ben şarap içeceğim” dedi. Bana portakal suyu koymak istediklerinde garsona “Ben rakıya devam edeceğim, sen şu rakı şişesini servis masasına koy, kadehim boşaldıkça doldurursun” diyerek karşı çıktım.

Genelkurmay Başkanı’nın şarabı fotoğrafçılar gittikten sonra geldi. Resim ve film çekenler baktılar ki bir tek benim önümde içki var, hepsinin ilgisi benim rakı kadehime yöneldi. Benim rakı kadehi ertesi günkü haberlerin de odak noktasını oluşturdu. Böylece Erbakan’ın oyunu bozulmuş oldu.

Yemek bitti, eve geldim. Yatmak üzereyken telefon çaldı. Genelkurmay Başkanı telefondaydı. “Aferin Güven, çok iyi yaptın. Ben de biliyorsun şarap isteyip içtim” dedi.

İşte, asker ve sivil tarafların birbirlerine içki üzerinden birtakım hegemonya mesajları vermekle meşgul olduğu böyle bir Zeitgeist içinde, tankların Sincan’da yürütülmesi hadisesine ilişkin şu bilgileri veriyordu Güven Erkaya:

Bir MGK toplantısından sonra Genelkurmay’da Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal ve Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir paşalarla bir araya geldik. Ne yapacağımızı konuştuk. Hikmet Köksal Paşa “Hükümetin bir şey yapacağı yok, bizim bir şey yapmamız lazım. Ben Genelkurmay Başkanının da emrini alıp planlanmış bir program tahtında tatbikata katılacak tank birliklerini Sincan’dan geçirterek eğitim alanına oradan gönderirim” dedi. Ve ertesi sabah tanklar yürüdü. Sincan’dan geçtiler. Tankların geçişi beklenen etkiyi gösterdi. Hem de fazlasıyla. Hükümet hemen önlemler alma görüntüsüne girdi.

Güven Erkaya’nın ifadelerine göre, toparlarsak, (1) Sincan’da tankların yürütülmesinden beklenen siyasi bir etki söz konusuydu, (2) bunun bir tatbikat görüntüsü altında yapılması tasarlanmıştı ve (3) buna ilişkin karar kendisi, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay İkinci Başkanı tarafından olaydan bir gün önce alınmıştı.

Korgeneral İzzettin İyigün’ün a

nlatımları

Bu kitabın yayımlanmasından üç yıl sonra, 2004’te, bu sefer dönemin bir başka aktörü, Kara Kuvvetleri EDOK Komutanı Korgeneral İzzettin İyigün Hürriyet’ten Yener Süsoy’a bir röportaj verdi. Sincan’daki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı EDOK’a, yani Korgeneral İyigün’e bağlıydı. Bu röportajı gazete “Tank yürütüp balans ayarını yapan benim” başlığıyla girdi.

O röportajda Korgeneral İyigün şunları söylüyordu:

28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten, balans ayarını yapan benim. Öncesinden ne Karadayı’nın haberi vardı ne de Çevik Bir’in. Sadece üç kişi biliyorduk: Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Doğu Aktulga, Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal ve ben. O tarihte EDOK Komutanıydım, Zırhlı Tümen bana bağlıydı. Bizim kelle koltukta yaptıklarımızı başkaları sahiplendi, hatta kahraman bile ilan edildi. Buna rağmen bugüne kadar bir gün ağzımı açıp bir tek kelime dahi söylemedim, ilk defa sana açıklıyorum.

Özellikle Deniz Kuvvetleri Komutanı rahmetli Güven Erkaya ile Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal bu konuda çok hassastılar. İkisi de bir şeyler yapılması gerektiği konusunda hemfikirdi ama, düşünceleri asla ihtilal değildi. İktidar bir çeşit post-modern indirmeyle gitmeliydi ve öyle de oldu.

O günlerde Hikmet Paşa GATA’da katarakt ameliyatı olmuştu, evinden Doğu Paşa’ya “İzzet Paşa yarın 80 tankla Sincan’dan geçsin” diye emir vermiş. Doğu Paşa beni aradı; “Komutana bu hareketin suç olacağını, sorumluluğunun büyük olduğunu anlattım ama, ikna edemedim” dedi.

Hemen gereken yerlere, gereken emirleri aktarıp hazırlıkları başlattım. Zaten iki gün sonra planlı bir yürüyüşümüz vardı, bir anlamda onu erkene almış olacaktık. O gece Doğu Paşa’yla birkaç kere daha telefonla görüştük; her seferinde bana ısrarla “Sorumluluk senin” dedi. Bunun üzerine “Sen çık devreden, sorumluk bana ait” dedim.

