Müdahaleye mukavemet

İran’da ahlak bekçilerinin aşırı müdahalesine mukavemet halk arasında yayılıyor! Demek bıçak kemiğe dayandı. Bakalım sonu ne olacak? Düzen için kıyafet teferruattır; zaman zaman açık, zaman zaman da kapalı istenir, önemli olan düzenin kendisidir. İktidar özellikle kadın kıyafeti konusunda müdahalecidir. Türkiye’de sanıyorum ezici sayıda insan ama özellikle kadın, kadın kıyafetinin orta karar olmasını istiyor. İşte ne çok açık ne çok kapalı...

Bizim bölümde Ercan Karakoç Hoca’nın yaptırdığı bir tez var, çok hoş: Karikatürlerle Türkiye’de Başörtüsü Sorunu (1980-2015). Karikatürler dönemleri hakkında çok ipucu verirler; bugün olduğu gibi karikatürsüzlük de… Tarihyazımında gitgide daha sık kullanılır belgeler olmaya başladılar.

Tez, o dönemdeki kılık kıyafet müdahalelerine ve buna karşı konulan mukavemet karikatürlerine odaklanıyor.

(Devlet-birey, ebeveyn-çocuk, koca-karı gibi) birimler arasında iktidar ilişkisi kurulduğunda ister istemez müdahale ortaya çıkıyor; bu doğru. Müdahaleye maruz kalan birim de faturası hafif ya da ağır zaman zaman mukavemet gösterebiliyor, bazen de hareketsiz kalıyor.

İran’daki son gelişmelere kadar, bildiğim İranlı kadınların başlarını daha rahat ve bol kapatabildikleriydi. En azından filmlerde öyle görüyordum. Meğer hep öyle değilmiş! Memur olduğum için eskiden İran’a gitmek tehlikeliydi. Sonrasında da fırsat bulup gidemedim. Fırsatlarımı hep Evropa için kullandım. E ne yaparsınız evropaperestlik damarlarımıza kadar işlemiş. İran’da ahlak bekçilerinin aşırı müdahalesine mukavemet halk arasında yayılıyor! Demek bıçak kemiğe dayandı. Bakalım sonu ne olacak? Bu mukavemetler sonucunda İranlılar bir miktar daha fazla serbestiyete kavuşabilecekler mi?

Suudi Arabistan’daki kadınların durumu da ilginç: 2011 yılında Riyad’da kadınların giyimini bizzat müşahede etmiştim. İnalcık Hoca, Kral Faysal Ödülü’ne layık görüldüğünde yaşı çok ilerlediği için Suud kralının davetlisi olarak ödülü almaya ben gitmiştim. Hocanın asistanı da yanımdaydı. Hocaya teslim edilmek üzere kocaman bir altın verildi. İki yüz bin doları da hesabına havale etmişlerdi. Hoca bununla iftihar etmiş; “Osmanlı’ya düşman olanlar, yazdıklarım sebebiyle şimdi bana ödül veriyorlar!” demişti. Ayrıca mahremane de şunu eklemişti: “Şimdi bana orada namaz mamaz kıldırmaya kalkarlar, dizlerim tutmuyor, Teyfur!”

Sarayın hemen bitişiğindeki, yıldızları sayılamayacak kadar çok olan otelde ağırlandım. Emrime Faslı bir uşak verildi. Suitimin içindeki mini değil dev buzdolabında envai çeşit whiskey, şarap, şampanya vardı. Ama hepsi alkolsüzdü. İçiyordun başın ağrımıyordu, cennetteki gibi… Bir de kadın mihmandar tayin edilmişti. O zaman anlamıştım ki sanırım sadece Hicaz’da kadınların tesettürüne müdahale var. Zira bu mihmandar hanımın örtüsü şal gibi omuzlarında duruyor, altında dar bir bluejean, üstünde bir gömlek ve sırtında da bir cüppe, önüyse tamamen açık. Şehirde yanımda hep böyle dolaştı. Riyad sanki bir ABD şehriydi. Şimdi ne durumda bilmiyorum. O zaman kıyafetlerdeki bu rahatlığa şaşırmıştım doğrusu. Çarşafa giren de vardı, o mihmandar hanım gibi giyinen de. Sanırım ya kendi istekleriyle ya da aile müdahalesiyle çarşaf giyiyorlardı. Devletin karışmadığı ortadaydı. Erkeklerin tamamıysa, evet, tamamı sob (beyaz entari) giyiyor başlarını da kefiyeyle örtüp agelle sıkıştırıyorlardı. Ayakta hep terlik. Hepsi birbirinin kopyası gibi. Totaliter rejim… Enfes yağlı ıtır kokuları etrafı kaplıyor. Kimin varlıklı olduğu kimin yoksul, kumaşın niteliğinden, terliğin ve saatin markasından anlaşılıyordu. Hattâ ödül töreninin yapıldığı dev çadırı kral teşrif ettiği vakit yanında dört kişi daha vardı, hangisi kral bir türlü anlayamamıştım ki tanıştırılana kadar! Bel ki benim cehaletim, bilmiyorum…

