Bu yazı dizisi boyunca enkazın altında yalnızca kusurlu betonun veya hatalı bir projenin değil; imar kararlarının, niteliksiz müteahhitliğin, kâğıt üzerinde kalan şantiye şefliğinin, işlevsiz yapı denetiminin, imar aflarının ve teslimden sonra sahipsiz bırakılan binaların bulunduğunu anlattım. Bütün bu zincirin son halkasında ise yargı var. Deprem olduktan sonra gerçeği ortaya çıkarması, sorumluluğu doğru dağıtması ve bir daha aynı nedenle ölmememiz için topluma bilgi üretmesi gereken yargı.
Ne yazık ki 6 Şubat’ta enkaz altında kalmamızın nedenlerinden biri de önceki depremlerden sonraki yargılamaların benzer eksikliklerle yürütülmüş olmasıdır. 1999’dan, Bingöl’den, Van’dan, Elazığ’dan ve İzmir’den sonra açılan dosyalar yıkımın bütün nedenlerini, idari ve örgütsel kusurları ve mevzuatın neden uygulanmadığını ortaya çıkarıp kamu politikasına dönüştürebilseydi, aynı hataların 6 Şubat’ta bu ölçekte tekrarlanması daha güç olurdu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 1999 depremine ilişkin Özel ve Diğerleri/Türkiye kararında etkili soruşturma yükümlülüğü bakımından tespit ettiği ihlal de bize bunu söylüyor. Geçmiş davalarda eksik bırakılan maddi gerçek, gelecekte yeni can kayıplarına dönüşüyor. (AİHM, M. Özel ve Diğerleri/Türkiye; bu konudaki önceki yazım)
Yargılama, toplumsal öfkeyi yatıştıracak bir isim bulma işi değildir. Bir binanın neden yıkıldığı bilinmeden, kimin hangi eyleminin bu sonuca ne ölçüde katkı verdiği de bilinemez. Yıkım nedeni belirlenmeden kurulan hüküm, dosyayı kapatabilir; fakat ne adaleti kurar ne de bir sonraki binayı ayakta tutar.
Kusur listesi, yıkım nedeni değildir.
Deprem dosyalarında sık karşılaştığımız bilirkişi raporu şöyle ilerliyor: Proje paket programa giriliyor; eksik donatı, düşük beton dayanımı, düzensizlik, temel veya zemin yetersizliği gibi bir liste çıkarılıyor; sonra yapımda adı bulunan kişiler “asli” veya “tali” kusurlu ilan ediliyor. Fakat rapor çoğu kez en temel soruya cevap vermiyor: Bina hangi göçme mekanizmasıyla ve neden yıkıldı?
Yüzü aşkın ceza dosyası üzerindeki incelememizde raporların ezici çoğunluğunun bu soruyu bilimsel bir göçme analiziyle cevaplamadığını gördük. Yıkım nedenini ortaya koyma işlevini yerine getiremeyen, aynı hata kalıplarını seri biçimde üreten bir bilirkişilik düzeninin işlediği söylenemez.
Her mevzuat aykırılığı önemlidir; ancak her aykırılık yıkımın nedeni değildir. Temel donatısındaki hesap farkının, hiçbir temel hasarı görülmeyen bir binanın üst katlardan başlayan göçmesine nasıl yol açtığı açıklanmadan o tespit bir nedensellik analizi olmaz. Dünyada yalnızca bizde olan garabet bir yöntemle depremde yıkılmış binadan alınan karot numuneleriyle belirlenen beton dayanımının düşük bulunması da tek başına yetmez; dayanımın hangi elemanlarda, ne güvenilirlikte belirlendiği ve gerçek göçme zincirindeki etkisi gösterilmelidir.
Burada fiziksel neden ile hukuki sorumluluğu ayırmak gerekir. Mühendisin görevi, kolon kesmesi, gevrek kesme kırılması, yumuşak kat mekanizması veya zemin kaynaklı oturma gibi fiziksel süreci yeniden kurmak; her teknik aykırılığın bu sürece etkisini ve belirsizliğini açıklamaktır. Hangi kişinin dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal ettiğine, neticenin ona hukuken isnat edilip edilemeyeceğine ve kusurluluğa ise hâkim karar verir. Bilirkişilik Kanunu, CMK ve Adalet Bakanlığının rehber ilkeleri bu sınırı açıkça koyuyor. (Adalet Bakanlığı – Bilirkişi Rehber İlkeleri; İMO – Bilirkişiler hâkim yerine geçemez)
“Bina yıkıldıysa yapımda biri suçludur” kolaycılığı.
