Barışmak için, yani karşılıklı olarak birbirine silah doğrultmaktan vazgeçmek için, çatışan tarafların demokrat olmaları mecburiyeti yoktur. Ancak bu, barışın inşa edilmesi ile demokratikleşme arasında bir bağın bulunmadığını göstermez. Elbette bu ikisi arasında güçlü bir bağ söz konusudur.
Barış inşası derken, barıştan daha derin ve geniş bir durumdan, yani salt silahlı çatışmalara son verilmesinden değil, bunun yanında adil, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir toplumsal düzenin kurulmasından söz ediyorum. Barışı inşasında, toplumsal kesimler, kimlikler veya gruplar arasında zamanla çatışmalardan ötürü örselenmiş ilişkileri tamir edilir ve herkesi içerme gayesi güden bir toplumsal doku yeniden kurulur. Tabiatıyla bu, uzun erimli bir mücadeleyi gerektirir.
Demokratikleşme ise, en yalın anlatımla, siyasi rejimin baskıcı ve dışlayıcı özelliklerinden arındırılması ve çoğulculuk, katılımcılık ve hesap verilebilirlik ilkeleri temelinde değişimden geçmesini ifade eder. Bu bir süreçtir ve bu süreç adil ve dürüst seçimlerin yanı sıra; hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve sivil toplumun güçlenmesi gibi hususları da ihtiva eder.
Mesele bu açıdan değerlendirildiğinde barış inşası ve demokratikleşeme arasında var olduğunu belirttiğimiz güçlü bağın iki yönlü işlediği söylenebilir.
İlk olarak, barışın varlığı demokrasiyi imkân dâhiline sokar. Çünkü çatışmaların demokrasiyi tahrip etme gücü yüksektir. Bir çatışma ortamında en büyük zararı demokratik kurumlar görürler. Tecrübeyle sabittir ki, çatışmalarla birlikte baskıcı ve güvenlikçi tercihler galebe çalar, özgürlükçü ve demokratik talepler geri planla itilir ve hatta mahkûm edilir.
Buna mukabil silahlar rafa kaldırılıp meydana bir sulh hâkim olduğunda demokratik mücadelenin sahası da büyür. Farklı kimlikler görünür olur ve farklı talepler siyaseti biçimlendirir. Bu kimlikler ve talepler meşru siyasal kanallar üzerinden görünür olduklarından, bunları terör ile ilişkilendirilemez ve meşruiyet dairesinin dışına çıkartılamazlar. Barış bu yönüyle, demokratikleşmeyi mümkün ve sürdürülebilir kılar.
İkinci olarak, demokrasi ise barış üretir. Demokratik kurumlar ne denli işlevsel ve kuvvetli olurlarsa, barış ortamı o denli istikrara kavuşur. İnsanların –aralarında herhangi bir ayrım olmadan- hak ve özgürlüklerinin muhafaza edildiği ve kendilerini hukuki güvenlik altında hissettikleri bir yerde, toplumsal ilişkilere şiddetin değil barış mekanizmaların damga vurma ihtimali çok daha yüksek olur.
Rejimin karakterini tayin eden bir mesele
Türkiye’de Kürt meselesi bu çerçevede hem barış hem de demokratikleşme tartışmalarının merkezinde yer alır. Şüphe yok; bu mesele ülkenin hem iç hem de dış dengelerine yön veren ve bu itibarla da rejimin karakterini tayin eden bir meseledir. Demokrasi eksikliğinden katı merkeziyetçi yapıya, hukuki standartların düşüklüğünden siyasi kutuplaşmaya, iktisadi zayıflıktan dış politikada sınırlı bir alana hapsolmaya kadar memleketin kaderini çizen bütün problemler bir biçimde Kürt meselesine bağlıdır, ondan ayrı düşünülemez.
