27 Mart’ta Çin Bilimler Akademisi Ulusal Bilim Kütüphanesi, 22 yıldır Çin’deki araştırma değerlendirmelerini şekillendiren dergi sıralama listesini artık güncellemeyeceğini ve yayınlamayacağını duyurdu.
Bundan 6 yıl önce bundan daha radikal görünebilecek bir hamle yaptılar. Şubat 2020’de Çin Eğitim Bakanlığı ile Bilim ve Teknoloji Bakanlığı, “SCI üstünlüğü”ne karşı önemli bir politika yayınladı. Bu politika üniversitelerin SCI ile ilgili göstergeleri otomatik veya belirleyici kriterler olarak kullanmayı bırakması gerektiğini belirtti. Yasakladıkları şeylerin listesi şöyleydi: sıralama tarzı disiplin/okul değerlendirmesinin azaltılması; işe alım ve terfilerde SCI göstergelerinin doğrudan temel alınmaması; SCI ölçütlerinin ikramiye veya kaynaklarla doğrudan ilişkilendirilmemesi; SCI makalelerinin derece için kısıtlayıcı bir koşul haline getirilmemesi; ve esas olarak SCI göstergelerine dayanan sıralamaların yayınlanmaması.
Bu listede ilginç olan şey Türkiye’deki üniversitelerin şu anda gittikleri yönden tersi bir yön alması. Yani Türkiye’nin sıkı bir şekilde sarıldığı akademisyen değerlendirme ve yükseltme politikasını terk eden bir politikaya geçmesi. Dolayısı ile buradaki dönüşümü incelemek bize çok sayıda ipuçları verebilir.
Bu arada bilmeyenler için SCI ya da daha doğru isimlendirme ile WoS göstergeleri, bir makalenin Science Citation Index ve Web of Science gibi önde gelen uluslararası atıf veritabanlarında endekslendirilip endekslendirilmediğine ve hangi veritabanında yer aldığına dayanan ölçütlerdir. Bu göstergeler genellikle akademik kalitenin bir göstergesi olarak dergi etki faktörlerini, atıf sayılarını ve dergi sıralamalarını kullanır.
Peki Çin neden böyle bize radikal görünecek bir hamle yaptı? Bu hamlenin arkasında ne tür gerekçeler var? En önemlisi, Türkiye akademisi bu dönüşümden ne öğrenebilir. Gelin hep birlikte buna bir göz atalım.
Metrik Kültünün Doğuşu ve Yerleşmesi
Çin’in neden uluslararası dergi metriklerinden uzaklaştığını anlamak için, öncelikle bunların neden benimsenmiş olduğunu incelemek gerekir. 1990’larda, Çin’in küresel bilim sahnesinde yeni bir aktör olarak ortaya çıktığı dönemde, Nanjing Üniversitesi, araştırma değerlendirmesinde birincil kriter olarak SCI makalelerini kullanan ilk kurum oldu. Bunun iki temel amacı vardı. Birincisi, kişisel ilişkiler ve kıdemle karakterize edilen geleneksel, genellikle önyargılı akran değerlendirme sistemlerini atlatabilecek nispeten objektif bir standart sağlamak. İkincisi, Çinli akademisyenleri küresel bilim camiasıyla etkileşime girmeye teşvik etmek.
Bu politika, kısa vadeli hedeflerinde oldukça başarılı oldu. SCI tabanlı göstergeler ülke çapında yaygınlaştıkça, doktora dereceleri, öğretim üyesi işe alımları, terfiler, fon tahsisi ve üniversite sıralamaları için kabul edilen en temel standart oldu. Proje 211, Proje 985 ve ardından gelen Çift Birinci Sınıf Girişimi gibi ulusal mükemmellik programları, bu ölçütleri kabul şartları olarak kurumsallaştırdı. 2010’lara gelindiğinde Çin dünyanın en büyük bilimsel yayın üreticisine dönüşmeyi başarmıştı. Ancak makale merkezli yayın sayısının ana kriter olarak kurumsallaşması, sayısal ölçütlerin peşinde koşmanın gerçek inovasyon arayışını aktif olarak engellemeye başladığı bir doygunluk noktasına yol açtı.
Metrik Kültürünün Sorunları
Peki Çin kâğıt üstünde çok başarılı görünen bu sistemden neden vazgeçti? Bunun çok sayıda sebebi var. Bu sebeplerin Türkiye’deki mevcut sistemde de ortaya çıktığı ya da çıkacağını öngörmek de zor değil. Tek tek bunlara bakalım.
