Kraliçe gitti, masal bitti

Masallarda padişahların, hanım sultanların, şehzâdelerin, ceddimizin aşklarını, kral, kraliçe, prenses dozajında al(a)madık bünyemize. Öyle uluorta âşık da olmazlar, ortalıkta öyle “setresi uzun, eteği çamur” Kâtibim misali dolaşmazlardı da zaten. Nedense müzelik sayılan numunelerine yerinde, bizzat göz attığım kadarıyla çok odalıydı “aşk”ları. Haremleri “mahrem”in tek kaşı kalkmış anagramı… Monogamik türlere ise tarihsel olarak yasaktı aşk. Tarih dediysem uzağa, masallara gitmeyin, anam babam usulü…

 “İlk aşk” denilen muammanın insanın çocukluğuna denk gelmesi tesadüf değil. Dil Bilgisi (nâm-ı diğer “Gönül” Bilgisi), Edebiyat’ı, Tarih’i, Kimya’sı, Hayat Bilgisi, Beden Eğitimi’yle aşk da bir divane talebelik zira. Hatta o yıllarda olmayan, gerek de duyulmayan Okul Öncesi Eğitimi,küçük yaştan Felsefeye Giriş.

Göz yordamıyla bile derin altyapısı, eşiğiyle gönül kapısındaki yerini “Ah hâlâ…” koruyor(dur) herhalde de… Bizim kuşağın çocukluk aşklarını besleyen “Aşk Edebiyatı”na dayalı eğitim hem sınırlı, hem de fazlasıyla dış kaynaklıydı maalesef.

İlk aşk tedrisatı masallardan ibaretti çünkü. Masal deyince de… Hızla şehirleşen başkasabanın popüler Vahşi Batı masallarında, kraliçelerin, kralların, her musibete âmâde cadıların, üç kağıtçı kurtların komplocu dünyasında büyüdük. Çareyi bir buseyle yanakları kızaran 100 Yıl Uyuyan Prenseslerin, Pamuk Prenseslerin, Sinderellaların, Rapunzellerin seviyeli, elden geldiğince asil, cadılara oranla mutedil aşklarında aradık.

Padişahlık değil krallık masalı

Masallarda padişahların, hanım sultanların, hatunların, şehzâdelerin, ceddimizin aşklarını o dozajda al(a)madık bünyemize. Öyle uluorta âşık da olmazlar, ortalıkta “setresi uzun, eteği çamur” Kâtibim misali dolaşmazlardı da zaten. Nedense müzelik sayılan numunelerine yerinde, bizzat göz attığım kadarıyla çok odalıydı “aşk”ları. Haremleri “mahrem”in tek kaşı kalkmış anagramı…

Tarihsel olarak monogamik türlere yasaktı aşk. Tarih dediysem uzağa, masallara gitmeyin, anam babam usulü… Pürtelaş, en şanslılarında bi “selamlık” birliktelikleri, daha anlaşılabilir, kabullenilebilir matbu, yemin billah sözleşmelerle mümkündü.

O telaşla bir heves, el mecbur ant içenler sonradan “Ben bu kadarını beklemiyordum, yok efendim ben öyle sanmıyordum, boş anıma denk geldi” filan demesin diye yargıç cüppeli bir otorite dışında, iki de şahit oturtuyorlardı yanına. 

Şehzâde rolünün ağır bedeli

Hem bütün bunlar, tahtlar, padişahlar, şehzâdeler masal değil ciddi, ağırbaşlı, gerçek eserler, ecdadımızın yaşayan tarihiydi hayatımızda. Aşk böyle okkalı bir tarihin yanında hafif, hatta hafifmeşrep, kaşı başı oynak kaçardı. O tarihteki roller, rol dağılımı uyaran, ürküten senaryolardı aynı zamanda.

