Bu yazı, Türkiye’nin deprem yönetmeliklerini veya onları hazırlayan bilim insanlarını ve mühendisleri değersizleştiren bir yazı değildir. Tam tersine, yönetmeliklerin arkasındaki bilimsel emeği teslim ederek şu soruyu soruyor: Bu kadar bilgiye, bu kadar acı tecrübeye ve giderek ayrıntılanan kurallara rağmen neden betonarme konut yapma geleneğimizi değiştiremedik?
Deprem yönetmeliklerinin değişmesi olağandır; hatta gereklidir. Her deprem yeni veri üretir. Yapıların gerçek davranışı, yeni malzemeler, hesap yöntemleri, zemin bilgisi ve kaydedilen yer hareketleri mühendislik bilgisini geliştirir. Bilim ilerlerken yönetmeliğin hiç değişmemesi bir istikrar göstergesi değil, öğrenmeyi reddetmek olurdu. Sorun değişikliğin kendisi değil; öğrendiğimizin projeye, şantiyeye, imar düzenine ve mevcut yapılar için alınacak tedbire neden bu kadar az yansıdığıdır.
AFAD’ın kendi tarihçesine göre deprem yönetmelikleri 1947, 1953, 1961, 1968, 1975, 1998 ve 2007’de yenilendi; 2018 Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği ise bir hazırlama komisyonu, 110 kişilik alt çalışma grubu ve sekiz çalıştayın ardından hazırlandı. Bunlar küçümsenecek işler değildir. AFAD – Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği
Benim eleştirim, yönetmeliklerin yenilenmiş olmasına değil; yönetmelik ilerlerken yapı üretim düzeninin geride kalmasına, yeni bilgi mevcut yapı stokunda risk azaltma sorumluluğu doğurduğu hâlde idarenin bu sorumluluğu sistemli biçimde yerine getirmemesinedir.
1975 Yönetmeliği: Döneminin büyük atılımı.
1975 tarihli Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik, kendi dönemi bakımından devrim niteliğinde bir adımdır. Bugün elimizdeki bilgisayarların, yazılımların, veri tabanlarının ve iletişim imkânlarının bulunmadığı koşullarda bu metni hazırlamak için harcanan emeği hayal etmek bile zordur. Döneminin modern yönetmelikleri arasında yer alan bu düzenleme, betonarme bina tasarımı ve yapım kalitesi bakımından önemli bir sıçramadır.
Sonraki yönetmelikler elbette yeni bilgiler ekledi. 1997’de yayımlanıp 1998’de yürürlüğe giren düzenlemeyle güçlü kolon-zayıf kiriş, sargılama ve yapısal düzensizlikler gibi kavramlar daha ileri bir çerçeveye kavuştu. 2007 Yönetmeliği mevcut binaların performans değerlendirmesini mevzuata taşıdı. 2018 Yönetmeliği konuma özgü tehlike parametreleri, farklı deprem yer hareketi düzeyleri ve çok daha ayrıntılı tasarım kuralları getirdi. Sonraki bilginin daha ileri olması, 1975’teki emeği ve atılımı değersizleştirmez.
Ayrıca eski bir bina, sonradan çıkarılan yönetmeliğe uymadığı için geçmişe dönük olarak kusurlu sayılamaz. Projeyi yapan mühendisin sorumluluğu, tasarım ve yapım tarihinde yürürlükte olan mevzuata ve o günün bilimsel-teknik kurallarına göre belirlenir. Fakat bu hukuk ilkesi, bugün riskli olduğu anlaşılan binaya karşı idarenin bugün tedbir alma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Geçmişe yürümeyen kural ile geleceğe dönük koruma ödevi birbirine karıştırılmamalıdır.
Her depremde karşımıza çıkan dört fotoğraf.
Bana betonarme konut binalarımızda tekrar tekrar karşılaştığımız dört temel kırılganlığı say deseler, bir çırpıda yumuşak kat, kapalı çıkma, kısa kolon ve bitişik nizam derim.