Birincisi, ilk bakışta kişisel ilişkilerin önüne geçtiği için bu sistemin suistimale daha kapalı olduğu düşünülebilir. Ama durum hiç öyle değildi. 150.000 doları bulan ödüller, terfiler, ikramiyeler insanların sistemi manipüle edecek sistematik yollar aramasına yol açtı. Makale fabrikaları olarak bilinen çok sayıda anlamsız ya da uydurma sonuçlu makaleler üreten gruplar ortaya çıktı. Bu gruplar sistematik bir şekilde hakem değerlendirmelerini manipüle etmenin yollarını da buldular.
Web of Science verileri, Çin’in yayın hacmi ile makale geri çekme oranı arasında çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor. 2020 yılına gelindiğinde, Çin, dünya çapında geri çekilen tüm makalelerin %24’ünü oluşturuyordu. Bu tüm ülkeler arasında en yüksek orandı (mesela ikinci sırada ABD %6, sonraki İran %4’tü). Nitelik önüne niceliği koymak böyle bir ulusal soruna yol açmıştı.
İkinci önemli sorun uluslararası yayıncılık modelinin maliyetiydi. Küresel yayın sektörü Açık Erişim modeline doğru kayarken, maliyet yükü abonelerden Makale İşleme Ücretleri şeklinde yazarlara kaydırıldı. Yılda 300.000’den fazla açık erişim makalesi üreten bir ülke için bu geçiş, ulusal araştırma fonlarında önemli harcamalara yol açtı. Kabaca Nature, Science gibi dergiler için bu makale başına 5.000 dolar gibi bir maliyet çıkarıyor. Ortalama bir dergi 2.500 dolar ücret alıyor.
Örneğin 2024 yılında Çinli yazarlar Makale İşleme Ücreti olarak o yıl 909 milyon dolar para harcadı. Bu önceki yıla göre %20 artış gösterdi. Çin Bilimler Akademisi (ÇBA) Ulusal Bilim Kütüphanesi’nin yaptığı analiz, bu harcamaların %79’unun büyük ölçekli uluslararası ticari yayıncılara gittiğini gösterdi. Seçkin uluslararası dergilerde yayınlama maliyeti ile yerli alternatifler arasındaki fark ciddi bir maddi yük haline geldi. Çin bilimsel araştırmalara ayırdığı fonların önemli bir kısmını Batılı yayıncıları fonlamak için kullanıyordu. Türkiye elbette Çin kadar büyük harcamalar yapmıyor ama gittikçe bizim akademisyenlerin de yüklü miktarlarda Makale İşleme Ücretleri ödendiğine şahit oluyoruz. Yayıncılar geç yayın politikaları ile akademisyenleri buna zorluyor. Terfi baskısı da buna katkı sağlıyor.
Mart 2026’da ÇBA, 30’dan fazla yüksek maliyetli uluslararası derginin yayın ücretlerini karşılamak için merkezi hükümetin tahsisatlarının kullanımını durdurdu. Artık bu konularda harcama yaparken daha dikkatli olunacak.
Üçüncü gerekçe sembolik öneme sahipti. COVID-19 salgınının patlak vermesi, 2020 reformu için son tetikleyici oldu. Krizin ilk aşamalarında, Çinli bilim insanları tarafından yeni koronavirüs üzerine yürütülen temel araştırmaların önemli bir kısmı, The Lancet ve New England Journal of Medicine gibi yüksek etki faktörlü İngilizce dergilerde yayınlandı. Bu durum, Wuhan’da ön saflarda görev yapan tıp uzmanlarının, ücretli erişim engelleri veya dil bariyerleri nedeniyle bu kritik bilgilere genellikle erişememesi nedeniyle yurt içinde büyük tepki yarattı. Kamuoyunda, araştırmacıların Çin halkının acil güvenliği ve ihtiyaçları yerine kişisel kariyer göstergelerini (SCI makaleleri) öncelikli gördüğü algısı oluştu. Haksız diyebilir miyiz? Ben diyemiyorum. Bu olay bilimsel yayın politikalarının yerel ihtiyaçları da gözetmesi gerektiğini gösteriyordu. Bu noktada önemli bir karar verildi. Kritik ulusal bulguların anında ve şeffaf bir şekilde yaygınlaştırılabileceği yüksek kaliteli yerli dergilerin desteklenmesi ve yaygınlaştırılması gerekiyordu. Bu konuda ulusal eylem planı başlattılar. Bu konuya döneceğim.