Mesela şehzâde rolü, kartondan aranjman tacı yahut sırtüstü uzanınca “Oğlum pipini göster” diyenler yarasına değmesin diye korumalı kapak görevi de gören işlemeli, mika mücevherli tas şapkası, plastikten hançeri-kılıcı-asası ve özel entarisini o ritüele fazlasıyla uygun yerinden tutup salınışıyla kiminin sünnetine nasip oldu da, ilk aşk misali hoş bir hatırasının kaldığını zannetmiyorum. Ufacık, azıcık da deseler, bedeli büyütmeye, evhamlanmaya müsaitti çünkü.

Âlem buysa kral olmak zararsız

Ötesi başında hâlihazırda padişahlar, pederşahlar varken, padişah, hatta şehzâde olmayı hayal bile edemezdi kimse, tarihiyle sabit boğarlardı insanı. O travmayla büyüyünce en fazla “Âlem buysa kral benim” der, yine etliye sütlüye dokunmadan dış kaynaklı masallardaki hayali iktidara özenirdin.  

Benzetmelerimiz hâlâ öyle, ürkek, başına iş açmayacak yerlerden…  Dilimize “Kral gibi yaşamak”la, “Kral” adamlarla hatta kadınlarla, “Kral araba”larla, “Gol kralları”yla doluşan o unvanın yerine kolay kolay padişah gelemiyor maalesef. Saygıda kusur etmeyeceğin kullanımı, hoşa giden benzetme kapsamı, dertsiz alanı çok sınırlı; Padişah Macunu mesela.

Gerçekten çalışan masallar

İşbu nedenlerle prensesler, kraliçeler mecburen ilgi odağımız oldu. Kız çocukları da hayallerinin ayarını prensesler üzerinden, jüponların, tüllerin, incili organzelerin uçuşan salınımıyla, ront adımlarıyla yapınca başka çaren yok. Dönüp duruyorsun etrafında…

Bizden saf olmasınlar… Bizim prensesler aklı ermediği,  öyle büyümediği, yol gösterilmediği için masalların demirbaşı “kötü kraliçe”, zehir gibi zeki cadı tiplemelerinden uzaktı tabii. Öyle ya da böyle büyümeden gelin oluyorlardı.

Erkek çocuklarına da prensesten bir öpücük hayaliyle vıraklayan “Kurbağa Prens”lik düşerdi diye hatırlıyorum. Ve hayret, gerçekten çalışıyordu masal. Bir buse kurbağayı dönüştürüyordu o günlerde. Sadece beyaz atlı prensin aslını merak ve tetkik edersen bozuluyordu büyü.

Masal-hikâye-rüya anlatıcılığı

Masal diyorsam, hayranlığımdan… O çağda insan önce masallardan, o kıvamdaki hikâyelerden öğreniyor. O yüzden bizim temelimiz sağlam. Aşkın kıyısına da masallarla geliyorsun. Şimdisini, yeni masalları pek bilmiyorum ama… Eski masallarla büyüyen o ejderha nesil yakın ahbabım. 

Masuscuktan da olsa diğer yandan hayallere inancın, devlerle usanmaz/uslanmaz mücadelelerin, trajedinin, ironinin, umudun -kısa ömürlü de olsa- ilk krallığı. Uykudan önce, rüyadan hemen önce, rüyayla iç içe…

Gerçekler, hayat filan alayı ardından geliyor o yıllarda. Öyle ki masalların devamında, rehberliğinde görülen o rüyalar tâbiriyle film gibi, uzun uzun anlatılıyor. Bir tarafta masal, hikâye anlatıcılığı var, bir tarafta filmatik rüya anlatıcılığı… İç içe ama nihayetinde iki ayrı uzmanlık. Unutulmuş sanatlardan…

Cadının verdiği elmanın önemi

Bir coğrafyada dev olanı, başka bir coğrafyada cüce eyleyen Swift de orada… İlk aşk gibi bir “varmış”ı, bir “yokmuş” da eyliyor gerektiğinde. Ama çıkıyoruz kerevetine. Masallar öyle kıymetli, etkili ki… Pamuk Prenses’e cadının verdiği elmanın Adem ve Havva’dan bile önce geldiğini sanıyorsun o günlerde, tanrını, iyilik perilerini oralardan yaratıyor, ölen prenses uyanırsa inanıyorsun.