Yumuşak kat çoğu kez yüksek, geniş ve duvarsız bırakılan ticari zemin katta ortaya çıkar. Üst katların dolgu duvarlarla daha rijit, zemin katın ise daha esnek olması; ötelenmenin ve hasarın bir katta yoğunlaşmasına yol açar. Deprem enerjisi yapı boyunca düzenli dağılmak yerine o katta birikir.
Kapalı çıkma, üst katları parsel sınırına doğru taşıyarak hem kütleyi ve eleman taleplerini artırabilir hem de düşeyde düzensiz bir geometri oluşturabilir. Her kapalı çıkmalı bina mutlaka güvensizdir denilemez; doğru taşıyıcı sistem ve ayrıntılarla mühendislik çözümü üretilebilir. Ancak deprem sahalarında tekrar tekrar olumsuz örneklerini gördüğümüz bir konut geleneğini, yalnızca hesapla telafi edilebilir olduğu için sürdürmek zorunda değiliz.
Kısa kolon; bant pencere, kısmi dolgu duvar, kot farkı veya asma kat gibi nedenlerle kolonun serbest boyunun azalması sonucu ortaya çıkabilir. Daha rijit hâle gelen bu kısa bölge büyük kesme kuvveti alır ve sünek davranış geliştiremeden gevrek biçimde hasar görebilir.
Bitişik nizamda ise yeterli deprem derzi bırakılmayan, kat seviyeleri veya yükseklikleri farklı komşu binalar depremde birbirine çarpabilir. Bir binanın hareketi diğerinin kolonuna veya döşemesine darbe olarak aktarılır. Bu nedenle bitişik nizam yalnız tek binanın hesabıyla değil, imar kararı ve komşu yapıyla birlikte ele alınmalıdır. İstanbul için en önemli tehlikelerden biri bitişik nizam yapılardır. Depremin yıkamadığı binaların birbirini yıkması maalesef olasıdır.
Bu dört başlığın tamamı yönetmelikte aynı teknik kategoriye girmez ve hiçbiri tek başına her yıkımın nedeni sayılamaz. Zemin, proje, malzeme, işçilik, denetim ve sonradan yapılan müdahaleler birlikte incelenir. Fakat bunlar hızlı tarama yöntemlerinde dahi risk önceliğini artıran, deprem gözlemlerinde tekrar eden yapısal kırılganlıklardır. (Yapısal düzensizlikleri de incelediğim doktora tezim; kapalı çıkmalı binaların deprem davranışı)
Düzensizliği tanımlamak, onu sınırlamak değildir.
1998, 2007 ve 2018 yönetmeliklerine ilişkin temel eleştirim burada başlıyor. Bu metinlerde hiçbir yapısal sınır yoktur demek doğru olmaz; bazı düşey süreksizlikler açıkça yasaklanmış, farklı düzensizlikler için hesap ve tasarım koşulları getirilmiştir. Fakat konutlarda yıkıcı sonuçlarını defalarca gördüğümüz bazı yerleşim ve taşıyıcı sistem tercihleri için yeterince yalın, bağlayıcı ve yaygın kırmızı çizgiler üretil(e)memiştir. Düzensizlik çoğu zaman yasaklanmak yerine tanımlanıp daha fazla deprem yükü getiren farklı bir hesap yöntemine havale edilmiştir.
Yumuşak kat bunun en çarpıcı örneğidir. 2 Eylül 1997’de yayımlanıp 1 Ocak 1998’de yürürlüğe giren Yönetmelik, B2 yumuşak kat düzensizliği için rijitlik düzensizliği katsayısı sınırını 1,5 olarak tanımlıyordu. 2007 ve 2018 yönetmeliklerinde bu sınır 2,0 oldu. Formülün kat yüksekliğiyle normalleştirilmesi ve komşu katlarla karşılaştırılmasında teknik farklar bulunmakla birlikte, kat yükseklikleri eşit tipik bir konut binasında 1,5 ile 2,0 arasındaki bir rijitlik farkı artık B2 düzensizliği sayılmıyor. Bu geriye gidişin gerekçesini anlamak güçtür. (1997 Yönetmeliği; 2007 Yönetmeliği; 2018 Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği)
Daha temel soru ise katsayının 1,5 mu, 2,0 mi olduğundan önce gelir: Zemin katı ticaret için açılan betonarme konutlarda, yumuşak kat oluşturacak tasarımlara neden baştan sınır koymuyoruz? Kısa kolon oluşturan ayrıntıları, tehlikeli kapalı çıkma geleneğini veya çarpışma riski taşıyan bitişik yapı düzenini neden en azından tekrarlanan konut tiplerinde istisna hâline getirmiyoruz? Bir tasarımın gelişmiş analizle hesaplanabilir olması, yüzbinlerce kez tekrarlanması için iyi ve dayanıklı bir tercih olduğu anlamına gelmez.