Yıkımı gördükten sonra geçmişteki her kararı bu sonuca göre yargılamak, sonuç yanlılığıdır. Deprem mühendisliği olasılıksaldır. Yönetmeliğe uygun tasarlanan bir yapı için dahi sıfır göçme riski vaat edilmez; belirli gerçekleşme olasılıklarına sahip yer hareketleri altında kabul edilebilir performans hedeflenir. Bu nedenle “bina yıkıldı” olgusu, kendiliğinden “proje müellifi, müteahhit veya şantiye şefi suçludur” sonucunu doğurmaz.
Bunun tersi de doğru değildir: Deprem çok büyüktü denilerek projedeki, yapımdaki veya denetimdeki ağır ihlaller yok sayılamaz. Gerçek soru şudur: Kişinin kendi görev döneminde ve yetkisi içinde ihlal ettiği teknik kural hangisidir; bu ihlal olmasaydı, binanın depremde yıkılma ihtimali somut olarak nasıl değişecekti? Yıkım sonucu ne otomatik mahkûmiyet ne de depremin büyüklüğü otomatik beraat sebebidir. İkisi arasındaki köprü, bilimsel nedensellik analizidir.
“Aynı sokakta ayakta kalan bina var” neyi kanıtlar?
Deprem yargılamalarında sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Aynı sokakta yıkılmayan binalar var; demek ki deprem değil, bu bina kusurlu.” Bu söz ilk bakışta ikna edici görünür; fakat tek başına ne teknik ne de hukuki bir sonuç doğurur.
Aynı yer hareketi karşısında iki binanın davranışı; kat sayısına, doğal titreşim periyoduna, kütle ve rijitlik dağılımına, taşıyıcı sistemine, yapının yönlenmesine, malzemesine, zemin ve temel koşullarına, komşu yapılarla etkileşimine, geçmiş hasarlarına ve sonradan yapılan müdahalelere göre değişir. Deprem kaydı da tek sayıdan ibaret değildir; farklı periyotlarda ve yönlerde farklı talepler üretir. Bir bina kritik kapasite eşiğini az farkla aşıp göçerken yanındaki bina o eşiğin hemen altında kalabilir. Ayakta kalmak, o binanın kurallara uygun veya hasarsız olduğunu da kanıtlamaz.
Komşu yapılar elbette bilimsel bir karşılaştırma için değerli olabilir. Benzer yaş, sistem, kat sayısı, zemin ve müdahale geçmişine sahip yapılar doğru yöntemle incelenirse hangi farkın sonucu değiştirdiğine dair ipucu verir. Fakat “yandaki bina duruyor” cümlesi, bu incelemenin yerine geçemez. Ceza hukukunda da her sanığın fiili, görevi ve o fiille netice arasındaki bağ bireyselleştirilmelidir. Komşu binanın ayakta kalması, bu binadaki belirli bir kişinin belirli eyleminin ölümlere neden olduğunu ispatlamaz.
Deprem her ilçeye, hatta her binaya aynı deprem olarak gelmedi.
