İtalyan ruleti

Meloni gibiler çıkıp, o korkulara, sağdan soldan bulduğu sosları ekleyip servis ediyorlar. Bizim hissemize de, kendisine bir siyasi kariyer inşa etmekten başka bir derdi olmayan kifayetsiz muhterislerin yazdığı hikâyelerden dünyanın istikametini tayin etmeye çalışmak filan gibi manasız işler düşüyor. Manasız, çünkü istikametin manası yok, yol bitti.

İtalya’da rulet bu defa Meloni’de durdu. Sürpriz de olmadı.

İtalya siyasetinin “ciddiyeti” ile İtalya seçimlerinin neticelerinden yola çıkarak yapılan tahliller ve dünyanın geleceğine dair tahminler arasında uçurumlar var. İtalya siyaseti zembereği boşalmış bir saat gibi ve çok uzun süredir öyle. Çok, çok uzun süredir. Hafızanızı zorlayın, yan yana uzun bir yolculuğa çıkmayı göze alabileceğiniz bir tek oyuncu hatırlayabiliyor musunuz İtalyan siyaset sahnesinden? Dolayısıyla, bence üzerine kafa yormaya, konuşmaya değmez.

Lakin mevzuun bambaşka bir boyutu var. Sadece Türkiye sosyal medyasında değil anladığım kadarıyla dünyanın hemen her yerinde, sıradan insanlar Meloni videolarını paylaşmaktan özellikle hoşlanıyor. Çoktandır böylesine şahit olmamıştık. Gördüğüm kadarıyla bu orantısız alakanın iki ayağı var.

Birincisi, Meloni’nin kadın olmasından, enerjik bir kadın olmasından kaynaklanıyor. Öyle görünüyor ki kadın, dünyanın dört bir yanındaki birçok erkeğin cinsel fantezilerini süslüyor. Buradan yola çıkarak dünya erkeklerinin, daha genelde erkeklik denen nebatın hali ve akıbeti hakkında sayfalarca ahkam kesilebilir gibi görünüyor. Beni aşar, geçelim.

Kadının ne dediğinden bağımsız olarak nasıl konuştuğuna, nasıl göründüğüne odaklanan bu tür paylaşımları bir kenara bırakacak olur da ikinci ayağa odaklanırsak, dünyada yaygın bir ihtiyacı teşhis etmek mümkün görünüyor. “Aile mühim”, diyor, Meloni, “din mühim, milliyet mühim, cinsiyet mühim.” Neden mühimmiş bütün bunlar? Çünkü bütün bunlar olmadan insan olunamazmış, insan dünyada koordinatlarını belirleyemezmiş.

Haksız mı?

Bu soruya vereceğiniz cevap, dünya hallerine nasıl bir mercekle baktığınıza bağlı olarak değişir. Victoria döneminde inşa edilmiş olan değerler kompozisyonu, bilhassa Avrupa’nın savaş sonrası yeniden inşasında son derece başarıyla istihdam edildi. Yani aile, din, millet ve cinsiyet, sahiden de, yüz yılı aşkın bir süredir sosyal dokunun esas malzemesi ve insanlık o dönemde benzersiz ölçüde başarılı oldu. Ama daha geri çekilip uzun bir tarihi ve uzun bir geleceği görecek şekilde konumlanacak olursak göreceğimiz tablo çok başka. 17. Yüzyılda mesela ne aile 20. Yüzyıldaki manasına sahipti, ne din, ne milliyet ve ne de cinsiyet. Öyle görünüyor ki, 21. Yüzyılın ikinci yarısında da her birinin manası ciddi ölçüde değişmiş olacak —şimdiden fena halde aşınmış haldeler. Bu değişimi en çok Meloni’ye, Trump’a, Putin’e, Orban’a, Erdoğan’a oy verenler hissediyorlar ve dolayısıyla en çok onlar korkuyorlar.

Ama Meloni orada —değerlerde— durmuyor. Orban’ın ve Putin’in belki bir ölçüde —utangaç bir biçimde— dile getirdiği, Trump ve Erdoğan’ın ise görmezden geldiği başka zonklayan noktalara da fütursuzca parmak basıyor. Bizi ailemizden, dinimizden, milliyetimizden ve cinsiyetimizden soyutlamaya kalkanların bir projesi varmış. Bizi bir sayıya indirgeyerek, “kusursuz tüketici” haline getirmek derdinde imişler. Eh, bunlar da son derece tanıdık laflar. Ama Trump’a, Erdoğan’a oy verenlerin ağzından işitmedik biz bu lafları. Bugün Trump’a, Erdoğan’a karşı olduklarını iddia eden ve kendilerini solcu olarak pazarlayan birilerinin ağzından işittik. Hâlâ da genellikle onlardan duyuyoruz, neoliberalizmin insanı basit bir tüketiciye indirgeyerek hiçleştirmesi filan gibi laf kalabalıklarını.

Ve Meloni orada da durmuyor. Bütün bu proje, meğerse finans baronlarının projesiymiş. Yani… Bir şeytan arayınca finans çevrelerine denk gelmekten kolayı yok. Bence de bütün faturayı finans çevrelerine yollayıp, yan masaya geçip, yeni bir şölen planlamakta bir beis yok.

