Darbelerle, hayatî baskılarla, insanları kuşatan kaygılarla, belirsizliklerle yaratılan korku kuşağına çok tanık oldu bu ülke. Korku nöbetlerine… Her darbede geceleri perdenin kıyısından sokağa bakan, araba, işkencelere açılan kapı, adım sesleri dinleyen insanların haklı, yerinde korkuları hikâyelere, romanlara, filmlere konu oldu. Çalan zil, yumruklanan kapı, sanki vurulan gongu korku filmlerinin, peş peşe dehşet dönemlerinin.
Böyle bir atmosfer vizyonda kalma süresiyle, fasılalı da olsa 1959’dan 2020’e kadar yeniden çevrimleriyle, seyriyle ekranların popüler gerilim-korku dizisi “Alacakaranlık Kuşağı”nı bile solluyor. Devamı da benzer versiyonlarla gündemde.
Gerçekle gerçek dışının, günlük hayatla otoritenin kurgularının, hayallerinin, akılla akıl dışının, kâbusların, kuşkuların, endişenin kesiştiği tuhaf durumların bitmeyen hikâyesi. O dizinin girişinde vurgulandığı gibi “ışıkla gölgenin, karanlığın buluştuğu, insan aklının sınırlarını zorlayan bir boyut”… Kim bilir kaç kuşak öyle büyüdü, yaş aldı, yaşlandı.
Karikatür sanılan dehşet portresi
Bu satırları yazarken -önce karikatür sanılan- güncel korku figürü, akıllara ziyan dehşet portresi Başkan Trump’ın açıklaması düşüyor önüme. Kendi kurduğu sosyal medya platformu “Truth Social”dan ABD’nin füze stoklarının azaldığını yazan medya kuruluşlarına tehdidi:
“Bu vatana ihanet niteliğindeki açıklamaları sızdıranların peşine düşüldü. Uzun süreli hapis cezaları talep edilecek! Onların bu sahte ‘haberciliğinin’ gerçekten vatana ihanet olduğuna inanıyorum!”
Trump’ın da pek sevdiği o ünlemler, tehdit, korku işareti olarak da anılabilir sanıyorum. Ünlemin yanına bir de koyu koyu bir soru işaretini, belli belirsizliğini koydun mu, tamam. Belli tehditlerden öte belirsizlikle de korku yönetimi.
Otoritenin beslenme rejimi
Öyle… Hâlâ yanıtsız kalan hayatî sorularla, cezaevleriyle, hayatî kaygılarla, bedeli yine ağır etiketlerle, tehditlerle, işsiz-aç-açıkta kalma endişesiyle, hepsini kuşatan belli belirsizliklerle geçti, geçiyor ömürler. Bunun sadece bir kâbus olmadığını kavramak için araştırmalara, dünya sıralamalarına göz atmak bile yeter.
Her türden otoritenin korkuyu tetikleyen, büyüten, kaygı, belirsizlik, umutsuzluk, çaresizlik, öfke, şaşkınlıkla seyreden beslenme rejiminin ölçüye –nispeten- gelebilen sonuçları.
Birçok araştırma “toplumda belirsizlik korkusunun normalleştiğini”, “yarını kaybetme” endişesini, güvenliğe dair kaygıları ortaya koyuyor. Bu mevzuda Türkiye’nin uluslararası sıralamalardaki, endekslerdeki hâl-i pür melâlini de…
Güvenin iflası, korku (b)eşiği
Öyle çok uğraşmadan karşılaştığım birkaç örnek… BM Dünya Mutluluk Raporu (2026) verilerine göre Türkiye 147 ülke arasında 94. sırada. Bu durumun temel nedenleri arasında “sosyal destek endişesi, kurumsal güven yıkımı, gelir adaletsizliği, gelecek kaygısı” yatıyor.
Kurumsal güven iflası deyince tüm hayatına dair ne varsa içinde… Eh, normal bir bakıma; mutluluk, neşe, tebessüm korkunun en güçlü panzehiri, umut iksiri… Bkz. hapisteki komedyen(ler).
Korkunun, kaygının kronikleşmesi
Gallup Küresel Duygu Raporu da korkuyla beslenen ya da korkuyu besleyen birçok verinin ifadesi. Rapora göre Türkiye dünyada negatif duyguları en yoğun yaşayan ülkelerin başında.
“Günlük hayatında öfke ve sinirlilik hisseden” toplumlar arasında Lübnan’ın ardından dünya ikincisi, Avrupa’da ise zirvede. Streste dünya üçüncüsü, “en az gülen” ülkeler arasında da yeri felâket. Gülenin güldürenin hâli de mâlûm zira. Bkz. yukarıdaki paragraf.
Türkiye’de İPM’in hazırladığı rapor da “bireylerin ruh sağlığı ve esenlik durumunun ciddi bir alarm verdiğini” ortaya koyuyor. “Oynatmaya az kaldı” diyemiyorlar tabii.
Research Istanbul & Türkiye Raporu’nda ise artan toplumsal gerilimin artık sadece makro düzeyde kalmayıp bireylerin aile, iş ve arkadaşlık ilişkilerini sarsacak düzeyde kronik bir kaygı dalgasına yol açtığını gösteriyor.