Moment büyüklüğü her deprem için kaynaktaki enerji boşalımını tanımlayan tek bir değerdir; fakat bir binanın maruz kaldığı sarsıntı yalnızca “7,7” veya “7,6” yazılarak belirlenemez. Faya uzaklık, kırılmanın yönü, yerel zemin, yer hareketinin süresi, yatay ve düşey bileşenler ile binanın periyodu dikkate alınmalıdır. Resmî kayıtlarda 11 il, 124 ilçe ve 120 bin kilometrekarelik bir alanı etkileyen bir afetten söz ediyoruz. Bu 124 ilçenin aynı şiddette etkilendiğini varsaymak bilime aykırıdır. (TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu tutanağı)
ODTÜ Deprem Mühendisliği Araştırma Merkezinin ön raporu, bunun somut örneğini veriyor. Antakya’daki 3126 numaralı istasyonda en büyük yatay ivme yaklaşık 1210 cm/s², yani 1,23 g olarak kaydedildi; iki yatay bileşenin ortalama tepki spektrumu 475 yıllık tasarım spektrumunu aştı ve kısa periyotlarda 2475 yıllık spektrumun da üzerine çıktı. Hassa’da olası doğrultu etkisi gözlendi; İskenderun’daki yapıların maruz kaldığı yer hareketi ve zemin koşulları ise farklıydı. Antakya’daki bir dosyayla İskenderun’daki dosyayı, hatta aynı ilçedeki farklı zemin ve bina periyotlarını tek şablonla değerlendirmek mümkün değildir. (ODTÜ – 6 Şubat kuvvetli yer hareketi ön raporu)
Hatay’daki bir bina ile Elazığ’daki bir bina da aynı kabul edilemez. Elazığ’daki somut yapı 2020 depreminde hasar gördüyse bu hasarın tespiti, onarımı ve idarenin gözetimi ayrıca incelenmelidir. Bir istasyon kaydının tasarım spektrumunu aşması da tek başına illiyet bağını kesmez; aşımın o binanın periyot aralığında olup olmadığı ve kurallara uygun tasarlanmış, yapılmış ve korunmuş hâlinin bu hareket altındaki olası davranışı araştırılmalıdır. AFAD kayıtları dosyaya konmadan ve bu karşılaştırma yapılmadan “deprem zaten yönetmelikte öngörülmüştü” demek de “bu deprem karşısında herkes kaçınılmaz olarak sorumsuzdur” demek de bilimsel değildir.
Daha yüksek deprem talebine maruz kalan yapılardaki yıkımlar, kaydedilen yer hareketi ve yapının özellikleri birlikte değerlendirilerek özellikle ayrıntılı incelenmelidir. Ancak hiçbir dosyada kopyala-yapıştır raporla yetinilemez. Yıkım nedeni ve somut deprem talebi ortaya konmadan ne adalete erişebiliriz ne de ders çıkarabiliriz.
Yüzü aşkın dosyada tekrarlanan altı hata.
Doç. Dr. Salih Yılmaz ile birlikte 8. Uluslararası Deprem Mühendisliği ve Sismoloji Konferansı için hazırladığımız iki çalışmada, yüzü aşkın ceza dosyasını ve bilirkişi raporunu problem odaklı inceledik. Birbirinden bağımsız görünen raporlarda aynı altı yöntemsel hatanın tekrarlandığını gördük. (8ICEES bildiri kitabı)
Bu tabloya daha önce iki ayrı yazıda da dikkat çekmiştim. Sorun, bilirkişinin bilgisini unutması değil; bildiğini somut binanın gerçeklerine ve hukukun çizdiği sınırlara uygun kullanmamasıdır. (Deprem yargılamalarında bilirkişiliğin ilk şartı bildiğini unutmak mı?; Hukuk enkazı ve deprem dosyalarında infaz popülizmi)
Birincisi, geçmişe dönük ve zamansız standart kullanımıdır. 1975 veya 1998 dönemi yapısı, bugünün yönetmeliği, bilgisayar gücü ve tasarım anlayışıyla yargılanıyor; yapıldığı tarihte yasak olmayan tercihler sonradan kusura dönüştürülüyor. Oysa teknik uygunluk, kural olarak eylem tarihindeki mevzuata ve o günün bilim ve fen gereklerine göre incelenmeli.
İkincisi, gerçek deprem talebinin ihmalidir. Rapor depremi bir paragrafta anlatıp binayı standart bir spektrumla analiz ediyor; kaydedilen yer hareketinin ilgili binaya ne talep getirdiğini ve yönetmelik düzeyini aşıp aşmadığını tartışmıyor.
Üçüncüsü, enkazdan alınan sınırlı beton numunelerinin bütün binanın yapım tarihindeki dayanımını kesin olarak temsil ettiğinin varsayılmasıdır. Numunenin hangi elemandan ve hasar bölgesinden alındığı, deprem ve göçme sırasındaki yorulma, saklama ve deney koşulları ile istatistiksel temsil gücü açıklanmadan ulaşılan sonuç kesin gerçek sayılıyor. (İMO – Depremde yıkılmış binadan karot alınır mı?)