Metrik Sisteminin Yapısal Sorunları
Çin’in esas fark ettiği şey WoS merkezli değerlendirme sisteminin yapısal olarak sorunlu olduğuydu. Akademisyenler özünde yayınladıkları makalelerin içeriği ile değil, kaç tane indeksli makale yazdıklarına göre değerlendiriliyordu (tıpkı şu anda Türkiye’deki kurumların genellikle yaptığı gibi). Bu, beklendiği gibi, yayınlanan makale sayısında patlama yaptı. Fakat içerik önemli olmadığı için bu patlama makalelerin çoğu zaman içeriğine yansımadı. Yani, çıktılar çoğu zaman gerçekten bilgiye katkı sunan, özgün ve güvenilir araştırmalara karşılık gelmedi. Tam tersine, sistem akademisyenleri çoğu zaman “iyi araştırma” yapmaktan çok “daha çok yayın” üretmeye teşvik etti. Bunun sonucu olarak, aynı araştırmanın mümkün olduğunca küçük parçalara bölünerek yayımlanması, yalnızca endeksli olduğu için düşük nitelikli dergilerin stratejik biçimde tercih edilmesi, hatta makale fabrikaları, sahte hakemlik süreçleri ve kitlesel geri çekme skandalları gibi ciddi problemler ortaya çıktı. Üstelik sorunun büyük çaplı olması bunun birkaç kötü niyetli akademisyen meselesi olmadığını gösteriyordu. Yayın sayısını, dergi endeksini ve atıf göstergelerini akademik değerin merkezine koyan sistemin bizzat davranışları bozduğu gözüküyordu. Buradan çıkan ders açıktı, WoS sistemi yayın miktarını maksimize etmekte başarılı oldu, fakat aynı başarıyı bilimsel derinlik, güvenilirlik ve hakiki entelektüel katkı üretmekte gösteremedi. Çünkü bunları ödüllendirmediği gibi, riskli oldukları için çoğu zaman cezalandırıyordu. Bu noktayı açayım.
WoS merkezli değerlendirme, araştırmacıları çoğu zaman güvenli, küçük adımlarla ilerleyen, kısa sürede makaleye dönüştürülebilecek çalışmalara yöneltti. Büyük ekiplerin öngörülebilir çıktılar üretmesi, İngilizce uluslararası dergilerde yayın yapması ve mevcut akademik modaları takip etmesi ödüllendirildi. Buna karşılık riskli, özgün, başarısız olma ihtimali taşıyan ama başarılı olduğunda paradigma değiştirebilecek araştırmalar; uzun vadeli temel bilim çalışmaları; Çin’in kendi teknolojik, toplumsal ve entelektüel ihtiyaçlarından doğan yerli inovasyon arayışları geri planda kaldı. Bu nedenle Çin’in son reformların temel amacı yayın sayısından kaliteye, şekilsel uluslararası görünürlükten gerçek yeniliğe ve toplumsal katkıya doğru bir geçiş sağlamaktı. Çünkü WoS merkezli değerlendirme Çin’in ulusal stratejik hedefleri ile uyuşmuyordu.
Bu sonuç şaşırtıcı mı? Değil. Bibliyometrik başarı bilimsel yaratıcılıkla aynı şey değildir. Bir ülke çok makale üreterek istatistiklerde yükselebilir. Ama bu, onun gerçekten yeni fikirler, yeni teoriler, yeni teknolojiler ve yeni bilimsel ufuklar ürettiği anlamına gelmez. Ancak bilimin ve akademinin amacı Türkiye’de yaygın olarak yükselen söylemin aksine, birincisi değil, ikincisidir.
Üçüncü sorun, WoS ve Scopus gibi veritabanlarının yapısal taraflılıklarıyla ilgilidir. Bu sistemler büyük ölçüde İngilizce yayın yapan, Batı merkezli ve uluslararası dolaşımı yüksek dergileri görünür kılar. Buna karşılık alanım felsefeyi içeren beşerî bilimleri, sosyal bilimleri, yerel dildeki akademik üretimi ve doğrudan politika ya da toplum sorunlarına yönelik araştırmaları yeterince temsil etmez.
