Diktatörlük dönemlerinde kişisel sorumluluk

Her insani faaliyet iki kısımdan oluşur: Liderin yaptığı “başlangıç” kısmı ve çok sayıda insanın katıldığı “icra” kısmı. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir lider, başka insanların yardımı olmadan başladığı işi iyi ya da kötü sonuna kadar götüremez. Tayin edici olan, liderin niyetlerini gerçekleştirmek için girdiği yolda ona itaat edenlerin olmasıdır.

Nazi döneminde milyonlarca insanın nasıl olup da rejimin insanlık dışı eylemlerinin bir parçası haline geldiği, sosyal bilimlerin cevabını aradığı en mühim sorulardan biridir. Hannah Arendt, bir çalışmasında* bu sorunun peşine düşer; bir insanın caniyane suçlar işleyen bir düzeni hangi saiklerle desteklediğini ve gözünün önünde cereyan eden korkunç işleri nasıl meşrulaştırdığını izah etmeye çalışır.

Arendt, evvela, modern devletlerde her bir bireyin bir “çarkın dişlisi” olarak iş gördüğünü belirtir. Dev gibi bir bürokrasisi ve muazzam bir emir-kumanda zinciri olan devletin içine giren her bir kişi, bu mekanizmayı harekete geçiren ve işleten bir dişli olarak görülür. Burada en hayati husus, her bir dişlinin yerinin doldurulabilir olmasıdır; sistemin yapısında bir değişikliğe gidilmez ama çalışmayan bir dişli sökülüp onun yerine yeni bir dişli takılabilir.

“Soruna bu şekilde yaklaşıldığında, sistemi bir bütün olarak ayakta tutan insanların birey olarak sorumlulukları ancak ikincil dereceden bir önem taşır ve savaş sonrası davalarda sanıkların ‘Ben yapmasam başkası yapacaktı’ biçiminde ifade etmeye çalıştıkları mazeret haksız değildir.” (s. 173)  

Ancak Arendt, Kudüs’te izlediği Eichmann Davası’nın kendisini meseleye farklı bir açıdan bakmaya zorladığını söyler. Davaya bakan hâkimlerin “bir duruşma salonunda bir sistem, tarihsel bir eğilim, anti-Semitizm gibi herhangi bir ‘izm’ değil bir insan yargılanır” yaklaşımını paylaşır. İnsanın “bir çarkın dişlisi” olarak değerlendirilmesini safsata olarak niteler. Sanıkların “bunları yapan birey olarak ben değildim, ben çarkın yeri başkasıyla doldurulması mümkün olan basit bir dişlisiydim, benim yerimde kim olsa aynısını yapardı” şeklindeki savunmalarının mahkeme tarafından kabul edilmemesini doğru bulur.

“Kötünün iyisini seçenler, kötülükten yana karar vermiş olurlar”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazileri yargılamak için kurulan mahkemeler sanıklar hakkında hüküm verirken, onların Nazi rejiminin meşrulaştırdığı cürümlere katılıp katılmadıklarını esas alırlar. Suçluluk veya suçsuzluk için ölçütün “katılma” olması ise, “sorumluluk” probleminin çözülmesinde ciddi sorunlar doğurur. Çünkü gerçekte, kendilerini kamusal hayattan tamamıyla çeken ve her türlü politik görevi reddeden çok az sayıda kişinin dışında kalan hemen herkes bir tarafından sistemin içinde yer almıştır.