Dördüncüsü, paket programın kara kutuya dönüştürülmesidir. Model, kabuller, program ve sürüm bilgisi, veri dosyası ve ayrıntılı hesap raporu dosyaya sunulmadan yalnızca renkli ekran çıktılarına dayanılıyor. Tarafın, mahkemenin veya başka bir uzmanın aynı hesabı yeniden kuramadığı rapor denetlenebilir değildir. (İMO – Paket program çıktıları değişmez gerçeklik değildir)
Beşincisi, binanın yapım sonrası hayatının yok sayılmasıdır. Kaçak kat, büyütülen asma kat, açılan merdiven ve asansör boşluğu, kaldırılan zemin kat duvarları, kesilen kolon veya kiriş, kullanım değişikliği, ağır çatı yükü, önceki deprem hasarı ve imar affı belgesi araştırılmadan ilk proje üzerinden sorumluluk kuruluyor.
Altıncısı, bilirkişinin teknik sınırı aşarak doğrudan “asli kusurlu”, “tali kusurlu” veya yüzdelik kusur belirlemesidir. Böylece teknik rapor, hâkimin yapması gereken normatif değerlendirmeyi peşinen sonuçlandırıyor; iddianame ve hüküm de çoğu kez bu etiketi tekrar ediyor.
Yalnız yapım aşamasına bakmak, gerçeği budamaktır.
Bir binanın hikâyesi statik projenin imzalandığı gün başlamaz, iskânla da sona ermez. Fay ve zemin bilgisine rağmen verilen yer seçimi ve imar kararı, kat adedi ve yapı yoğunluğu, mimari ve taşıyıcı sistem tasarımı, ruhsat ve proje kontrolü, müteahhit, şantiye şefi, usta, malzeme üreticisi, laboratuvar ve yapı denetim faaliyetleri, belediyenin kontrolleri, iskân, kullanım sürecindeki müdahaleler, imar afları, periyodik denetimsizlik, önceki depremler ve onarımlar ile 6 Şubat’taki gerçek yer hareketi tek bir zaman çizgisinde incelenmelidir.
İncelediğimiz dosyalardan birinde 1980’lerde beş katlı yapılan binaya daha sonra üç kat ile asansör eklendiği; başka birinde çatı ve zemin katta taşıyıcı sistemi etkileyen ciddi müdahaleler bulunduğu ileri sürülmesine rağmen raporlar ilk tasarıma odaklanmıştı. Bu müdahalelerin yapılmasına, yıllarca kullanılmasına ve bazen imar affıyla kayda alınmasına imkân veren idari süreç tartışılmadığında, nedensellik zincirinin büyük bölümü dosyanın dışında bırakılır.
Projenin belediye arşivinde bulunamaması bile bazen proje müellifinin aleyhine yorumlanıyor. Oysa ruhsatı veren, projeyi onaylayan ve saklamakla yükümlü olan idarenin arşiv sorumluluğu araştırılmadan, yıllar önceki mühendisin belgeyi eksik sunduğu varsayılamaz. Sistemsel ve örgütsel kusurlar tam da böyle görünmez oluyor: Dosyada en kolay bulunan imzalar inceleniyor; imarı belirleyen, ruhsatı veren, aykırılığı durdurmayan, affı çıkaran ve denetleyeni denetlemeyen mekanizma perdenin arkasında kalıyor.
Uyum sorunu da kişisel hatadan ibaret değildir. Kurum görevleri açıkça dağıtmış mıydı; yeterli personel ve kaynağı sağlamış mıydı; aykırılık bildirimlerini kaydetmiş ve izlemiş miydi; yöneticiler mevzuata uyumu denetlemiş miydi? Bu örgütsel sorular sorulmadığında, sistemin ürettiği sonuç tek bir çalışanın veya dosyadaki en görünür imzanın kişisel kusuruna indirgenir.
İMO konuştu; yargı duymak zorunda.