Çin açısından bu durum bir paradoks doğurdu. Akademisyenler kariyerlerinde ilerlemek için yurt dışındaki İngilizce dergilere yönelirken, Çin’in kendi akademik dergileri ve yerel bilgi üretim kanalları zayıf kaldı. Böylece ülke yayın sayısında küresel olarak yükselirken, kendi bilimsel ekosisteminin iç kalitesi ve yerli entelektüel altyapısı aynı hızda güçlenmedi. Hatta zayıfladı. En çok akademik yayın yapan ülkede önemli bilimsel dergiler olmaması garipti.
Bu yüzden yeni reformların Çin dergilerinde yayın yapmayı teşvik etmesi ve bazı alanlarda akademik çıktının bir bölümünün yerel dergilerde yayımlanmasını istemesi bu yüzden anlamlıdır. Buradaki amaç dışa kapanmak değil, akademik değeri yalnızca Batı merkezli indekslerin onayına bırakmamaktır.
Buradan çıkan ders açık. Bir ülke gerçekten güçlü bir bilim sistemi kurmak istiyorsa, yalnızca küresel veritabanlarında görünür olmaya değil, kendi dilinde, kendi kurumlarında ve kendi öncelikleri etrafında nitelikli bilgi üretmeye de yatırım yapmalıdır.
Ülkemize gelelim. Bu konuda daha geniş yazacağım. Ama bizim yerli ve milli bir bilimsel yayın politikasına ihtiyacımız var. Bu da çok güçlü yerel akademik dergileri gerektiriyor. Ancak siz yurt dışındaki WoS dergilerinde yayın yapmayı ödüllendirirseniz, ülkemizde nasıl güçlü akademik dergiler çıkabilir. Türkiye yapısı ve akademik çalışmaları itibarıyla Osmanlı araştırmaları, İslam İlahiyatı, Türkoloji, Kürdoloji gibi çok sayıda alanda en iyi akademik dergilere ev sahipliği yapmalı (evet, bunların sosyal-beseri bilimler alanı olması tesadüf değil). Bu dergileri engelleyen şu andaki politikaları geçtim, bu tarz dergileri oluşturacak politikalara ihtiyacımız var. Çin’in bu konudaki vizyonuna döneceğim.
Meselenin bir de jeopolitik ve stratejik katmanı da var. Çin akademik egemenlik talep ediyor. WoS ve Scopus gibi sistemlerin mülkiyeti ve yönetimi Clarivate gibi Batı merkezli kurumların elinde. Dolayısıyla “neyin kaliteli bilim” olduğuna dair standartlar da kaçınılmaz olarak bu kurumların süzgecinden ve kültürel önceliklerinden geçiyor. Bu sisteme duyulan aşırı bağımlılık, bir ülkenin tüm entelektüel sermayesini ve araştırma gündemini dışarıdan belirlenen parametrelere teslim etmesi, yani bir nevi “epistemik bağımlılık” içine girmesi anlamına geliyor. Bu fen bilimleri için çok önemli bir konu olmayabilir. Ama beşerî bilimler için çok hassas bir mesele.
Dolayısı ile Çin’in bu metriklerden uzaklaşma hamlesi, sadece bir ölçme-değerlendirme değişikliği değil. Kendi ulusal araştırma önceliklerini özgürce tanımlama ve değerlendirme standartlarını bizzat belirleme arzusudur. Bu yöneliş, Çin’in son yıllarda her alanda sergilediği teknolojik ve kurumsal özerklik stratejisiyle tam bir uyum içinde. Bilimsel değerlendirme kriterlerini küresel tekellerin elinden alıp yerelleştirmek, bir ülke için sadece akademik bir tercih değil, aynı zamanda stratejik bir bağımsızlık ilanıdır. Peki benzer bir özerklik stratejisi izleyen devletimizin de böyle bir stratejiye ihtiyacı yok mudur?
Peki Çin metrik merkezli modelden nasıl bir modele geçti? Şimdi bu soruya bakalım.
Yeni değerlendirme kriterleri nasıl ortaya çıktı?
SCI kültünden uzaklaşma süreci, salt ideolojik bir dönüşüm değildi. Çin bu konuda yıllara yayılan detaylı bir çalışma yaptı. 2013 ile 2020 yılları arasında ülkede kullanılan farklı değerlendirme kriterleri toplandı ve kataloglandı.