Kürt meselesi ise iki boyutludur: Silah/silahsızlandırma ve yasal/anayasal talepler. Mevcut sürecin temel hedefi silahlı çatışmaları bitirmek, silahsızlandırmayı sağlamak ve silahın toplumun ve siyasetin üzerindeki gölgesini kaldırmaktır. Kimi çevrelerce küçümsense de bu, başlı başına büyük bir hadisedir. Silah gündemden düştüğünde, yarım asra varan bir süredir siyaseti kötürüm kılan bir dinamik berhava olacaktır ki buna dudak bükülemez.
Silahsızlanmayı sağlamak bağlamında bugünün dünyasında kolay ele geçirilmeyecek bir şans doğdu. Ancak bu şans, tek başına arzu edilen neticeyi doğurmaya yetmez; bu şansın doğru bir biçimde kullanılması, aktörlerin sorumluluk yüklenmelerine ve makulde ısrar etmelerine bağlıdır. Makuliyet, bütün adımların bir kerede atılamayacağının ve ilerlemenin ancak aşamalar halinde gerçekleşebileceğinin kabulünü gerektirir. Bazı sorunlar yarın çözülebilir. Kimi talepler yarın karşılanabilir. Onları bugün için bir engele dönüştürmekten kaçınmak ve elimizdeki bu şansı sonuna kadar ve doğru bir biçimde kullanmak lazım. Yoksa üzümün sapına, armudun çöpüne takılır, süreci nihayetlendiremeyiz.
Altın çağ efsaneleri
Kürt meselesine sebebiyet veren kök nedenlerin çözülmesi de demokratikleşme ile irtibatlıdır. 2011’de Diyarbekir’de birçok Kürt siyasi partinin katıldığı bir toplantı düzenlenmiş ve bu toplantının sonunda farklı partiler ve aktörler üç talep üzerinde mutabık kalmışlardı: Başta anadilde eğitim olmak üzere kültürel hakların teminat altına alınması, daha âdem-i merkeziyetçi bir idari yapının tanzimi ve eşit ve kapsayıcı bir vatandaşlık anlayışının kabulü.
O günden bugüne çeşitli mecralarda dile getirilen bu taleplerin hepsi Türkiye’de demokrasinin çıtasını yükseltecek taleplerdir. Kürtler, bunları sadece kendileri için değil herkes için istiyorlar. Dolayısıyla bu taleplere uygun bir düzenleme yapılması halinde, bunlardan yalnızca Kürtler değil, bu topraklardaki herkes istifade edecek.
Diyelim ki anadillerin önü açıldı; o zaman sadece Kürtlerin değil herkesin anadilinin bağı çözülecek. Varsayalım ki âdem-i merkeziyetçi bir yapı esas alındı; bu takdirde yalnız Kürtler değil, herkes yaşadığı yerde kendisiyle ilgili verilen kararlara daha fazla nüfuz etme olanağı bulacak. Farz edelim ki eşitlik temeli bir vatandaşlık anlayışı geliştirildi; bu da salt Kürtlerin değil, herkesin aidiyeti güçlendirecek.
Bu meyanda, Türkiye’nin özgürlüğü ve demokrasisinin de büyük oranda Kürt meselesine baktığını söylemek mümkündür. Bir başka ifadeyle; Türkiye’de Kürt meselesi bir çözüme kavuşturulmadığı sürece, Türkiye’nin gerçek manada özgürleşmesinin ve demokratikleşmesinin de imkânı yoktur. Bu mesele var olduğu müddetçe Türkiye’de olağan bir hayat sürülemez. Zira bu meseleye daima resmi ya da fiili bir olağanüstü halin mazereti olarak başvurulur ve insanlar hep bir cendere içinde tutulur.
Ülkenin içine sokulduğu bu cendereden çıkarılması ağır aksak da olsa ilk adım atıldı, bunun değerini bilmeli ve gerisini getirmeliyiz. Bizim yeni bir “biz” tasavvuruna ihtiyacımız var ve bu “biz” tasavvuru da 1930’ların anlayışı ve bakışıyla olmaz. Altın çağ efsanelerine iltifat etmemeliyiz. Herkesi içine alan bir “biz” için evvela ezbere yargı ve korkularda kurtulmalı; özgüvenli, vakur ve kurucu bir cesaretle hareket etmeliyiz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.