İnşaat Mühendisleri Odası, 6 Şubat’tan sonra bilirkişilerin kusur belirleyemeyeceğinden paket program analizlerinin sınırlarına, karot numunelerinden sonradan yapılan müdahalelere kadar çok sayıda açıklama yaptı. 9 Aralık 2024 tarihli kapsamlı çağrıda; raporların denetlenebilir olmadığı, yıkım nedeninin açıklanmadığı, paket program kusurlarının göçmeye etkisinin kurulmadığı, eski yapıların bugünün kabulleriyle değerlendirildiği ve yapım sonrası müdahalelerin ihmal edildiği somut örneklerle gösterildi. (İMO – Deprem yargılamalarında bilirkişilik yapan meslektaşlarımıza çağrı) 10 Şubat 2026 tarihinde Yargıtay Başkanlığına kapsamlı bir yazı göndererek yurttaşlarımızın olası depremlerde enkaz altında kalmaması için tüm ilgili kurumlarla birlikte çalışma konusundaki kararlılığını vurguladı. (İMO Yargıtay yazısı)
Elbette Odanın her görüşü mahkeme için peşinen doğru kabul edilmek zorunda değildir. Fakat depreme karşı güvenli yapılaşma konusunda onlarca yıllık birikime, saha deneyimine ve mesleki uzmanlığa sahip anayasal bir meslek kuruluşunun teknik itirazları ve katkıları gerekçesiz biçimde yok sayılamaz. Yargı, bu itirazları ve katkıları kabul etmiyorsa neden kabul etmediğini; genelde tek dayanak kabul ettikleri bilirkişi raporu, ileri sürülen hatalara rağmen yeterli bulunuyorsa nasıl denetlenebildiğini açıklamalıdır. İMO görüşlerinin, bünyesindeki teknik kurullar ve uzmanların ortak incelemesinden geçtiği; bu nedenle bilimsel ve somut gerekçeler ortaya konulmadan göz ardı edilemeyeceği akılda tutulmalıdır.
Hatalı raporlar yeni raporları, tutuklulukları, bozma kararlarını ve yıllarca süren yargılamaları beraberinde getiriyor. Bu gecikme hem haksız yere suçlananın özgürlüğünü hem de yakınını kaybedenlerin gerçek sorumlulara ulaşma hakkını zedeliyor.
Adli mühendislik: Enkazdan kök nedene.
İhtiyacımız olan, klasik bir “uygunluk kontrolü” değil; adli mühendislik ve kök neden analizidir. Delil, enkaz kaldırılmadan önce uzman ekiplerle toplanmalı; göçmenin başladığı bölge, eleman kırılmaları, proje ile uygulama farkları, zemin ve temel davranışı, sonradan yapılan müdahaleler ile komşu yapı etkileri belgelenmelidir. AFAD istasyon kayıtları ve yerel zemin verileri kullanılarak binanın bulunduğu noktadaki yer hareketi belirsizlikleriyle tahmin edilmelidir.
Ardından en az üç ayrı yapı hâli karşılaştırılmalıdır: Döneminin kurallarına uygun olması gereken proje hâli, gerçekte inşa edilen hâl ve deprem günü müdahalelerle değişmiş hâl. Her birinin tarihsel tasarım depremi ve gerçek yer hareketi altındaki davranışı, tek bir kesin sonuç gibi değil; malzeme, model ve deprem belirsizliklerini içeren olasılıksal bir çerçevede incelenmelidir. Bir aykırılığı listelemek değil, o aykırılığın göçme olasılığını ne kadar artırdığını göstermek gereklidir.
Bu inceleme yapıldıktan sonra dört soru sırayla sorulabilir: Fiziksel göçme nasıl gerçekleşti? Her aktörün eylem tarihindeki görevi ve öngörebileceği risk neydi? İhlal, yıkılma riskini gerçekten artırdı mı? Sonradan yapılan müdahale, imar affı, önceki hasar, olağanüstü yer hareketi veya idari ihmal nedensellik zincirini nasıl etkiledi? Bu sıra tamamlanmadan kusura geçmek, sonucu baştan kabul edip geriye doğru gerekçe aramaktır.
Bilimsel içtihat ve uzmanlaşmış yargı.