Hülasa ortada geçerli ahlaki normların çöktüğü bir vasat ve emsalsiz bir suç ortaklığı vardır; bu da “sorumluluk” tartışmasında çok sert rüzgârlar estirir. Nazi rejimine katılmakla itham edilenler sürekli aynı argümanı öne sürerler:

“Biz bugün suçlu sandalyesinde oturanlar, daha kötü şeylerin olmasını engellemek için duruma katlanan insanlarız; sadece bizler, yani sistem içinde kalanlar, olayları hafifletme yönünde etkide bulunup, hiç değilse birkaç insana yardım etme olanağına sahip olduk. Hiçbir şey yapmayanlar, her türlü sorumluluktan kaçarak kendi ruhsal selametlerini düşünürken bizler, elbette ruhlarımızı satmadan şeytana bedel ödüyorduk.” (s. 175)            

Bu teze sarılanların ağırlıklı bir kısmı, Hitler döneminde kritik koltuklarda oturanlardır. Onların uzmanlığı olmadan, Nazi rejiminin sürdürülmesinin olanağı yoktur. Ancak buna rağmen, harekete geçmemiş, bir komploya yeltenmemiş ve hatta bunu akıllarına dahi getirmemişlerdir. Onun için Arendt, bunu reddeder; bu kişilerin “ehven-i şer mantığına” dayandırdıkları savunmalarını elinin tersiyle iter. Ehven-i şer mantığına göre, eğer karşımızda birçok kötülük bulunuyorsa, bunlardan küçük olanı seçmek bir zorunluluk, böyle bir tercihi yapmaktan imtina etmek ise bir sorumsuzluktur. Oysa Arendt, “kötünün iyisini seçenlerin kötülükten yana karar vermiş olduklarını” belirtir. 

“Ehven-i şer denilerek bazı kötülüklerin sineye çekilmesi bilinçli olarak kötülüğün kendisinin kabul ettirilmesinin bir aracı olarak kullanılabiliyor. Verilebilecek birçok örnekten birisi, Yahudilere yönelik imha politikasıdır. Yahudilerin imhasına başlanmadan önce bir dizi anti-Yahudi önlem alınmıştır. Bu münferit önlemlere, her şeyin berbat olacağı endişesiyle rıza gösterilmiş ve böylelikle sonunda artık daha kötüsünün olamayacağı bir aşamaya ulaşılmıştır. Burada, insanın kendi değerler sistemine tümüyle ters düşen gelişmeleri fark etmek konusunda basiretinin nasıl bağlandığını görüyoruz.” (s. 176)   

“Devletin ve hukukun tümüyle tersyüz edilmesi”

Arendt, Nazi döneminin, bir insanın sorumluluğunu belirlerken genel kabul gören kurallara başvurmayı mümkün olmaktan çıkaran ağır koşullar içerdiğini hatırlatır. Dolayısıyla, bu koşullarda karar verme sürecinin zorluklarını tartışmak için, ahlaki ölçülerden ziyade, sınırları daha iyi tanımlanmış hukuki ölçülere bakmayı salık verir.

Sanıklar ve avukatları, işlenen cürümleri savunmak babında mahkemelerde iki kavrama müracaat ederler: “Hükümranlık tasarrufları” ve “emre itaat”. Hükümranlık tasarrufları, özü itibarıyla, “bağımsız hükümetlerin varlığının ya da egemenliğinin tehlikeye düştüğü olağanüstü koşullarda, caniyane araçlara başvurmak zorunda kalabileceğini” anlatır. Burada hükümranlık tasarrufları, zımni olarak, meşru müdafaa ile bir tutulur ve meşru müdafaada bulunan bir insan nasıl cezalandırılamaz ise hükümranlık tasarrufunda bulunan bir devletin ve görevlilerin de cezalandırılmayacağı iddia edilir.     

Lakin Arendt, teorik olarak kabul edilse bile, bu görüşün Hitler rejimine uygulanamayacağına dikkat çeker. Çünkü Hitler dönemindeki Almanya bir varlık-yokluk mücadelesi içinde değildir. Ülkenin ve devletin varlığına yönelmiş bir tehlike de yoktur; bu nedenle rejimin, suçları bir zorunluluğun neticesinde işlediğini vurgulayan savunmanın temeli de yoktur.