İran, Suudi Arabistan böyle de Türkiye farklı mı?

Türkiye’de de kılık kıyafet konusunda zaman zaman rahatlama bazen de sertleşme olduğunu hepimiz biliyoruz. Yeşil parka giydirmezler, sakal bıraktırmazlar, başörtüsü taktırmazlar, mini eteğe, makyaja karışırlar… Faruk Sönmezoğlu hocayı hatırladım birden! Talimat gelmeden kısa kollu gömlek giymeye başlamazdı fakültede. Böyle garip bir kuralcılığı vardı. Doktora dersi sınavında kitap defter açtım diye kızmıştı. Ben de “Lisede olduğumuzu sanmıyorum!” diyerek, ikazı umursamamış ezber bilgi isteyen soruları bir güzel cevaplamıştım. Şimdi bizim fakültede şıpıdık terlik ve şortla derse giren hocalar var. Olsun ne olacak ki? Hocanın saygınlığına halel mi gelir? Bilmiyorum…

Türkiye’de kılık kıyafet, iktidarın her zaman dikkatini çekti. Hatırlayalım, YÖK 20 Aralık 1982’de kılık kıyafet yönergesiyle kızların türbanla üniversite derslerine girmelerini yasaklamıştı. 28 Şubat 1997 tarihinde de memurelerin devlet dairelerinde başörtüsü takması yasaklandı. Devlet dairelerinde hizmet almak isteyen bir çok vatandaştan da başı açık fotoğraf isteniyordu.

Daha eskiden de böyleydi. Bunlar yeni rejimin icadı değil: II. Mahmud memurların sarık takmasını, bazılarının da sakal bırakmasını yasakladı. II. Abdulhamid çarşafı kaldırdı. Mustafa Kemal Paşa memurları fes ve sarık takmaktan men etti. Bütün bu müdahaleler çok canlar yaktı. Ama olsun; yasak Çingiz’den beri en üstün hukuki düzenlemeydi. Osmanlı’da da yasağ-ı sultani ismiyle bu üstünlüğünü devam ettirdi.

Düzen için kıyafet teferruattır; zaman zaman açık, zaman zaman da kapalı istenir, önemli olan düzenin kendisidir.

İktidar özellikle kadın kıyafeti konusunda müdahalecidir. Türkiye’de sanıyorum ezici sayıda insan ama özellikle kadın, kadın kıyafetinin orta karar olmasını istiyor. İşte ne çok açık ne çok kapalı… Başörtüsüne karşı olsa bile çarşıdan pareolu bikiniyle geçilmesini, bakkala çakkala girilmesini, otobüse binilmesini doğru bulmaz, yanak alt çizgileri görünecek şekilde şort giyilmesini edepsizlik kabul eder, mevlüdlerde, cenazelerde başını örter, denizde, havuzda haşemaya kesinlikle hayır der, üstsüz de olmaz, altsız da! Mecliste pantalon, okulda mini giyilmez… Hep orta yol istenir! Hanım hanımcık ol denir!

Mustafa Kemal Paşa da tam olarak bunu vurguladı! Konya Kızılay kadınlar kolunun tertiplediği çayda kadınların çok açık ya da çok kapalı giyimini doğru bulmadığını beyan etti. Uç bir örnek de şu olsun: 1924 yılında Maarif Vekaleti kadın öğretmenlerin peçeyle ders anlatmasını aşırılık gerekçesiyle yasakladı. Bel ki siz de hâlâ “Yuh, peçeyle de ders mi anlatılırmış!” diye içinizden geçirmişsinizdir (pedagojik olarak eğrisini doğrusunu bilmem!) ama serbestiyetse bu tam olmalıdır derim!..

Neyse uzatmadan tezde yer alan karikatürlerden iki tanesini buraya ekliyorum. Tezi yazan ve yönetene teşekkürler.

Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999.

Hürriyet, 10 Ekim 2013.