Mesele şu ki, finans çevreleri, benim bildiğim kadarıyla, Meloni’nin ve ona oy verenlerin tüketici olmasını filan istemiyor. Aksine, tüketmeyip birikimlerini borsaya yatırsalar, finans çevreleri daha memnun oluyorlar. Kaldıraç, türev filan derken silkeleyecekler çünkü. Borsa uymadıysa kripto piyasası da olur. O da olmadıysa, çok daha emniyetli görünen araçlarımız var. Borç verelim, kendinize, kutsal “ailenize” bir konut alın. Sonra faizleri yükseltiriz, borçlarınızı ödeyemezsiniz, evinize el koyarız, bir yolunu bulur, silkeleriz sizi. Yeter ki tüketimden kısıp biriktirin.

Buna mukabil, bizim tüketmemizi isteyenler var. Düşünmeden tüketmemizi… Onlar bambaşka aktörler. Öyle finansal kaldıraçlarla filan para kazanmak derdinde değiller. Üretim yapıyorlar. Lüzumundan fazla üretim yapıyorlar. Tüketebileceğimizden fazla. Sonra da pazarlamacıları, reklamcıları yedeklerine alıp, esasen ihtiyacımız olmayan şeyleri talep etmemizi sağlamak için kırk takla atıyorlar. Dertleri bizi ailesizleştirmek, dinsizleştirmek, milliyetsizleştirmek, cinsiyetsizleştirmek filan değil. Esasen pek çoğu bu değerler manzumesine gönülden bağlı ve reklamcıları filan yardımıyla bizim de bu değerlere bağlılığımızı pekiştiriyorlar da genellikle.

İyi de bu insanlar neden bizim tüketmemize bu kadar hevesliler? Hiç öyle karmaşık komplolar filan yok, son derece basit bir cevabı var bu sorunun: Ürettikleri için. Neden üretmeye bu kadar heves var? İstihdam yaratmak için. Yani? Tüketim kışkırtılıyor çünkü size/bize iş lazım. Biz üretmeyi sürdürelim diye bizim tüketmemiz gerekiyor. Hepsi bu.

Yazıyı buraya kadar okuduysanız, derin bir hayal kırıklığına uğramış olmalısınız. Ailenin, cinsiyetlerin, bayrakların, tüketimin, emeğin ve daha bir yığın şeyin durmadan mistifiye edildiği, havada türlü komploların uçuştuğu, herkesin bir sebeple şeytan olduğu bir dünyada her şeyin son derece basit zaruretlerden kaynaklandığını okumak hiç de hoş değil, haklısınız. Her birimizin farklı sebeplerle de olsa fena halde korktuğu bir dünyada, o korkularla orantılı bir esrara ihtiyacımız var, haklısınız.

Ama ne yazık ki esrarengiz bir şeyler yok. Savaşta yanmış, yıkılmış Avrupa’yı yeniden inşa etmek gerekiyordu. Viktoryan değerler henüz ütülenmişler, sandıklara yerleştirilecekken, yokluktan ve çaresizlikten, yeniden açıldılar ve kullanıma sunuldular. İki nesil muazzam bir disiplinle ve muazzam fedakârlıkla çalıştılar. Sadece yıkılmış olanı yeniden yapmakla kalmadılar, daha önce mevcut olmayan, hayal bile edilemeyenleri de yaptılar. Mesele şu ki, yapılacak şeyler bitti. Doyduk yani.

Bu arada bizim yerimize çalışacak makineler, robotlar da yaptık. Bir yandan biz, bir yandan makineler üretmeyi sürdürdü. Üretmeyi sürdürmek de kutsanmıştı çünkü, sadece din, millet, aile değildi kutsanan. Emek de kutsanmıştı mesela. Şimdi bütün dünyayı birkaç defa imha edecek kadar nükleer bombamız ve bütün insanlığı birkaç defa doyuracak, giydirecek, ısıtacak, aydınlatacak, barındıracak imalat kapasitemiz var. Ama paylaşımı emeğe endekslediğimiz için, o imalatı efendice üleşemiyoruz. Bir biçimde bir geliri olanlara hepsini satmaya çalışıyoruz. Kansaslı kasiyer geçen ay aldığı bornozun üstüne bu ay bir tane daha almazsa, Denizlili kadın işsiz kalacak. Kalsın mı?

Görüldüğü gibi, bizi bugünlere getiren düzenin buradan öteye götürmesi artık mümkün değil. Fazlalıklar ya şuradan şişkinlik yapıp aşırı tüketim oluyor ya buradan şişkinlik yapıp finansal manipülasyonlar. Yol bitti. Yolun bittiğini hissedip korkanlar, dünü ihya etmeye çalışıyorlar. Sadece kendilerinin zonkladığını zannediyor, olup bitenin kendilerine yönelik bir komplo olduğunu vehmediyorlar.

Sonra Meloni gibiler çıkıp, o korkulara, sağdan soldan bulduğu sosları ekleyip servis ediyorlar. Bizim hissemize de, kendisine bir siyasi kariyer inşa etmekten başka bir derdi olmayan kifayetsiz muhterislerin yazdığı hikâyelerden dünyanın istikametini tayin etmeye çalışmak filan gibi manasız işler düşüyor. Manasız, çünkü istikametin manası yok, yol bitti.