6 Şubat dosyaları binlerce canı, farklı yönetmelik dönemlerini ve onlarca uzmanlığı ilgilendiriyor. Buna karşın her mahkemenin sıfırdan öğrendiği, aynı hatalı rapor kalıplarının farklı illerde dolaştığı bir düzen var. Deprem dosyaları için uzmanlaşmış mahkeme veya daireler; gerçek uzmanlık alanına ve uygulama tecrübesine göre oluşturulan çok disiplinli bilirkişi heyetleri; raporların anonimleştirilerek bilimsel incelemeye açıldığı ulusal bir veri tabanı ve karşılaştırılabilir bilirkişilik esasları kurulmalıdır. Akademik unvan tek başına adli mühendislik yeterliliği sayılmamalıdır.
Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 7 Nisan 2026 tarihli kararı bu bakımdan önemli bir eşik olabilir. Daire; sanıkların sunduğu bilimsel mütalaaların ve raporlara itirazların karşılanmasını, yapım tarihindeki mevzuat ile bilim ve fennin gereklerinin esas alınmasını, her aykırılığın yıkıma etkisinin her sanık yönünden ayrı ayrı açıklanmasını ve jeoloji-jeofizik dâhil yeni bir teknik heyetten rapor alınmasını istedi; istinafın duruşma açmadan verdiği ret kararını adil yargılanma hakkı yönünden bozdu. Bu yaklaşım tek dosyada kalmamalı, bilimsel ve tutarlı bir içtihada dönüşmelidir. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E.2026/1197, K.2026/3516)
Mahkemece atanan bilirkişi raporu ile tarafın sunduğu bilimsel mütalaa arasında peşinen bir bilgi hiyerarşisi yoktur. İki rapor çelişiyorsa mahkeme, resmî raporu tekrar ederek değil, çelişkiyi bilimsel gerekçeyle gidererek karar vermelidir. Model dosyası gizli, numunesi temsil edici olmayan, deprem kaydını incelemeyen ve itirazlara cevap vermeyen bir rapor, kaç profesör tarafından imzalanırsa imzalansın sağlam delile dönüşmez.
Yargılamayı gladyatör arenasına çevirmeyelim.
Deprem davaları, yakınlarını kaybeden ailelerle sanıkları, mühendislerle kamu görevlilerini, ceza isteyenlerle adil yargılanma isteyenleri birbirine karşı savaştıran bir gladyatör arenasına dönüşmemeli. Ailelerin adalet talebi ile sanığın bilimsel ve hukuki güvenceleri birbirinin rakibi değildir. Hatalı kişiyi cezalandırmak, gerçek sorumluyu cezasız bıraktığı için mağdurun da hakkını ihlal eder.
Bilirkişileri ve yargı mensuplarını bu kez yeni günah keçilerine dönüştürmek istemiyorum. Fakat sorumluluklarının ağırlığını da saklayamayız. Yıkım nedenini araştırmadan kusur etiketi koyan bilirkişi ile açık teknik itirazları tartışmadan o raporu hükme taşıyan yargı mensubu, yalnızca bir insanın özgürlüğü ve bir ailenin adalet duygusu hakkında karar vermiyor. Devletin ve toplumun depremden ne öğreneceğini de belirliyor.
Gerçek nedenler dosyanın dışında bırakılır; imar, denetim, kullanım ve kamu yönetimi zinciri yine görünmez kılınırsa, aynı sistem bir sonraki depremde aynı sonucu üretecektir. Bu sonucu bile bile eksik bilirkişiliği ve eksik yargılamayı sürdüren herkesin etik ve kurumsal vebali ağırdır.
6 Şubat’ta yalnızca binalarımız yıkılmadı; önceki depremlerden sonra gerçeği bütün boyutlarıyla ortaya çıkaramayan adli ve idari öğrenme düzenimiz de çöktü. Bugün yine yalnızca en yakındaki imzaları cezalandırıp dosyaları kapatırsak, gelecek depremin enkazını şimdiden hazırlamış oluruz.
Adaletin ilk sorusu “Kimi cezalandıralım?” değil, “Bu bina neden yıkıldı?” olmalıdır.
Son yazıda ise dizinin bütününden çıkan somut çözümleri, yetki ve takvimleriyle birlikte tartışacağım.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.