6 Şubat’tan sonra Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikler, bu sınırların konulabileceğini gösterdi. Konut bulunan binaların ticari zemin katları için kat yüksekliği ve taşıyıcı sistem koşulları getirildi; kısa kolon ve asma kat yasaklandı, bitişik binalar arasında deprem derzi zorunlu tutuldu. Kapalı çıkma yasağı Mayıs 2023’te zemin hariç dört kat ve üzeri konutlar için getirilmişken, yalnızca üç ay sonra sınır yedi kat ve üzerine çıkarıldı. Bugün beş veya altı katlı bir konutta kapalı çıkma yine mümkündür. Madem bu riskler için yalın kurallar getirilebiliyordu, neden onlarca deprem beklendi? Daha da önemlisi, acının hemen ardından atılan adım neden bu kadar kısa sürede daraltıldı. (Planlı alanlar İmar Yönetmeliği)
Bu sınırlamaları görmezden gelmiyorum; gereklidir ve geç de olsa atılmış doğru adımlardır. Fakat kâğıt üzerindeki tasarım kuralı tek başına kısa kolonu ortadan kaldırmaz. Projede bulunmayan kısa kolon etkisi, yapım sırasında kısmi dolgu duvar veya bant pencere yapılmasıyla; bina kullanıma açıldıktan sonra asma kat eklenmesi veya mevcut asma katın büyütülmesi, duvar ve boşlukların değiştirilmesi ya da başka müdahalelerle oluşturulabilir. Yapım denetimi projeyle fiilî imalatı karşılaştırmıyor, teslimden sonra da periyodik yapı kontrolü yapılmıyorsa, yönetmeliğe uygun çizilmiş bir bina zaman içinde kısa kolonlu ve daha kırılgan bir yapıya dönüşebilir. Dizinin sekizinci yazısında savunduğum envanter ve periyodik denetim düzeni bu nedenle, yeni yapılara getirilen tasarım sınırlarının zorunlu tamamlayıcısıdır.
Hesabı ayrıntılandırdık, yapma biçimimizi değiştiremedik.
1998, 2007 ve 2018 yönetmelikleri mühendislik hesabını giderek geliştirdi. Fakat betonarme konutlarımızın temel mimari ve taşıyıcı sistem alışkanlıkları büyük ölçüde aynı kaldı: Dükkân için açık ve yüksek zemin kat, emsali son santimetresine kadar kullanmak için kapalı çıkma, mimariye sonradan uydurulan kolon ve perdeler, bant pencerelerle kısaltılan kolonlar, yetersiz aralıkla yan yana duran binalar.
Bilgisayar modeli karmaşıklaştı; bina geleneği sadeleşmedi. Yönetmelik, mühendise düzensiz sistemi nasıl analiz edeceğini anlattı; fakat imar düzeni ve ekonomik teşvikler düzensiz sistemi üretmeye devam etti. Proje kontrolü analiz çıktısının varlığına baktı; sahada demirin nasıl bağlandığını, betonun nasıl yerleştirildiğini ve tasarlanan sistemin gerçekten yapılıp yapılmadığını güvenceye alan uygulama kültürü aynı hızla gelişmedi.
Deprem güvenliği, yalnızca daha karmaşık hesap yazmakla kurulamaz; tasarımın sahada nasıl uygulanacağını ve binanın kullanım süresince nasıl korunacağını da yaptırımı olan açık kurallara bağlamak gerekir.
Her depremde yeniden öğrenmek.