2019 yılında 1.140 araştırmacı ile büyük ölçekli bir anket çalışması yürütüldü. Veriler, nicel ölçütlerden uzaklaşmaya yönelik adımın ezici bir çoğunluk tarafından desteklendiğini göstermiştir. Ankete katılanların yaklaşık %81’i reform hedeflerine katılırken, %72’si reformların değerlendirme sistemindeki en önemli ve köklü sorunları ele aldığına inanıyordu.
Verilerle desteklenen en başarılı deneylerden biri, Çin Ulusal Doğa Bilimleri Vakfı’nın “Sorumluluk, Güvenilirlik ve Katkı” (SGK) akran değerlendirme mekanizması pilot çalışmasıydı. Bu üç yıllık pilot uygulama, bibliyometriklerin “algılanan objektifliğini” standartlaştırılmış, profesyonelleştirilmiş bir akran değerlendirme sistemiyle değiştirmeyi amaçladı.
SGK mekanizması, değerlendirme uzmanlarının davranışlarını takip ederek hesap verebilirliği sağlamak için bir kredi kaydı oluşturdu. Pilot uygulamanın sonuçları olumluydu. Ankete katılanların %75’inden fazlası, uzmanların daha ciddi ve zamanında değerlendirmeler yaptığını düşünürken, %80’inden fazlası, sunulan nitel yorumların, basit puan veya metrik tabanlı geri bildirimlere kıyasla araştırma kalitesini artırmada çok daha yararlı olduğuna inanıyordu. Bu, şu anda yeni değerlendirme paradigmasını tanımlayan “Temsili Çalışma Sistemi” (TÇS) için metodolojik bir şablon oluşturdu. Yeni sistem sadece Wos’taki makale sayısına dayanmıyor. Dört tane stratejik hedefi ön plana almayı hedefliyor. Bunlar hakikat/inovasyon, ulusal fayda, konun stratejik önemi ve toplumsal etki. WoS’ta yayınlanan bir makale bunlara katkı sağlamıyorsa çok da önemli görülmüyor. Sayı tamamen ikinci planda. Peki bu sistem nasıl işliyor?
Temsili Çalışma Sistemi
Bireysel araştırmacılar açısından en önemli değişiklik, “Temsili Çalışma Sistemi”nin zorunlu olarak uygulanmaya başlanmasıdır. Bu sistem, “Sadece Makale” odaklı yaklaşımın yerini, yenilikçilik, bilimsel değer ve toplumsal sonuçlara odaklanan bir yaklaşıma bırakmaktadır.
Yeni politika kapsamında, araştırmacılar artık toplam yayın sayıları veya portföylerinin kümülatif etki faktörü üzerinden değerlendirilmeyecektir. Bunun sonucunda hacim sınırlanıyor. Panel değerlendirmeleri artık sınırlı sayıda “temsili çalışma”ya odaklanmaktadır. Diğer bir deyişle, akademisyenler tüm çalışmalarını gönderme yerine en önemli ve inovatif çalışmalarını paylaşmaktadır. Bu da total sayıyı önemsizleştirmektedir.
Değerlendirmeyi yapan paneldeki uzmanlar tüm çalışmaların toplam değerlendirmesini değil inovasyon potansiyelini ve toplumsal katkıyı öngörmeye çalışmaktadırlar. Bir akademisyen 100 WoS makalesi yayınlamış olabilir ama bunlar hepsi benzer çalışmalarsa, inovasyon yoksa bu çalışmalar olumsuz değerlendirilebilir.
Yeni politikada yerli bilimsel dergileri güçlendirme hedefi var. Dolayısıyla bu temsili çalışmalardan en az üçte biri yüksek kaliteli yerli dergilerden olmalıdır. Buradaki hamlenin inceliğine dikkat edin. Türkiye’de de benzer zorunluluklar olabiliyor. Ama Türkiye toplam rakama baktığı için ve yerli dergilere daha az puan verdiği için akademisyenler en kötü makalelerini yerli dergilerde yayınlamaktadırlar. Bu da yerli dergilerin güçlü uluslararası dergilerle yarışmasını imkansızlaştırmaktadır. Kendi dergilerimizi kendimiz baltalıyoruz yani. Çin’in yeni TÇS sisteminde en iyi temsili makalelerinizi değerlendirmeye veriyorsunuz. Dolayısıyla Çinli araştırmacılar kaliteli ve inovatif çalışmalarının bir kısmını Çin’de yayınlamak zorundalar.
