Fatih Terim harikalar diyarında…

Gizlemek, anlatmamak, sansürlemek, cımbızlamak mübah. Aile içinde okey oynarken bile yenilmeyi içine sindiremeyen, kulüp başkanı ona “eleman” dediği için bir kalemde Galatasaray’ı silebilen Fatih Terim’in azıcık eleştirilmesi söz konusu dahi edilemez. İstediğiniz kadar mantık hatası olsun, fark etmez, prensip olarak en beğeneceği sözlerle övmek gerekir. O bir “imparator”dur. İmparatorların sadece başarılarından konuşulur, onlara layık olunmaya çalışılır. Şiddete eğilim, mekan basma, futbol kültürünü spordan savaşa dönüştürme, izaha muhtaç politik konumlanmalar vs… Bunlar biz sıradan “kul”ların sorgulanabileceği alanlardır.

Anlam ilmek ilmek örülen bir şey. Aynı olayı eşit mesafeden yaşayan insanların bile büyük ölçüde farklı şeyler yaşadıklarını düşünmeleri mümkün, hatta neredeyse aksi mümkün değil. Nasıl anlamlandırırsanız, onu yaşıyorsunuz yani. Burada bu anlam inşasının içgüdüsel yapıldığı durumları kast ediyorum. Hesaplı, profesyonel, psikolojik ihtiyaçlara binaen bir anlamı alıp birine giydirmek ise, çoğunlukla eğreti duruyor. Çok bol ya da çok dar bir elbise giymek gibi bir şey. Anlamın içinde kayboluyorsunuz ya da sıkışıp kalıyorsunuz.  

Fatih Terim belgeseli de, işte bu şekilde, Fatih Terim’e sanki fazla bol gelmiş. Anlatılanların içeriğinin hayattaki karşılıklarını bulma imkânı olmadığı için biz izleyicilerde de boşlukta gezinme hissi yaratıyor. Belgesel olmasaydı türü, “senaryo pek de tutarlı değil” der geçerdik belki. Ama adı üstünde belgesel. Azıcık da olsa olgulara dayanmasını ve tutarlı olmasını bekliyoruz.

Belgesel Netflix’te 15 Eylül 2022 günü gösterime girdi, yaklaşık birer saatlik dört bölümden oluşuyor.   Netflix’teki ifadeyle “yaratıcıları” Altuğ Gültan ve Burak Aksoy.

Tahmin edilebileceği gibi heyecanla beklendi 15 Eylül. Galatasaraylılar mendillerini, Fenerbahçeliler yeni dalga geçme stratejilerini hazırladılar. Ben de bir Beşiktaşlı olarak, bu mümbit konunun nasıl ele alınacağını merak ettim. Ne de olsa, geçmişte de kalsa, üstelik bu “geçmişte kalma” işi büyük ölçüde Fatih Terim ve saz arkadaşları yüzünden de olsa, sıkı bir futbol izleyicisiydim ve hayatla futbolu benzetmeye çok yatkındım.

Şu ana kadar yakınlarımdan ve sosyal medyadan aldığım izlenim, neredeyse kimsenin beklentilerini karşılayamayacak kadar “tuhaf” bir yapım ile karşı karşıya olduğumuz. Taraftarlığın gözü kördür ama yine de cimbomluların mendilleri bile kuru kaldı, “o kadar da değil” dediler sanıyorum.

Fatih Terim belgesel projesini neler yaptığını seyretmek, dinlemek için kabul ettiğini anlatıyor ilk bölümün başlarında. Dört bölüm tamamlandığında, belgeselin amacının gerçekten de, Fatih Terim’e Fatih Terim’i anlatmak ve hatta alkışlatmak olduğunu görüyoruz. Sadece Fatih Terim’in istediği insanların, tam olarak isteyebileceği kelimelerle konuşturulması hadisesi… Fatih Terim’in kendi kafasındaki senaryolara uygun her şey. Ne kadar da muhteşem bir insan var karşımızda! Allah rızası için tek bir eleştirel sözle bile karşılaşamıyoruz.

İlk bölümün ilk dakikasından dördüncü ve son bölümün son anına kadar tek bir 10 dakikalık belgesel izlemişiz gibi bir his oluşuyor içimizde… Aynı konular, aynı vurgular, aynı övgüler, tekrar tekrar… O 10 dakikalık belgeselde, olay Fatih Terim’in 1999-2000 sezonunda UEFA kupasını bizzat attığı gollerle bizzat alması hakkında. Belgeselin mesajı da, Fatih Terim’in ve yanında gezdirdiği “karizması”nın ne kadar haksızlıklara uğradığı ama yine de doğuştan getirdiği üstün hasletler sayesinde hep tuttuğunu kopardığı tabii.