“Ne devletin varoluş mantığına ilişkin politik teorilerde (hikmet-i hükümet/Staatreason), ne de devlet fiillerinin hukuki yorumlarında yasal düzenin tümüyle tersyüz edilmesi yönünde bir yaklaşım vardır. Hitler rejiminde ise, normal ölçülere vurulduğunda caniyane olmayan hemen hiçbir devlet fiili yoktu.” (s. 177)   

“Kör olmayan her göze batan adaletsizlik”

Savunmalarda altı çizilen ikinci hukuki kavram, emre itaattir. Sanıklar, yüce/üst makamların verdikleri emirlerin yasal olduğunu ve hukuki dayanağı bulunan emirlerin gereğini yerine getirdikleri için suçlanamayacaklarını söylerler. Mahkemeler bu gerekçeye iltifat etmezler. Hâkimlere göre, bir devlet görevlisi yasalar hakkında herhangi bir fikri olmasa da, bir emrin insanlık dışı olduğunu ayırt edebilir ve bunu yerine getirmekten kaçınabilirdi. Ama sanıklar bunu yapmamışlardı, canice emirleri gözlerini kırpmadan uygulamışlardı, bu itibarla suçlu oldukları şüphe götürmezdi.

Mahkemeler, “yasalarla ilgili bilgisi olmasa da her insanın içinde var olan hak duygusunu” çiğnedikleri için sanıkları cezalandırırlar. Bir İsrail mahkemesi, bu gerekçeyi “kör olmayan her göze batan, taşlaşmamış ve fesada uğramamış her yüreği isyan ettiren adaletsizlikten” söz ederek çok daha şiirsel bir dille kaleme alır. Arendt, bu ifadenin hakkını verir, güzel olduğunu teslim eder, ancak sorunu çözme konusunda işe yaramadığını söyler.

Arendt’e göre, Nazileri yargılayan mahkemelerin hâkimleri, insan doğası hakkında çok iyimser bir düşünce taşırlar. Retorik ve teorik ayrıntılar bir yana bırakıldığında, hâkimlerin nihayetinde demek istedikleri, yüzyıllar içinde insanda iyiyi kötüden tefrik edecek bir hak, bir adalet duygusunun yerleştiği ve bu duygunun bir anda yok olup gidemeyeceğiydi. Fakat Arendt, “hukuk dışı” bir emrin diğerini kovaladığı bir Nazi dünyasında, bu varsayımın oldukça kuşkulu olduğunu belirtir.

“Son Yahudi yok edilinceye kadar sürecek cinayet programı”

Naziler, “yeni bir düzen” yaratmayı hedefler; emirleri ne gelişigüzeldi ne de salt bazı cürümlerin işlenmesine dönüktü. Bütünüyle bir plan, bir program dâhilinde büyük bir katılık ve ihtimamla tatbik edilmişti. Keza Nazilerin her türlü suçu işlemeye hazır bir caniler çetesi veya her şeyi serbest sayan 19’uncu yüzyıl nihilistlerinin modern bir sürümü olmadıkları da açıktı. Gayeleri olan yeni bir düzeni, “yeni bir hukuk” ile gerçekleştiriyorlardı. Ve bu hukuk, sadece düşmanların değil, tehlikeli bile olamayacak suçsuz insanların da öldürülmesine cevaz veriyordu.

Arendt, “bir halkın imhasına” kalkışmanın sadece Nazilere özgü olmadığını, benzer türden olaylara antik dönemlerde de, sömürgecilik dönemlerinde de rastlandığını belirtir. Fakat Nazileri diğerlerinden farklı kılan, bütün bu vahşetin yasal bir düzen çerçevesinde gerçekleşmesidir. Meselenin aslı, “öldürmelisin” diyen bir hukukun ve bu hukuka inanan milyonların varlığıdır.