Bir deprem yönetmeliği, geçmiş depremlerden ve gelişen bilimden süzülmüş ortak hafızadır. Her büyük depremden sonra sahaya gidiyor, yıkılan ve ayakta kalan binaları inceliyor, raporlar yazıyor ve yeni ilkeler öğreniyoruz. Bu öğrenmenin yönetmeliğe yansıması gerekir. Fakat Türkiye’de sorun, bilginin üretilmesinden çok uygulama zincirinin kopmasıdır.
Saha gözlemi rapora, rapor komisyona, komisyon yönetmelik maddesine dönüşüyor. Sonra imar planı aynı yapı biçimini teşvik ediyor, arsa ekonomisi aynı geometrileri dayatıyor, proje kontrolü dosya kontrolüne, yapı denetimi evrak denetimine dönüşüyor. Yönetmelik yenileniyor; ruhsat, proje, uygulama, kullanım ve kamu denetimi aynı bütünlük içinde yenilenmiyor. Bu nedenle her depremde aslında yeni olmayan şeyleri yeniden öğreniyoruz.
Her yeni yönetmeliğin veya tehlike haritasının Türkiye’nin her noktasında, her bina periyodunda ve her koşulda deprem talebini mutlaka artırdığı söylenemez. Bilimsel olarak böyle tek yönlü bir kural yoktur. Bazı yerlerde veya bazı periyot aralıklarında hesaplanan değerler azalabilir. Ancak yeni fay, zemin ve yer hareketi bilgisi; önceki haritaların eksik ya da kaba bıraktığı pek çok yerde beklenen tasarım etkisini artırır veya daha ağır bir tehlikeyi görünür hâle getirir. Asıl mesele, bu yeni bilginin yalnızca bundan sonra yapılacak binalara uygulanıp eski binalar bakımından yok sayılmasıdır.
Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. GEM (Global Earthquake Model Foundation) Genel Sekreteri Dr. Helen Crowley, 2024’te Milano’da düzenlenen 18. Dünya Deprem Mühendisliği Konferansı’ndaki “Why Seismic Hazard Modelling Has Become a Risky Business” (Sismik Tehlike Modellemesi Neden Riskli Bir İş Haline Geldi?) başlıklı sunumunda, Avrupa ülkelerinde tasarım deprem etkilerinin tarih içindeki değişimini haritalarla gösterirken modern olasılıksal sismik tehlike modellerinin birçok durumda daha yüksek tehlike tahminleri üretebildiğini de anlatıyordu. Bunun nedeni depremlerin giderek büyümesi değil; yeni verilerin, yer hareketindeki değişkenliğin ve bilgi eksikliğinden doğan belirsizliklerin modellere daha kapsamlı biçimde katılmasıdır. Elbette her güncelleme her yerde artış getirmez; tehlike değerleri bölgeye, periyoda ve kullanılan modele göre artabilir veya azalabilir. Deprem mühendisliğinin ve özellikle sismik tehlike hesabının doğasında olasılık ve belirsizlik vardır. Yapılması gereken bilimsel gelişmeyi durdurmak değil, değişen tehlike değerlerinin yeni tasarımlar ve mevcut bina stoku üzerindeki etkisini risk hesabıyla belirlemek; tarama, güçlendirme ve gerektiğinde tahliye tedbirlerini buna göre almaktır. (Helen Crowley – WCEE2024 sunum kaydı; sunuma ilişkin açıklaması ve kaynakları; WCEE2024 sunum özeti)
Harita değişti; mevcut binalara ne oldu?