Binbir Gece masallarının bazı izdivaçları anlatmakta sayıca yetersiz kaldığına da şahidim. Masal hayatî çünkü… Masal biterse Şehrazat ölüyor, “Bekle beni” deyip giderken ardında bıraktığın ekmek kırıntılarını kuşlar yerse dönüşte yolunu, onu bulamıyorsun.

Öpmezse seni, 100 yıllık uykundan uyanamıyor ya da kurbağa kalıyorsun. Yalan söylersen burnun uzuyor, aslına dönüp kütük oluyorsun yeniden. O ilk aşklar da öyle işte. Masalı olmayanın, gerçeği olsa ne çare? Aşkı bulanın, hakikatlerle geçimsizliği, kavgası, derdi ne?

İnsanlar aşka masallarla inandı

Masal brütüydü gerçeklerin. “Net”inle karşılaşınca geçinemez, aç-açıkta kalırdın. Rüyaların da dokunduğu kumaşların ak saçlı manifaturacısı. Heyhat… Mahalle kitapçısı gibi, ömrü her nesil daha kısalırdı. O anlatıldıkça çoğalan masallar mı… “Eskidendi, çok eskiden…”

Aradığımız serüven, özlediğimiz zafer, o hoş kanmalar/inanmalar oradaydı. Hikâyesi yalancıktan, masuscuktan, -sihirli-“fasulye”den, prensesin yatağındaki bezelyeden de olsa… Kadınla erkek birbirine ilk o zaman, ta o zaman, öyle masallarla inandı, kandı.

Kız o ilk oğlanı prens, oğlan o ilk kızı prenses sandıysa, o kadim öğreti sayesinde. Sonrasında masala inancı, takati, sadakati kalmasa da… Aslolan masaldı. Yaşamak, aşka inanmak, hatta Attila İlhan misali bir ateş yakıp ona Mohikanlar gibi tapmak sonra geldi hep.  

İlk Elizabeth de ahbabımızdı

O masallarla büyüdük, sonra masallar bitti, prensesimiz Prenses Diana’yla, kraliçemiz II. Elizabeth’le miras, emanet kaldı hayatımıza. Oradan, onlarla takip ettik masal gibi hayatları. Hayatıyla hepimizin yakından tanıdığı II. Elizabeth deyince selefiyle, ilkiyle ilişkimiz neredeyse 500 yıl önce başlıyor. O kısmını pek bilemesek de ecnebi isimler arasında Elizabeth’e tarihsel açıdan da müsaitiz yani.

Ahmet Refik’in (Altınay) “On Altıncı Asırda Türkiye,Türkler ve Kraliçe Elizabet, (İngilizlerin Türklerle ilk münasebetlerine dair Hazine Evrak vesikalarını muhtevidir), 1932” kitapçığında anlatılan ilişkiler belgelere dayansa da masal tadında.

“Bakire Kraliçe” diye anılan ilk Elizabeth’e dair başlangıçta bizdeki hissiyat biraz huysuz, kız kurusu, dediğim dedik olduğu yönünde: “Kıraliçe Mari Tüdor ölünce -dul kalan- İspanya Kralı II inci Filip (Felipe) Elizabetle evlenmek istedi. Kıraliçe razı olmadı; ‘Hayır, imkânı yok: Zaten o kalıpsız bir koca. Bundan başka, milletim Papayı hiç sevmez!’ dedi.”

İngilizlerin bizi kıskanma tarihi

Anlatıldığına göre İngiltere o günlerde yine perişan, tam istediğimiz, bugün de sözünü ettiğimiz kıvamda, bize muhtaç durumda: “Bu tarihte İngiltere barbarlıktan henüz kurtulmuş gibiydi. Orada din namına gene herkes birbirini parçalıyordu. İspanyollar için İngilizlerle harp lâzımdı. İngiltere dediğinden şaşmıyordu.