Sistem elbette alana göre şartlar da koyuyor. Uygulamalı araştırmalar endüstri tarafından benimsenme, yeni malzemeler veya ürün prototipleri temelinde değerlendirilirken, temel araştırmalar kaliteyi korumak amacıyla uluslararası “küçük akran” katılımını teşvik eden bir “küçük akran” inceleme mekanizması aracılığıyla değerlendirilir.
Makale dışında, uygulamalı çalışanların prototipler üretmesi şart. Diğer taraftan, sosyal bilimcilerin topluma katkı sağlayacak raporlar yazması beklenirken, beşerî bilimcilerin daha kalıcı etki bırakan kitaplar yazması bekleniyor. Makale artık kriterlerden sadece bir kriter.
Yerli ve Nitelikli Dergi Ekosistemi Kurma Stratejisi
Çin’in WoS merkezli değerlendirme sisteminden uzaklaşması, uluslararası dergilerden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aksine Çin, bu dönüşümü kendi akademik yayıncılık altyapısını güçlendirme hamlesiyle birlikte yürütüyor. Bu stratejinin merkezinde 2019 sonunda başlatılan Çin Bilim ve Teknoloji Dergisi Mükemmellik Eylem Planıyer alıyor. Bu plan; Çin Bilim ve Teknoloji Derneği, Maliye Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı, Ulusal Basın ve Yayın İdaresi ve Çin Bilimler Akademisi gibi birçok kurumun ortak desteğiyle yürütülen kapsamlı bir dergi geliştirme programı. Amaç, Çin’de dünya çapında etkili, editoryal kapasitesi güçlü, dijital yayıncılığa uyumlu ve uluslararası görünürlüğü yüksek bir akademik dergi ekosistemi kurmak.
Bu program yalnızca çok sayıda dergiye destek vermekle kalmıyor. Dergileri farklı gelişim basamaklarına ayırarak seçici bir teşvik sistemi kuruyor. En üst düzeyde öncü dergiler destekleniyor ve bunlardan küresel sıralamalarda üst basamaklara çıkmaları bekleniyor. Bunun yanında kilit dergiler, gelişmekte olan dergiler ve stratejik ya da disiplinlerarası alanlarda kurulacak yüksek potansiyelli yeni dergiler de destek kapsamına alınıyor. Seçim sürecinde yalnızca nicel göstergelere değil, derginin yayın ekibinin niteliğine, gelişim planının gerçekçiliğine, dijital yayıncılık kapasitesine ve uluslararası birinci sınıf dergilerle rekabet edebilme potansiyeline de bakılıyor. Yani Çin, WoS’un mekanik puanlama mantığını eleştirirken onun yerine tamamen keyfî bir sistem koymuyor. Ölçülebilir hedeflerle uzman değerlendirmesini birleştiren daha stratejik bir model kurmaya çalışıyor.
Programın ikinci aşamasında, yani 2024–2028 döneminde, vurgu tek tek dergileri desteklemekten daha bütüncül bir yayıncılık ekosistemi kurmaya kaymış durumda. Çin yayıncılığının uzun süre parçalı bir yapıya sahip olması (dergilerin çoğu zaman küçük üniversite birimleri veya dar akademik çevreler tarafından yürütülmesi) ciddi bir kapasite sorunu yaratıyordu. Bu yüzden yeni aşamada kümelenmiş yayıncılık modeli öne çıkarılıyor. Dergilerin daha büyük, profesyonel, ortak editoryal ve dijital altyapılara sahip yayın grupları altında toplanması hedefleniyor. Böylece Çin, Elsevier veya Wiley gibi Batılı büyük yayıncıların sahip olduğu ölçek ekonomisine ve operasyonel verimliliğe benzer bir yapı kurmayı amaçlıyor.
Bu stratejinin bir diğer ayağı da dijital yayın altyapısıdır. SciOpen, Tsinghua University Press’in uluslararası ortaklıkları, Open Journals China ve ChinaXiv gibi platformlar, Çin’in sadece dergi çıkarmakla yetinmeyip kendi yayın, erişim ve dolaşım kanallarını da kurmaya çalıştığını gösteriyor. Buradaki hedef, bir yandan Çinli araştırmacıların güvendiği güçlü yerel merkezler oluşturmak, diğer yandan bu üretimi küresel görünürlüğe taşıyacak uluslararası platformlar inşa etmek. Bu nedenle Çin’in modeli yerelleşme ile uluslararasılaşma arasında basit bir tercih yapmıyor. İkisini birlikte kurmaya çalışıyor. WoS bağımlılığını azaltırken kendi akademik yayın altyapısını güçlendirmesi, Türkiye açısından da önemli bir ders sunuyor. Eğer bir ülke dış ölçütlerin tahakkümünden kurtulmak istiyorsa, bunun alternatifi ölçütsüzlük değil; nitelikli yerli dergiler, güçlü editoryal süreçler, dijital yayın altyapısı ve uluslararası güven uyandıran kurumsal yapılardır. Ülkemizde Dergipark bu yolda büyük bir adım. Ama devamı gelmeli.