“Cinayet programı yeryüzündeki son Yahudi yok edilinceye kadar sürdürülmeliydi ve savaşla, Hitler’in savaş sırasında sivil katliamının daha kolay kamufle edileceğine olan inancı dışında, hiçbir ilişkisi yoktu; hatta işlemin barış dönemlerinde daha da büyük boyutlarda devam ettirilmesi gerekmekteydi. Ve bu cürümler, haydutlar, ucubeler ya da zıvanadan çıkmış sadistlerce değil, yasal geçerliliğe sahip ‘Führer’in sözlerine’ (Führerworte) bile inanmayan, toplumun en saygın mensuplarınca işleniyordu.” (179-180)      

Arendt, parti mensubiyetinden ve suça iştirakinden bağımsız olarak bu yeni düzene olan inancın Alman toplumunda ciddi ve yoğun bir karşılık bulduğundan emindir. Eichmann Davası’nda, sanığın hiçbir zaman Nazi partisine üye olmamış avukatının sözlerini, bu fikrini teyit eden bir misal olarak sunar. Zira avukat, Auschwitz ve diğer ölüm kamplarında yaşananları adeta “tıbbi bir sorundan” bahseder gibi ele alır.

“Kendi olarak yaşamaya devam etmek için”

Bu noktada Arendt iki soru sorar:

“Birincisi, ayaklanıp isyan edememiş olsalar da, kendi yaşam alanlarında işbirliği yapmayan ve kamusal yaşamda yer almayı reddeden az sayıdaki insanın diğerlerinden farkları neydi? İkincisi, sisteme olası bütün kademelerde ve çok farklı görevler üstlenerek hizmet eden insanların basit birer canavar olmadıklarında hemfikirsek, bu insanları bu davranışa iten neydi ve şimdi ‘yeni düzenin’ ve onun değerler skalasının yıkılmasından sonra bu davranışlarını hangi ahlaki -hukuki değil- gerekçeyle mazur göstermekteler?” (s. 180) 

İlk sorunun cevabı basittir Arendt’e göre: Katılmayı reddedenler ve bu yüzden sorumsuzlukla suçlanan insanlar, kendi başlarına karar verme cesareti gösterenlerdir. Böyle davranmaları, bu insanların daha iyi bir değerler sistemine sahip olmalarına veya bilinçlerinde eski adalet ve adaletsizlik ölçülerini taşımlarına bağlanamaz. Onlar, bu yok etme sürecine katıldıklarında kendileriyle barış içinde yaşayamayacaklarını anlamışlar ve hiçbir şey yapmamayı seçmişlerdi.

“Dünya onların bu davranışlarıyla olumlu yönde değişeceği için değil, sadece bu şekilde kendi olarak yaşamaya devam edebilecekleri için yapmışlardı bu tercihi. İşbirliğine zorlandıkları durumlarda da ölümü tercih etmişlerdi.” (s. 181)    

Arendt, bunun önkoşulunun, “düşünmek”, yani “kendi benliğimiz ile sürdürdüğümüz sessiz diyalog” olduğuna değinir. Bu insanların yaptığı gibi kötülükten kaçınmak için, gelişkin bir zekâya veya özel bir ahlak anlayışına değil, yalnızca düşünmeye ihtiyaç vardır. Düşünmek ne bir uzmanlık işidir ne de teorik bir sorunla ilgilenmektir. Toplumun her kesiminde kendi başına karar verenler ile vermeyenleri görmek mümkündür.

Düşünmek, çok kıymetlidir. Öyle ki kriz dönemlerinde esas güvenilecek olanlar fikirlerine toz kondurmayanlar veya ahlaki normlarından milim sapmayanlar değil kuşkucu ve şüpheci olanlardır. Zira bu insanlar her şeyi sorgular, tartıya vurur ve kendi düşüncelerini oluştururlar. En iyi tavrı alanlar, daima kendi benliğiyle birlikte yaşayacağının bilincinde olanlardır. Peki, etrafta olup bitenlere bulaşmak istemeyen bu kişileri “sorumsuzluk” ile suçlamak doğru mudur? Arendt, buna “Hayır” der.