Elizabet, II inci Filipi ezmek için yalnız kendi kuvvetini kâfi görmüyordu, kendisine en kuvvetli yardımcılar da arıyordu. Nihayet, II inci Filip’e karşı en büyük yardımın Türklerden gelebileceğini anladı. Görünüşte ticaret maksadile, fakat hakikatte Türkleri İspanyaya karşı ayaklandırmak için 1579’da Türklerle ilk münasebeti tesis etti.”

Ancak Batı’nın, Avrupa’nın niyetini ezelden biliyoruz tabii: “Sadrâzam Sokollu Mehmet Paşa’nın daha 1572 senesinde bile İngiltere Kıraliçesinden, onun II inci Filip’le düşmanlığından haberi vardı. Sokollu’nun fikrince Kıraliçe Elizabet zaten yaşlı (o aralar 40 yaşında) ve dinsizdi, binaenaleyh onun bozuk ruhunu ancak Papa ile kendi arasında vukua gelecek bir evlenme kurtarabilirdi”.

Kraliçeden padişaha çalar saat

“Evrak vesikalarına göre” başta “Ne de olsa gavur” babından haz etmesek de gelişmelerle aramız iyileşiyor, ona alışıyoruz yavaş yavaş: “İngiliz Elçisi Üçüncü Murad’ın mutantan (tantanalı, şatafatlı, gösterişli) bir surette yaptırdığı sünnet düğününden az bir zaman sonra İstanbul’a geliyor. İngilizler, o tarihe gelinciye kadar Osmanlı İmparatorluğu’na bigâne yaşıyorlar. İlk siyasî menfaat ve ticarî münasebet bağlarını kuran Elizabet”.

Kraliçe’nin  Türkiye’ye iki tacirle birlikte gönderdiği ilk memur William Harebone, “Padişaha 500 Duka altın değerinde bir çalar saat, üç altın yaldızlı gümüş şamdan, iki vazo, Vezirlere de İngilterede dokunan çuha ve yünlü kumaşlardan getiriyor.

İngiliz elçisini taşıyan gemi toplar atarak, Sarayburnunu selâmlıyarak limana giriyor ve Sokollu tarafından kabul ediliyor, İngilizlerin de Türkiye’de ticaret etmelerine müsaade ediliyor. Türk’lerle İngiliz’lerin arası iyileşiyor hattâ Hoca Sa’dettin Efendi de, İngilizlerin gösterdikleri ticarî menfaatlerden dolayı Kıraliçe Elizabet tarafını iltizam ediyor. (3 Mayıs 1583)”.  

Kraliyette Hamburger çağı

Hepsi tarih şimdi… Bir zamanlar yaşayan kahramanlarımız bile o yolda; fasikülleri ciltlenmeyi bekliyor. Önce Prenses Diana gitti sırasız, çeyrek asır sonra Kraliçe Elizabeth. İkisi de yok artık. Öznesiz, çorak kaldı dilimiz, örneklerimiz, tasvirlerimiz, muhayyilemiz, en hakiki masallarımız öksüz kaldı. Yerinin doldurulması imkânsız kabilinden zor. Nerdee… Kim kaldı, o prenseslerden, kraliçelerden… “O şenliklerden heyhat kim kaldı”?

Misal bir muhabbette lafı Hollanda Prensesi Catharina-Amalia Beatrix Carmen Victoria’ya getirsen kimsede bir “prenses” tasavvuru, hayali, yarım yamalak bir masal bile oluşmayacak. Merak edip müstakbel kraliçenin fotoğrafına baksan tamamen sukutuhayal… Kraliyette hamburger çağı reklâmı.

Tahttaki sıkı sigara tiryakisi

Kraliçe II. Margrethe desen, Danimarka’da 50 yıldır tahtında oturmasına rağmen yine bir siluet belirmiyor gözünde. Tanıştırılmamışız. Üstelik henüz 80’inde, kraliçe şablonumuza göre genç, tecrübesiz sayılır. Ötesi meslektaşı koca Birleşik Krallık’ın ve 14 ülkenin kraliçesi.