Beşerî ve Sosyal Bilimlerde Strateji-Epistemik Egemenlik Arayışı
Çin’in WoS ve benzeri dış merkezli ölçütlerden uzaklaşma hamlesi doğa bilimlerinde daha çok inovasyon, teknoloji ve temel bilim kapasitesiyle ilişkilendirilirken, beşerî ve sosyal bilimlerde mesele çok daha farklı bir çerçeveye oturuyor. Burada anahtar kavramlar “kültürel özgüven”, “Çin’e özgü sosyal bilimler” ve daha derinde “epistemik egemenlik”tir. Yani Çin, yalnızca daha çok makale yayımlayan bir ülke olmak istemiyor; kendi toplumunu, tarihini, modernleşme tecrübesini ve siyasal-toplumsal modelini kendi kavramlarıyla açıklayabilen bir bilgi düzeni kurmak istiyor. Bu açıdan reformun hedefi, Çinli sosyal bilimcilerin Batılı teorik çerçevelere, Batı merkezli dergi gündemlerine ve WoS gibi dış onay mekanizmalarına bağımlı kalmadan kendi akademik paradigmalarını geliştirebilmesidir.
Bu stratejinin arkasındaki temel gerekçe, sosyal bilimler ve beşerî bilimlerde küresel bilgi asimetrisi olarak görülen yapıdır. Çinli araştırmacılar uzun süre kariyer teşvikleri sebebiyle WoS dergilerinde yayın yapmaya yönlendirildi. Fakat bu dergilerde kabul almak çoğu zaman Batılı akademik zevklere, teorik yaklaşımlara, metodolojik beklentilere ve konu önceliklerine uyum sağlamayı gerektiriyordu. Bunun sonucu olarak Çin’de üretilen sosyal bilim, kendi yerel sorunlarından, tarihsel tecrübesinden ve toplumsal ihtiyaçlarından kısmen uzaklaşma riskiyle karşı karşıya kaldı. Reformların amacı bu bağımlılığı azaltmak ve “Çin özellikleri taşıyan felsefe ve sosyal bilimler sistemi” kurmaktır. Buradaki düşünceyi anlamak önemli. Sosyal bilimler ve beşerî bilimler, doğa bilimlerine kıyasla çok daha fazla tarihsel, kültürel ve toplumsal bağlama gömülüdür. Bu yüzden bu alanlarda yalnızca evrensel akademik dolaşıma girmek yetmez; ülkenin kendi tecrübesini kavramsallaştıracak, kendi toplumuna cevap verecek ve dünyaya kendi hikâyesini anlatacak bir entelektüel kapasite de gerekir.
Bu yeni yönelimi kurumsallaştırmak için Çin Sosyal Bilimler Akademisi tarafından ÇEY adlı çok boyutlu bir değerlendirme sistemi geliştirildi. ÇEY sistemi, geleneksel etki faktörü veya salt atıf sayısı gibi ölçütlerin ötesine geçmeyi amaçlıyor. Kısaltmanın da ima ettiği gibi, bu üç tane temele dayanıyor. Çekicilik yani derginin nitelikli yazıları ve okuyucu ilgisini çekme kapasitesi. Etki yani yayımlanan çalışmaların hem akademik toplulukta hem de kamusal alanda yarattığı etki. Yönetim yani derginin editoryal yapısı, kurumsal profesyonelliği ve etik süreçleri. Bu modelin ilginç tarafı, yalnızca makalenin kaç atıf aldığına değil, derginin nasıl yönetildiğine, editoryal süreçlerin ne kadar güvenilir olduğuna ve akademik dürüstlüğü koruyacak mekanizmaların bulunup bulunmadığına da bakmasıdır. Çin, yerli dergileri sadece daha çok yayın yapan platformlara dönüştürmek istemiyor. Onları profesyonel, güvenilir, etkili ve ulusal bilgi üretiminin taşıyıcısı olan kurumlar haline getirmeye çalışıyor.