Köksal Paşa’nın istediği 80 tankı ben 20’ye indirdim. O sabah yerler buz tuttuğu için konvoy 45 dakika gecikmeyle çıkabildi. Genelkurmay’ın yürüyüşten haberi ancak 4 saat sonra oldu. Çevik Bir ise sabah 08.00’de öğrendi. Doğu Paşa kendisini aramış, durumu Karadayı Paşa’ya iletmesini de söylemiş. Çevik (Bir) de engeller endişesiyle yürüyüşü Karadayı’ya duyurmamış. Karadayı Paşa olayı ilk duyduğunda darbe zannedip korkmuş, Çevik de kendisine böyle bir şey olmadığını temin etmiş. Sonra hemen Köksal (Karabay) Paşa’yı arayıp “Bana sormadan bu işi nasıl yaparsanız” diye çıkış yapmış. Aralarında bir hayli sert konuşmalar geçmiş. Sonunda Köksal Paşa “Emri biz verdik, hesabını da biz veririz” demiş. Karadayı ilk konuşmasından iki saat sonra Köksal Paşa’yı tekrar aramış. “Köksal Paşa aklınla bin yaşa, çok büyük iş başardık, sizinle gurur duyuyorum” demiş.

Korgeneral İyigün’ün sözlerinden (1) tankların yürütülmesinin demokrasiye bir balans ayarı olduğu fikrine kendisinin de katıldığı, bu ayarı verme kahramanlığının başkaları tarafından sahiplenildiğini ve ama payın kendisine ait olduğunu düşündüğü, (2) tankların yürütüleceğinin kendisi, Kara Kuvvetleri Komutanı ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı tarafından bilindiği, (3) Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanının bu olayın bir suç oluşturabileceğine dair bir endişe duyduğu, (4) iki gün sonra planlı bir yürüyüş olduğu ancak onun öne alındığı ve (5) Genelkurmay Harekat-Plan Daire Başkanı tarafından 80 tankın yürüyüşte yer almasının istendiği ama çeşitli nedenler gözetilerek sayının İyigün tarafından 20’ye indirildiği anlaşılıyor.

Şimdiki savunma: NATO tatbikatı içindi

Olayın iki önemli failinin öz anlatımlarıyla Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları düzeyinde kararlaştırıldığı, uygulamasının da onların hemen altında yer alan orgeneral-korgeneral seviyesinde icra edildiği açıkça anlaşılan bu olay, Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde geçen ay yapılan duruşmada bambaşka biçimde savunuldu.

Sanık avukatları, tankların özel bir amaçla değil köprü güçlendirme çalışmasından doğan bir zorunluluk nedeniyle Sincan merkezine sokulduğunu iddia etti ve tankların tabur komutanı olan Namık Kemal Çalışkan’ın tanık olarak dinlenilmesini talep etti. Daha önce de yapılan ve kabul edilmeyen bu talep, bu kez mahkemece kabul edildi ve Çalışkan dinlendi. 2010’da tuğgenerallikten emekli olan Namık Kemal Çalışkan, 1997’de kurmay yarbay rütbesiyle Zırhlı Birlikler Okulunda Gösteri ve Tatbikat Taburunun komutanı idi.

Cumhuriyet’ten Barış Terkoğlu bu haberi “O tankları yürüten komutan konuştu” diyerek duyurdu. Dikkatinizi çekmiş olabileceği gibi, bu kısa cümlecikle “tankları yürüten komutan” birdenbire orgeneral seviyesinden yarbay seviyesine indirilmiş oluyordu. El çabukluğu…

Tankların önceden planlanmış, belli aralıklarla gerçekleştirilen bir NATO tatbikatı kapsamında Akıncı Üssü’ne götürüldüğünü savunan Çalışkan mahkemede şu beyanda bulundu:

Akıncı Hava Üssü’nün savunmasını takviye etmek maksadıyla Eylül ayında yayınlanan Yıllık Eğitim Uygulama Emri ve ekinde mevcut faaliyet takviminde 1997’nin Şubat ayının ilk haftasında icra edilmek üzere kışladan Akıncı Üssü’ne motorlu intikal planlanıyordu. Bu intikalin maksadı, GESAP planları dediğimiz, genel savunma planları kapsamındadır. Akıncı Ana Jet Üssü’ndeki NATO’ya tahsisli hava üssünün, teröristler tarafından baskına, sabotaja maruz kalma ihtimaline karşı yapılır. İcra edilecek bir savunma harekâtının takviye zırhlı birlik kuvveti olarak, benim tabur komutanı olarak görev yaptığım taburun bir bölük timi görevlendiriliyor idi. Hazırlık çalışmaları sırasında planlarda da mevcut olan kullanılabilecek iki güzergâh incelendi. Zırhlı Birlikler-Turgut Özal Köprüsü-Mehmetçik Lisesi ve Ayaş yolu güzergahında Ankara Çayı’nın üzerindeki köprüde Karayollarınca yürütülen güçlendirme çalışması olduğu için bu güzergâh kullanılabilir değildi. İkinci güzergâh olan Etimesgut-Sincan-Yenikent-Akıncı güzergahının kullanılması zorunluluk olarak ortaya çıktı. Meskûn mahalden geçme zorunluluğu olduğu için bu intikalin Etimesgut Emniyet Müdürlüğü ve jandarma birimleri ile Tümen Merkez Komutanlığı tarafından koordine edildiğini biliyorum.