Arada bir Fatih Terim lafı alıyor ve çok anlamlı olduğundan emin bir havayla, hayatın sırrını açıklar gibi kaş, göz, ağız ve hatta burun hareketleriyle şöyle sözler ediyor:

“Şimdi, tabii futbol, her sporda olduğu gibi, bir gaye için, daha doğrusu kupalar için, şampiyonluk için oynanan bir oyun.”

“Kazandığımız takdirde önemli bir avantaj elde edebiliriz.”

“Oluyor, olmaya devam edecek. Biz de yolumuza devam edeceğiz.”

Bu sözlere hak vermemek mümkün mü? Cımbızlayıp da bu sözleri kullanıyorum sanmayın, belgeselde genel olarak “cımbızlama” tekniği zaten kullanılıyor, varsa böyle bir teknik. Başı sonu, bağlamı bulmak ya da anlamak çok zor. Biz nereye nasıl geldiğimizi anlayamıyoruz ama hızla 8 yıl ileri, 5 yıl geri Adana, İstanbul, İtalya ya da Bodrum’daki “İtalyan” ailesinin evi arasında gidip gelirken hep aynı yere çıkıyor yolumuz: O yer “bir zirve”! “Kalabalıklar içindeki yalnız adam” Fatih Terim ve kendinden menkul karizması ve hatta üstün liderliği ve dahi seven ama gerekirse, ki gereklilik durumlarını bizzat kendisi bize bildiriyor, bizim iyiliğimiz için bizi döven erdemli kişiliği… Bu sevme/dövme konusunda da bir tavsiyesi var “İmparator”un bizlere: “Kimseye dostluğumdan başkasını tavsiye etmem, mümkünse…” O “mümkünse” ifadesinden bir hassasiyet ya da nezaket çıkaranlar da vardır tabii, sonuçta her şey niyetle belirleniyor, ama bana pek de öyle gelmedi o konu.

“Kimsenin hakkına göz dikmem, kimsenin hakkını yememeğe çalışırım ama Galatasaray’ın hakkını da yedirmem kimseye.”

Ne kadar güzel ilkeler bunlar değil mi?

Peki, hiç uzaklaşmadan, belgesel içinden, bu güzel ilkelere karşılık bulmaya çalışalım.

Mesela, sosyal medyayı belgeselin çıktığı günden bu yana meşgul eden konu: Hakan Şükür’ün UEFA şampiyonluğundaki gollerinin gösterilmemesi ya da adının bile geçmemesi hak hukuk meselesine girmez mi? O zamanlardan sonra Hakan Şükür daha birçok şey yaptı. Fethullah Gülen müritliği de Ak Parti milletvekilliği de bunlara dahil. Kimin kime hesap vereceği belli değil yani. Ya da şöyle de sorabiliriz: Şu veya bu nedenle, bu şampiyonluk esnasında Galatasaray’ın gollerinin neredeyse yarısını bizzat Hakan Şükür’ün atmış olmasını değiştirmek mümkün mü? Taffarel’siz bir UEFA şampiyonluğu gibi bir şey olmaz mı bu?

Gerçeklik algısını sınır ötesi bir yerde kurunca, bu da imkân dahilinde tabii. “Yaratıcılar” ne tip yaratımları uygun görürlerse odur. “Sınırların ötesinde yaratım” tekniği…

Hakan Şükür’süz şampiyonluk gibi başka bir “olmazsa olmaz” konu daha ihmal edilmiş: Mehmet Ağar ile olan yıllara dayalı abi-kardeşlik hikâyesi. Emniyet Genel Müdürlüğü, İç İşleri Bakanlığı yapmış, 90’ların en etkili ve çoğumuza göre “karanlık” kişilerinden biri olan Mehmet Ağar’ın hakkı neden yenmiş peki? Hoş mu bu isimden hiç bahsedilmemesi? Üstelik Adana’dan bu yana sürdüğü iddia edilen bir “dostluk” ve “birbirini kollama” hikâyesi bu… İşte bunlar hep “Allah’ın bildiğini kuldan saklamaya çalışma” teknikleri…

Bir derbi günü sokaklar gösteriliyor bir sahnede. Ortalık darmaduman, alevler görünüyor bir yerlerde, arabalar ters çevrilmiş, elinde sopalarla, bıçaklarla koşturan, birbirlerine taş atan Fenerli ve Cimbomlu taraftarlar, birilerinin başından kanlar akıyor. Hemen sonraki sahnede Fenerbahçe ve Galatasaray eski başkanları aralarındaki ezelî rekabetin ne kadar “keyifli”, ne kadar “tatlı” olduğunu anlatıyorlar. Gülüşmelerle kesiliyor birbirlerini nasıl da tatlı tatlı kızdırdıkları konusu. Burada da yaratıcılar “Topu ters köşeye takma” tekniğini kullanılıyorlar besbelli. Önce çok tatlı olmayan görüntüler, sonra çok tatlı ifadeler.