Bu strateji bir içe kapanma projesi değildir. Çin’in yaklaşımı daha çok “iki ayak üzerinde yürüme” stratejisi olarak tanıtılıyor. Bir ayak yerel ihtiyaçlara, Çin tecrübesine ve yerli akademik dergilere basarken; diğer ayak uluslararası akademik dolaşıma, küresel görünürlüğe ve Çin perspektifinin dünyaya taşınmasına yöneliyor. Bu nedenle araştırmacılardan çalışmalarının belirli bir kısmını yüksek nitelikli yerli dergilerde yayımlamaları isteniyor. Amaç, Çin sosyal bilimlerinin en önemli ürünlerinin sadece yabancı dergilerde ve yabancı okuyucular için üretilmesini engellemek. Bu bilgiyi aynı zamanda yerli akademik topluluğa, karar alıcılara ve kamuoyuna erişilebilir kılmayı da mümkün kılıyor. Buradan Türkiye için çıkarılacak ders açık. Beşerî ve sosyal bilimlerde güçlü olmak, sadece WoS’da daha fazla yayın yapmakla mümkün değildir. Bir ülkenin kendi dilinde, kendi meseleleri hakkında, kendi kavramsal araçlarını geliştirerek düşünme kapasitesi yoksa, uluslararası görünürlüğü artsa bile entelektüel bağımsızlığı zayıf kalır.
Türkiye’de sosyal bilimler fen bilimlerinin, beşeri bilimler sosyal bilimlerin gölgesi altında değerlendiriliyor. Bu ekosistem beşeri bilimleri çok ciddi şekilde zayıflatıyor. Bu başlı başına bir yazı konusu (bir kısmına daha önceki bir yazımda değinmiştim: https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/universite-ve-medeniyetin-yavas-olumu-200337/).
Türkiye açısından asıl mesele, WoS veya Scopus’u tamamen reddetmek değil, onları akademik değerin tek hakemi olmaktan çıkarmaktır. Uluslararası yayın elbette teşvik edilmelidir. Fakat Türkiye’nin bilim politikası yalnızca yabancı veritabanlarının onayına göre şekillenirse, ülke kendi entelektüel önceliklerini, yerli dergilerini, Türkçe akademik üretimini ve özellikle beşerî-sosyal bilimlerdeki özgün katkı kapasitesini zayıflatır. Çin’in deneyimi bize çok sayıda ders taşıyor. Bir ülke, akademik değerlendirme sistemini sadece “kaç yayın, hangi indeks, kaç atıf?” soruları üzerine kurarsa, sonunda çok makale üreten ama kendi meseleleri üzerine derinlikli düşünmekte zorlanan bir akademiyle karşılaşabilir. Nitekim ölçülmesi gereken sayılar değil, çalışmaların kalitesidir. Bir akademik çalışmanın değerini belirleyen şey o çalışmanın yayınlandığı ortam değil, çalışmanın içeriğidir. Aslında Fransa, Hollanda, Norveç, Finlandiya, Avrupa Komisyonu gibi Batı’da çok sayıda ülke ya da kurum bu hakikate işaret edip politikalarını bu doğrultuda güncellemeye çalışıyor. Bu konuda özellike DORA çerçevesi çok kıymetli. DORA, Araştırma Değerlendirmesine İlişkin San Francisco Bildirgesi’dir. Bu girişim, araştırma ve araştırmacıların değerlendirilme biçimlerini iyileştirmek amacıyla, özellikle de Dergi Etki Faktörü gibi dergi temelli ölçütlere aşırı bağımlılığa karşı çıkarak, 2012 yılında bir dizi öneri olarak ortaya çıkmıştır. En temel mesajı bireysel makaleleri, araştırmacıları veya işe alım, terfi ve fon sağlama kararlarını değerlendirmek için dergi düzeyindeki ölçütleri kullanmayındır! DORA’nın akademinin geleceği olduğunu düşünüyorum.
Elbette Türkiye’nin ihtiyacı, metrikleri tamamen terk etmek değil; onları uzman değerlendirmesi, temsili eser sistemi, yerli nitelikli dergilerin güçlendirilmesi, kitap ve rapor gibi alan-özgü çıktıları tanıyan çoğulcu bir sistemle dengelemektir. Aksi halde Çin’in geride bırakmaya çalıştığı akademik modele biz geç kalmış bir hevesle sarılmış oluruz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.