Netice: Fiili flu, faili belirsiz kılmak

Yukarıdaki savunma örgüsü, sivillerin (bu arada mahkeme heyetinin) ayrıntısına nüfuz etmesinin zor olacağı düşünülen/umulan, böyle düşünüldüğü/umulduğu ölçüde de, içine boca edilen “tatbikat, GESAP planları, NATO, Eğitim Uygulama Emri, ve hatta eki, terörist, baskın, güzergah incelemesi, Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma ile Merkez Komutanlığı arasında koordinasyon, Akıncı Üssünü takviye, köprü güçlendirme çalışması, vs.” gibi teknik terim bolluğu ve tüzel kişi kalabalığı içinde bürokrasinin gayrişahsi niteliğinden azami yararlanarak fiili flu ve faili belirsiz kılmayı amaçlayan zekice bir buluşa dayanıyor gibi görünüyor.  

Bu zahiri görünüşe karşın, ilkin, birincil tanık ve aktörler olarak Güven Erkaya ve İzzettin İyigün’ün 2001 ve 2004’ün baskısız siyasi atmosferinde verdikleri ifadelerin yansıttığı gerçekler karşısında, zekice olduğu sahiplerince varsayılan bu buluş, bence öyle olmamasının yanı sıra, toplumun aklına karşı yapılmış aleni bir “nezaketsizlik”.

İkincileyin, Çalışkan’ın bu ifadelerinin doğruluğunu kabul edersek eğer, kabul etmemizin otomatik olarak zorunlu olacağı bir diğer şey daha var: Oramiral Güven Erkaya ve Korgeneral İzzettin İyigün yalan söylemişlerdi! Başka bir deyişle, yarbay Çalışkan ve onun savunmasını kamuoyuna sunan merciler, ya kendisine ya da komutanları Erkaya-İyigün’e inanmamız arasında bir seçime zorluyor bizi.

Kuşkusuz, ceza yargılamasına muhatap kimselerin, nemo tenetur seipsum accusare (kendini suçlamaya zorlanamama hakkı) ilkesi uyarınca, kendilerini suçlayıcı beyanda bulunmasını bekleyemeyiz.

Öte yandan savunmaların, özellikle de sunulduğu kamuoyundan bir destek görmesi bekleniyorsa, ortalama bir okuryazarın neden-sonuç ilişkisini kurduğu ortalama akla hürmet etmesi de beklenir.

Önümüzdeki hafta 28 Şubat’ın çeyrek asırıncı yıldönümünü idrak edeceğiz…

Bu 25 yılda köprülerin altından çok sular aktı ama askerlerin öğrenmeye direndiği bir şey var.

Askerler, “tanklar NATO tatbikatı için yürüdü, başka bir şey yok!” şeklinde bir iddia ileri sürülebilmesine aracılık eden tarihsel askerî aklın, mütedeyyin bir Başbakan’ın bulunduğu masada rakı içme “kahramanlığını” gösteren amiral tipinin 25 yıl içinde yine mütedeyyin bir başka Başbakan’ın gelişini daha o gelmeden tüylerinde hissetme becerisini gösterebilen bir general tipine dönüşme öyküsünü inşa eden hattın aslında tam üzerinde yer aldığını epey bir süre daha fark edemeyeceğe benziyor.

Bu fark edememe, büyük ölçüde, askerlerdeki yaygın sosyolojik imgelem noksanlığıyla ilgili.

Bir de etik boyut var…

On yıllar önce Albay Talat Aydemir, idamıyla sonuçlanacak yargılamalarda silah arkadaşlarının tutumuna ilişkin şunları yazmıştı anılarında:

Ahlak telakkilerinin herkese göre değişmiş olduğunu mahkeme safhasında daha iyi anlamış oldum. Mahkeme huzurunda konuşan sanık ve avukatlar en büyük karakter imtihanını vermişlerdir. Mahkemelerden ceza almak veya almamak bu gibi ihtilâl davalarında bence bir mesele teşkil etmez. Esas olan, insanları toplum mahkûm ederse kurtuluş çaresi yoktur.

Ve Aydemir sözlerine şöyle devam ediyordu:

İnandığım bir dava uğrunda bilerek, içten gelen bir inanışla mücadele ettim. Şimdi cezamı seve seve çekeceğim. Çünkü müstahakım. Beraber yola çıktığım kadroyu iyi seçememişim. Hayatta daima hareketlerimi sözlerime uyduran bir insanım. Aksini yapan sahte idealistlerden de artık kurtuldum.