1996 Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası, ülkeyi birinci dereceden beşinci dereceye kadar geniş bölgelere ayırıyordu. 2018 Türkiye Deprem Tehlike Haritası ise deprem bölgesi kavramını kaldırdı; tehlike değerlerini koordinat ve farklı yer hareketi düzeyleri temelinde tanımladı. Yeni harita 18 Mart 2018’de yayımlandı ve 1 Ocak 2019’da yürürlüğe girdi. (AFAD – Türkiye Deprem Tehlike Haritası)
AFAD bünyesinde yayımlanan Türk Deprem Araştırma Dergisi’ndeki önemli bir çalışma, 1996 ve 2018 haritalarını 475 yıllık tekrarlanma süresine karşılık gelen yer hareketi için en büyük yer ivmesi (PGA) ve ivme spektrum şiddeti (ASI) üzerinden karşılaştırdı. Sonuç bölümündeki cümle dikkat çekicidir: “PGA oranlarındaki değişim incelendiğinde, Türkiye genelinde yaklaşık olarak yüzde 50’lik bir artış gerçekleşmiştir.” (Akansel, Soysal, Kadas ve Gülkan – 2018 Türkiye Deprem Tehlike Haritası değerlendirmesi)
Bu tespiti doğru okumak gerekir. Cümle, depremlerin moment büyüklüğünün yüzde 50 arttığı anlamına gelmez. Karşılaştırılan, iki haritanın bina tasarımına esas yer hareketi için ürettiği PGA değerleridir. Çalışmada bazı bölgelerde azalmalar da bulunmuş; faylara yakın ve eski haritada tehlikenin düşük kabul edildiği bazı bölgelerde ise önemli artışlar görülmüştür. Yüzde 50, her parsel için aynı artış değil, ülke genelindeki PGA karşılaştırmasının yaklaşık sonucudur.
Fakat teknik açıklama, yönetsel soruyu ortadan kaldırmaz; tersine büyütür. 2018 haritasından önce yapılmış binaların hiçbiri bu yeni, koordinata özgü değerler esas alınarak tasarlanmadı. Bu, o binaların tamamının güvensiz olduğu anlamına gelmez. Eski haritanın bazı yerlerde daha yüksek talep verdiği, iyi projelendirilip yapılmış binaların yeterli performans gösterebileceği de unutulmamalıdır. Ancak yeni bilgi, en azından şu soruları sormayı zorunlu kılar: Hangi binaların maruz kalacağı tasarım talebi belirgin biçimde arttı? Hangilerinde yumuşak kat, kısa kolon, ağır çıkma, yetersiz derz, düşük malzeme kalitesi veya zayıf zemin gibi ek kırılganlıklar var? Hangileri ayrıntılı inceleme, güçlendirme ya da acil tahliye gerektiriyor?
Yeni bina için kuvveti artırıp eski bina için susmak.
2018 Yönetmeliği yeni yapılacak binaya güncel deprem etkisini uyguladı. Mevcut binaların değerlendirilmesi ve güçlendirilmesi için de teknik esaslar koydu. 6306 sayılı Kanun riskli yapı tespiti ve dönüşüm mekanizması sağladı; Kentsel Dönüşüm Başkanlığına ve idareye resen tespit yetkisi verdi. Bazı kentlerde hızlı taramalar, envanter çalışmaları ve kamu binalarında güçlendirmeler de yapıldı.
Bu nedenle “hiçbir şey yapılmadı” demek, sınırlı da olsa yapılan çok kıymetli çalışmaları yok sayar. Fakat ülke çapında bütün konut stokunu kapsayan; yeni tehlike bilgisiyle eski bina verisini eşleştiren; tarama, ayrıntılı inceleme, tahliye, güçlendirme, finansman ve izlemeyi zorunlu bir takvime bağlayan bir kamu programı var mı? Bu soruya olumlu cevap vermek maalesef mümkün değil.
Risk tespitini büyük ölçüde malikin başvurusuna, dönüşümü parselin ekonomik değerine ve piyasa koşullarına bıraktık. Dönüşüm değerli arsada hızlandı; deprem riski yüksek ama rantı düşük binalar yerinde kaldı. Kanunda resen tespit yetkisi bulunduğu hâlde bunu risk esaslı, sistematik ve yaygın bir kamu görevine dönüştüremedik.
Envanter, harita ile tedbir arasındaki köprüdür.
Bu dizinin ikinci yazısında, binalarımızı tanımadan riski bilemeyeceğimizi anlatmıştım. Yeni tehlike haritası ile bina envanteri birlikte düşünülmediğinde, harita yalnızca yeni ruhsatlara veri üreten bir ekrana dönüşür. Oysa tehlike bilgisindeki her önemli değişiklik, mevcut yapı stoku için bir etki analizi başlatmalıdır.