Gerçi yazım vesilesiyle bakarken Margrethe’in sıkı (onların deyişiyle zincirleme) sigara tiryakisi olduğunu okuyunca kan çekiyor biraz ama aynı kaynaklardan Müslümanlara pek (s)empati duymadığını, “Su gibi Danca konuş vatandaş” filan diye söylendiğini de öğreniyorum. Kalbin kırılıyor tabii…

Kaynaklara göre doğduğunda ona ülkenin başına geçecek, “kraliçe olacak çocuk” gözüyle bakmamışlar zaten. Ama bir “mahdum” olmayınca altı yıl süren mücadeleyle, Anayasa değişikliği, referandumla filan tahta oturtulmuş. Nerdeee Elizabeth!

Kraliçe’ye çay saatinde gazoz

Yani elbette öyleydi, böyleydi, şöyleydi, tahtı zulüm-zulmet üzerinde yükselmişti ama bir bakıma içli dışlı tek, en hakiki “kraliçemiz”di bizim gibi iyi gün dostlarının deyişiyle Lilibet. Her devirde içşelleştirdik onu. Sekiz süvarili, altından Kraliyet faytonuyla bir göründü mü,  bal kabağından devşirme “kupa”sıyla Sinderella çocuk masalı.

Unvanı bizde de yaygın, kullanışlıydı üstelik. Lâkin hayatımızdan ne güzellik kraliçeleri, dansözler kraliçeleri, sahnelerin, podyumların, beyazperdenin kraliçeleri, hatta akşamcıların, gangsterlerin, kumarhanelerin, türlü hanelerin kraliçeleri geçti de hiçbirinin namı, saltanatı yürümedi. Fasondu hepsi.

 Bizim bildik bileli yaşayan tek kraliçemiz, meselamızdı. Evinin kadınıydı, etliye sütlüye karışmazdı, sarayda yaşayan emsallerine göre kalenderdi de hatırladığım kadarıyla… “Gazoz olma efsane ol” sloganıyla gazozun gerçekten efsane olduğu yıllarda onun, İngiltere Kraliçesi’nin de huzuruna çıktık misal.

O kral reklâmda geleneksel çay saatinde tiril tiril porselen fincanda gazoz içirdik majestelerine. Bozmadı, zarifçe beğendi, o sarsılmaz Beş Çayı geleneklerine bile boşverdi, limon sıkmadı muhabbetimize. Yani en azından her şeyi “biz gibi” yapmaya yeminli bizim gözümüzde… Onu öyle de işselleşirdik.

Çok az evlada nasip olan mutluluk

Emsalsizdi oysa…  Onun 70 yıllık saltanatında kaç kuşak büyüdü, torun torba kendi çapında hanedanını kurdu, yaşlandı, öldü gitti kimbilir. Çocukluğunu Hayat Mecmuası’ndan fotoğraflarıyla da yakından bildiğimiz Prens Charles, tahta çıkışını hatırlamadığı annesini 73 yaşında, yeni kaybetti. Çok az evlada nasip oldu öyle, ömür boyu ve muhtemelen enteresan mutluluk. Çifte rekor da kırdı; tahta çıkan en yaşlı İngiliz hükümdarı olurken, en uzun prenslik memuriyetinde de rakip tanımadı.

Hiç unutmadık Elizabeth’i, unutmaya ant içenler bile unutamadı. Kendi gitti, hayatından sinemaya uyarlanan The Crown dizisinin yeni bölümü taze taze ekranlara geliyor. Yeni sezonları da yavaştan hazırlanıyormuş. Masalı,efsanesi sürecek yani, kolay kolay unutulmayacak.

Öyle ki bir zamanlar saç modeli, kıyafetleri, makyajı, stiliyle Türkiye’de kadınlara prototip olan Kraliçe, hatta lafın gelişi İmparatoriçe Farah Diba’yı bile -hâlâ yaşamasına rağmen- unuttu, namından, unvanlarından ayıklayıp “dul” yaptı, mevzu ona gelince öyle andı bu ülke.