Kitle imha silahları…
Kara tahtada yine büyük harflerle “KORKU” yazıyor nicedir. Her an yeniden işleniyor o gündelik ünite, ekranlardan, az uzaktan eğitimiyle, ev ödevleriyle, sosyo-ekonomik “ev hapsi”yle ağırlığı artıyor.
“Korkuyla terbiye”, “pedagojik”, sosyo-psikolojik terbiye aracı olarak korku politikasının hedeflediği yaş dilimi de büyüyor elbet. “Korkuyla tahakküm” de güncelleniyor durmadan. Konuşulmaya, irdelenmeye acilen muhtaç… Kitle imha silahı zira.
Gelmişine geçmişine, bugününe biraz bakıldığında her telden enstrümanlarıyla korku orkestrası… Vurmalılar, medyaya üflemeliler, basmalı tuşlular, akordu gereği gergin telliler… Bitmeyen, hatta yeni yazılan kısımlarıyla doldurduğu nota defterlerini değiştiren, korkuyu her yolla besteleyen, güncelleyen senfoni.
Korku temelli devletlû ebeveynlik
Mirasında zaten “korku temelli ebeveynlik” var. Baba otoritesi edebiyat tarihinde ayrı kütüphane dolduracak cüssede. Yıllarına, dönemlerine göre ayrılmalı… Sosyalizasyonu da Devlet Baba ile berdevam.
Arama motorları bile devletin evlatlarının Devlet Ana’dan çok çok daha fazla Devlet Baba’yla yüz yüze geldiğini ortaya koyuyor. Velâkin dert büyüyünce “Devlet nerede, nerede bu devlet?” figânı da kayıtlarda. Korkuyla çaresizlik, dertle derman umudu/umutsuzluğu iç içe.
Hayata yerleşen görüntüler, terimler
İki dirhem bir çekirdek ailelerde biraz çözülmüş görünen “baba” tahakkümü, güç, kurallar, otorite öyle de diril(t)iliyor. Boydan boya görüntülerle, hatta terimlerle, kavramlarla da… “Gözaltı”nın inceltilmişi “Gözlem altına alma” aranjmanı bile kullanılmıyor artık. Birçok şey doğrudan…
Mutlak bir itaati, sessizce teslimiyeti sağlamanın güce dayalı simgeleri arasında gözaltı- tutuklama furyalarındaki başı öne iyice eğdirme görüntüleri, ters kelepçeler, saatlerce, öylece bekletilmeler de mebzul. Tutuklulara revâ görülen şehirden şehre iç sürgünler de öyle. “Hürriyet” desen, adli takip, yurtdışı yasağıyla seyreden bir sendrom.
O yol yanıtsız 6N1K ile de ağır
Sınırı, gidişatı, henüz suçu cezası “belli belirsiz” bir yolun ilk adımları… Gelecek, hatta yarın kaygısı sıradan. Kalmayan, nefes alamayan gazeteciliğin/haberciliğin, uyulmayan 6N1K kuralı, o yoldaki insanların zihnindeki koyu, vahim soru işaretleriyle geçerli:
“Ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden, -kaynağı- nereden, kim”. Birkaç simge isim dışında “kim”in, “nerede”, “neden”, nasıl, “ne zaman”dır içerde olduğu da, bazen daha ne kadar yatacağı da belirsiz yahut ilgi dışı artık.
Adli medyumluk sıradan “eğlence”
Korku kültürü, korku politikası, sıradan sayılabilecek kabahatlerin, bazen hukukta karşılığı olmayan suçların, cezaların ve bütün bunlara dair cümleten iddia ve iftiraların o kılıfa iyice uydurulması sosyal medyanın, bazı ekranların sıradan eğlencesi. Bazı yorumcuların sırıtan eğlenceliği, “haber atlatması”…
Sözlükteki karşılığından hareketle “Adli medyumluk” da diyebilirim pekâlâ: “Görünen âlemin dışındaki âlemlerle bağlantı kurduğunu, haber verdiğini iddia eden kişi”. Bir zamanların “bir bilen”leri misali şimdinin “önceden bilenler”i… Gözünüzün önünde canlandı değil mi?
Ekranlarda başının derde, belaya girmesi beklenen, hatta dilenen isimlerle başlayan “infaz” süreci, başı öne eğdirilip götürüldüğünde de hükmünü sürdürüyor. Sıra geliyor henüz yazılmamış iddia’nağmelerin dizi dizi incilenmesine. Yaşandı, yaşanıyor…
Medyanın öcüleri, böö’cüleri
Medyanın öcüleri, böö’cüleri, umacıları mı desem, böyle mevzulardaki kendince hinliklerini, “inlik-cinlik”lerini seyredip üç harflilerden mi bahsetsem… 60 yıllık “Alacakaranlık Kuşağı’na nazire, birkaç yıl önce izlediğim bir diziyi de getiriyor aklıma: “The Outsider”. Böyle mevzuların pîri Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlama…
Öcü, böö’cülerin, akıl ötesi yaratıkların, kötülüğün farklı yüzlerinin ve dahi insan suretlerinin tam odağında bir roman. Oradaki yaratık Latin Amerika, İspanyol halk kültürünün, mitolojisinin en beter korku figürü El Cuco… Bizdeki adıyla öcü.