“Sanıyorum, insanın, esas olarak bir politik oluşum olan dünyaya karşı sorumluluk üstlenemeyeceği aşırı durumlar olabileceğini kabul etmemiz gerekmektedir; çünkü politik sorumluluk asgari düzeyde de olsa politik bir gücü gerektirir. Güçsüzlüğün, mutlak iktidarsızlığın geçerli bir özür olduğuna inanıyorum.” (s. 181)  

“Politik ve ahlaki meselelerde itaat gibi bir şey yoktur”

İkinci soruya gelince, Arendt, burada projektörleri “itaat” kelimesinin üzerine tutar. Çünkü kendilerinden istenen şeyi görev kabul edip yerine getirenlerin yaptıklarını meşrulaştırmak için sığındıkları liman hep aynıdır: Toplumsal düzen kurallara itaat ister, hiçbir düzen itaat olmadan yaşayamaz. O nedenle, itaat bir erdemdir. Arendt, bu akıl yürütmedeki “itaat” kavramına itiraz eder. Ona göre, sadece bir çocuğun itaat etmesinden söz edilebilir, bir yetişkinin itaat etmesi ise aslında, itaati talep eden örgütü, otoriteyi ve lideri desteklemesi anlamına gelir.

Her insani faaliyet iki kısımdan oluşur: Liderin yaptığı “başlangıç” kısmı ve çok sayıda insanın katıldığı “icra” kısmı. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir lider, başka insanların yardımı olmadan başladığı işi iyi ya da kötü sonuna kadar götüremez. Tayin edici olan, liderin niyetlerini gerçekleştirmek için girdiği yolda ona itaat edenlerin olmasıdır. Ona itaat eder gibi gözükenlerin yaptığı ise, gerçekte lideri ve liderin girişimini desteklemektir. İtaat, aslında destektir. Eğer bu tür bir itaat olmasaydı, yani destek verilmeseydi, lider çaresiz kalırdı.       

Meseleye bu perspektiften bakıldığında, Arendt, diktatörlükte kamusal yaşamda yer almayanları yönetimin itaat adı altındaki destek talebini reddedenler; işbirliği yapanları ve emirlere uyanları ise diktatörlüğü destekleyenler olarak sınıflandırır. Eğer yeterli sayıda insan, aynı toplumda yaşadıkları ve kamusal hayata katılmadıkları için “sorumsuz” olmakla suçladıkları az sayıdaki insanın yaptığı gibi “sorumsuz” davranıp destek vermeyi reddetseydi, diktatörlük varlığını sürdüremezdi.

“Burada söz konusu olan gerçeklik de, yüzyılımızda keşfedilen, şiddete dayalı olmayan eylemlerden, direniş biçimlerinden biridir. Yani bu yeni canileri eylemlerinden sorumlu tutmamızın nedeni, politik ve ahlaki meselelerde itaat gibi bir şeyin var olmayışıdır.” (s. 183) 

Arendt, bu sebeple, doğru sorunun “Neden itaat ettin?” değil, “Neden destekledin?” sorusu olduğunu belirtir. Rejim ile işbirliği yapanlara “Neden itaat ettin?” diye değil “Neden destekledin?” diye sorulmalıdır. Bu, basit bir kelime değişikliği değildir. Arendt’e göre, “itaat” sözcüğünü ahlaki ve politik düşünce sözlüğünden çıkarıp atmak büyük bir kazanç olurdu. Ancak bunu gerçekleştirmek olanaksız ise -ki öyle gözüküyor- o vakit en azından insanın onurunu korumak için her daim bu konular üzerinde etraflıca düşünmek ve itaat talepleri karşısında müteyakkız olmak gerekir.

* Hannah Arendt, Diktatörlük Döneminde Kişisel Sorumluluk, (b.y: Kamu Vicdanına Çağrı Sivil İtaatsizlik), Çeviri: Yakup Coşar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997.

https://www.perspektif.online/diktatorluk-donemlerinde-kisisel-sorumluluk/