Tahttaki “Zavallı kadıncağız”

O yıllardaki iki gözümüzden diğeri Prenses (Kraliçe) Süreyya bile… Bir süre ihmal edilen, dışlanan kadınların hüzünlü, esmer Jan Dark’ı, yeni doğan kız çocuklarının popüler ismi olsa da, nihayetinde çocuk doğuramadığı için kısa ömürlü saltanatıyla değil “Zavallı kadıncağız” merhametiyle anılan kraliyet acılarının kadını. Unutuldu… (Yıldıray Oğur’un Serbestiyet’te 24 Eylül’de yayınlanan “Farah Diba’nın ülkesine ne oldu?” yazısında ayrıntılarıyla, masal tadında anlatılıyor o günler.) 

Masallara, İngiltere’nin pandemik tarihine oranla fazlasıyla mutedil kraliçemizdi Elizabeth. Bir maraza çıkardığını, kraliçeliğini bildik yolla, işine gelmeyen her şeyi reddederek, bedelini ödeterek yaptığını filan hatırlamıyorum. Ama o da tarihteki kraliçelerde gündelik omuz silkme hareketi kadar sık ve sıradan olan “reddetme imtiyazı”nı kullandı. Ötesi koca kraliçeyi reddedenler, refüze edenler bile oldu ülkesinde. Onlar da gelecek pazara…

BİR BİLİM/BİR BİLGİ

HALKIN KRALİÇEYİ BENİMSEMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR?

Peki… Kraliçeleri halkın, kolonilerin reddetmemesi, onu içselleştirmesi, kabullenmesi için neler yapılabilir? Belki şaşırtıcı ama kaynaklarda tarihiyle, her ayrıntısıyla, uzun uzun var. Öyle ki mesele “Halkın yeni kraliçeyi kabul edip etmeyeceğini nasıl anlayabilirsiniz?” sorusuyla, yoklamasıyla başlıyor.

Öncelikle yetişmesi, yetiştirilişi önemli… İyi kraliçeler yetiştirmek de çok fazla çalışma, özel ekipman ve detaylara dikkat gerektiriyor. Ama öyle kraliçelerin maliyeti pahalı, büyük özen, emek istiyor. Kolay değil.

Ardından o koloniye “girişinin iyi gitmesi” lâzım. Eğer kabul etmeye hazır değillerse dışlanması-yalıtılması, sürülmesi, hatta öldürülmesi, linç edilmesi bile mümkün. Kaynaklara göre onu ısıranlar bile sık görülüyor.  Tehlikeli…

Eğer ilk girişte böyle bir ret havası, tavrı sezilirse,  müstakbel kraliçeyi yerine alıp 12 ila 24 saat sonra tekrar denemek gerekiyor. Kraliçenin biraz irice, şişman olması makbul, göğsünde ben olması da önemli bir ipucu. İlk yumurtasını vereceği günler de hayati önemde…

Kraliçe makamına oturunca da ilk işi maiyetindeki “kraliçe hücreleri”ni bulmak, onlarla ölümüne savaşmak ve yok etmek. O süreçte yeni vezirlerini de seçiyor, onlar da seleflerini öldürüyor veya sürüyor kovandan.

Evet, kovandan; zira kopyaladığım bu metin Arı Bilimi’nde “Kraliçe Arı”ya dair güncel bilgiler. Arı halkının ayrıntılarıyla yönetimi, ıslahı, korunması, nüfusu, ırkı, çoğalması vs. tam takım. Gün gelir lâzım olursa diye aktardım. Mevzu insanlar olunca mesele, krallar, kraliçeler filan birazcık değişiyor tabii. Yine de tarihte tıpkısını örneklerle gördüğümüz gibi onlardan, tüm canlılardan öğrenilecek, yeri geldiğinde o bilgi, tecrübeyle sakınılacak çok şey var. Hem bazı şeyleri insanlara bakarak anlayamıyorsun. Resim: Kraliçe I. Elizabeth, Robert Peake (1551-1629).