Fatih Terim’in teknik direktörlük hatıralarında konu kısa sürede, çalıştığı kulüpler veya milli takımdan nasıl aniden ayrıldığına geliyor. UEFA kupasının hemen sonrasında Fenerbahçe ile görüşüyor ve onları şu sözlerle refüze ediyor: “Teşekkür ederim ama ben Galatasaraylıyım. Her taş kendi yerinde ağırdır.”

Doğru bir yaklaşım, değil mi? Hemen sonrasında Fiorentina ile anlaşıp İtalya’ya gitmesi dışında, yaklaşımda bir yanlışlık yok bence de.

Belgesel boyunca bahsedilmeyen bir konu daha var: Fatih Terim’in Galatasaray ve vatan millet aşkının maddi karşılığı. Sadece bir sahnede para konusu konuşuluyor, o da Fatih Terim’in milli takımdan bilmem kaçıncı kez ayrılırken “hak ettiği” 6 milyon TL’lik tazminatı düşmanları utandıracak bir tavırla Çocuk Esirgeme Kurumuna bağışladığının anlatıldığı kısım. Hakikaten maddiyata önem verenleri utandıracak bir hareket bu, öyle anlıyoruz. Bu da “kötü bir söz bile söylemeden müfterileri utandırma” tekniği.

Bütün bu “teknikleri” kullanma ihtiyacı hissediyorsanız, o belgeseli çekmeyin diyesim var. Ama tabii Netflix için, yapımcılar için ve en çok da Fatih Terim için böyle olmayabilir. Sonunda profesyonel durumlar bunlar.

Alper Görmüş 2008 yılında yazdığı portrede Fatih Terim’i Türkiye’ye benzetiyor: “Terim’e bakan Türkiye’yi görür.”

Yazıldığı tarih için isabetli bir tespit belki ama artık 2022’den bakınca, biraz modası geçmiş, inandırıcılığı çok azalmış Fatih Terim’in Türkiye’ye benzerliğini 90’lı yıllar ile sınırlamak bana daha uygun görünüyor.

90’lı yıllar… Her kavram yerinden oynamış, kutuplaşma var ama kutuplar belli değil, karanlık köşeler pek bol ama bunlardan bahsetmek yasak, “vatan millet sevgisi”ni dillerinden düşürmeyen “kahraman” ruhlu insanların neye vatan dediklerini, vatandaşları vatandan nasıl ayırabildiklerini bilmiyoruz. Üstelik soru sormanın bedeli de ağır çoğu zaman.

İşte belgesel de tam olarak böyle… Gizlemek, anlatmamak, sansürlemek, cımbızlamak mübah. Aile içinde okey oynarken bile yenilmeyi içine sindiremeyen, kulüp başkanı ona “eleman” dediği için bir kalemde Galatasaray’ı silebilen Fatih Terim’in azıcık eleştirilmesi söz konusu dahi edilemez. İstediğiniz kadar mantık hatası olsun, fark etmez, prensip olarak en beğeneceği sözlerle övmek gerekir. O bir “imparator”dur. İmparatorların sadece başarılarından konuşulur, onlara layık olunmaya çalışılır. Şiddete eğilim, mekan basma, futbol kültürünü spordan savaşa dönüştürme, izaha muhtaç politik konumlanmalar vs… Bunlar biz sıradan “kul”ların sorgulanabileceği alanlardır.  

Oysa ki, bize vatan millet sevmeyi, kahraman olmayı öğreten, ilkelerinden taviz vermeyen, her zaman mağdur ama mağrur İmparator Fatih Terim harikalar diyarında yaşıyor. Bizim o diyara yabancı olmamız da onun suçu değil tabii. Hiçbir şey onun suçu değil zaten.

Spoiler olacak ama, belgeselin sonunda da artık anlıyoruz ki, hepimiz onu Galatasaray Başkanı olarak görmeyi istemeliyiz. Böyle “ne alaka” demeden verilmiş bir mesaj ile karşılaşıyoruz anlayacağınız. Galatasaraylılar ne düşünür bilmem ama ben şimdiden istedim bu başkanlığı. Ne dersiniz? Yapar mı bu fedakarlığı?