Her binanın konumu, yapım yılı, tabi olduğu yönetmelik ve tehlike haritası, taşıyıcı sistem türü, kat sayısı, zemin bilgisi, yumuşak kat ve kapalı çıkma gibi gözlenebilir kırılganlıkları aynı veri sisteminde bulunmalıdır. Yeni harita, bu envanter üzerinde çalıştırılarak hangi bölgede hangi bina gruplarının önce taranacağı belirlenmelidir. Tehlike haritası sorunun nerede büyüdüğünü, envanter ise orada hangi binaların bulunduğunu söyler.
Fakat envanter tek başına yetmez. Daha önce de sorduğum gibi, envanterimiz olsaydı gereğini yapacak mıydık? Bilgiyi takvime, bütçeye, idari sorumluluğa ve yaptırıma bağlamazsak envanter de yeni bir rapor mezarlığına dönüşebilir. Her güncelleme sonunda hangi bina grubunun ne zaman taranacağı, ayrıntılı incelemeye nasıl geçileceği, acil riskte kimin tahliye kararı vereceği ve güçlendirmenin nasıl finanse edileceği önceden belirlenmelidir.
Yeni bilgi, idare için yeni sorumluluk doğurur.
Yönetmelik, yeni bina tasarımı için asgari koşulları belirler. Devletin sorumluluğu ise yönetmeliği Resmî Gazete’de yayımlamakla bitmez. Tehlikenin ve mevcut stokun riskinin bilinmesi hâlinde; merkezi idare ile yerel idarelerin bu bilgiyi önceliklendirmeye, denetime ve tedbire dönüştürmesi gerekir.
Anayasa Mahkemesi, imar affına ilişkin 2024 tarihli kararında devletin yaşam hakkından doğan denetim yükümlülüğünün ve buna bağlı mali sorumluluğunun ortadan kaldırılamayacağını vurguladı. Aynı ilke burada da geçerlidir. Kamu otoritesi, “Bu bina yapıldığı tarihteki yönetmeliğe uygundu” diyerek bugün bildiği açık ve ciddi riske kayıtsız kalamaz. Eski mevzuata uygunluk, binanın bugün güvenli olduğunun garantisi değil; yalnızca geçmişe yönelik hukuki değerlendirmenin başlangıç noktasıdır. (AYM, E.2023/74 – yapı güvenliğinde devletin denetim sorumluluğu)
Yönetmeliği değiştirmek, yeni bilgiyi mevzuata aktarmaktır; mevcut binalar için bu bilginin gereğini yapmak ise idari, mali ve siyasi sorumluluk üstlenmektir.
1975’ten bugüne deprem mühendisliğinde çok şey öğrendik. Hesap yöntemlerimiz, malzeme kurallarımız ve tehlike haritalarımız gelişti. Bu gelişimi küçümsemek haksızlık olur, bilakis çok büyük gelişim olduğunu emeği geçenlere şükranla belirtmek bir borçtur.
Fakat yumuşak katı, kapalı çıkmayı, kısa kolonu ve çarpışan bitişik binaları her depremden sonra yeniden konuşuyorsak, sorun bilgi eksikliği değildir. Bildiğimizi konut mimarisinin, imar ekonomisinin ve saha uygulamasının önüne koyamamışızdır.
Tehlike haritasındaki değerler arttığında yeni binanın hesabını değiştiriyor, fakat eski binada kimin risk altında olduğunu araştırmıyorsak; yönetmeliği yeniliyor ama toplumu korumuyoruz demektir. Envanter olmadan hangi binaya gideceğimizi bilmiyoruz; envanter olsa bile onu tedbire bağlayacak idari iradeyi kuramıyoruz.
Yönetmelikler değişti. Tehlike haritası değişti. Bilgimiz değişti. Değişmeyen, aynı binaları yapma ve mevcut riskli binaları bir sonraki depreme bırakma alışkanlığımız oldu.
Bu nedenle bir sonraki depremde yalnızca eski projeyi eski yönetmeliğe göre değerlendirmeye çalışmak, kusur varsa sorumlu bulup yargılamak yetmeyecek. Yeni bilgiyi bildiği hâlde eski binalar için ne yaptığını —ve ne yapmadığını— idareye de sormak gerekecek. Belki de çoktan sorulmalıydı. En azından 6 Şubat depremlerinden sonra sorulmalıydı.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.