King’in dizisindeki yaratık…
Kötülüğü ve besbeterliği, her kılığa, yüze, kimliğe girebilmesinden, çehre değiştirebilmesinden çok daha karanlık, karmaşık… Sosyal ve biyolojik bir parazit süreci olarak işleniyor. Bir çizikte bulaşıyor…
“Canavar”ın gireceği formu, toplumun önüne çıkacağı sureti seçtikten sonra, yeni bir yüze bürünmesi için kuluçka dönemi gerekli. Uygun yeri zamanı haince, sinsice bekliyor. Sonrası her anlamda tam bir terör.
İstediği “yüz”ü, sıfatı tam oturunca, ortam oluşunca, seçtiği “ziyafet masası”na kuruluyor. El Cuco insanların acılarıyla, kederiyle ve yarattığı korkuyla besleniyor zira. “Canavar” insan zihninin “açıklanamayan kötülük” karşısında duyduğu dehşetle de semiriyor.
Dizide seslendirilen adları “Keder yiyen”, “Yas emici”, “Izdırap Vampiri”… İyice doymak, nefsini, kibrini acımasızca doyurmak için önce büründüğü kisveyle, yüzle çocukları öldürüyor. Onlar sadece araç, ilk adım. Asıl hedefi verdiği o büyük acıyla tüm aileyi yok etmek, ateşin düştüğü yerde büyük yangınlara yol açmak, hatta bir topluluğu kasıp kavurmak… Başarıyor da bir süre.
Modern dehşet metaforu
Stephen King geleneksel çocuk korkutma figürü El Cuco’yu “modern” sosyo-psikolojik, toplumsal dehşet metaforuna dönüştürüyor. Asalak yaratığının arkasında bıraktığı büyük yıkımlar o yörenin yakın tarihi artık. Giderek yaktığı ailelerin, yok ettiği şeylerin adı bile anılmıyor.
Yaratığın yaptıklarının akla, kantara vurulamaması, mantıkla açıklanamaması bu korkunç sürecin insanların birbirini suçlamasıyla, nefretle, iddialarla, iftiralarla da büyüyor.
Zira insanlar kolayca inanabilecekleri, kabullenebilecekleri sonuçlara, olağan şüphelilere, faillere varmak istiyorlar. Birbiriyle çelişse de, çökse de o senaryodaki “delil”lerin gösterdiği günah keçilerine… Suçsuzlar ama canavarın yarattığı senaryo da güçlü, bildik. Halkın karşısına çıkarılan portler de bir yerinden o senaryoya uygun.
“Çocuk Korkuları Araştırmaları”
Çocuklar, gençler o korku ortamında büyüyor. “Kültürlerarası Çocuk Korkuları Araştırmaları”na, “Çocuklar İçin Korku Tarama Ölçekleri”ne bakıyorum biraz… Türkiye’de
yaşayan çocuklarının batılı akranlarına kıyasla genel korku yoğunluk skorlarının daha yüksek olduğuna dair araştırmalar çıkıyor karşıma.
Araştırmalar, kullanılan ölçeklerle ilgili değerlendirmelerde Türkiye’deki çocukların korkularının başında “cezalandırılma, soyut korkular, ölüm, günah, dini ögeler” var: “Hata yaparsam başıma çok kötü şeyler gelir algısı”.
Batılı çocuklarda bunlar yerini daha rasyonel veya bireysel korkulara (başarısızlık, sosyal dışlanma vb.) bırakıyor. Kuşkusuz aktardığım bu sonuçlar sınırlı bir göz atma, bir izlenim. Çok yönlü, çok kaynaklı, derinlemesine araştırmalar gerektiren önemli bir mevzuya dikkat çekme çabası.
Korkuların yaşını büyütüyor
Toplumsal ortam Türkiye’de korkuların yaşını da büyütüyor tabii. Toplumsal korkulara dair sokak röportajı yapsam “Dedem de, babam da, ben de aynı şeylerden korkuyoruz”un peşine düşerdim. Böyle bir ortam insanın zihninin karanlık köşelerinde filizlenen korkularla başa çıkma yöntemlerini de zorlaştırıyor, yıpratıyor.
Son yerine sokak röportajlarından, ekranlardan -yine- bir izlenim. İnsan korkuyu sadece yaşayınca yahut aynada değil başkalarının gözünde görünce (de) öğreniyor, pekiştiriyor. Bakıyorum, sanki seyrettiğim artık “o” gözlerdeki korku değil korkunun gözleri. Tüm izlenimlerimde yanılmak dileğiyle…
YAZI RESMİ: Stephen King’in “The Outsider” dizisinden bir fotoğraf ve o dizide tanıkların gözlemi, çizimiyle o yaratığın, canavarın temsili eşkali…
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

