Elini verip, kolunu kaptırma: Avustralya’dan Türkiye’ye Çin dersleri

Avustralya’nın Çin’le olan ilişkileri diğer orta büyüklükteki ülkelere de ders niteliğinde aslında. On milyar dolarlarla ölçülen ticari ilişkiler, koz gibi kullanılan yüzbinlerce turist ve öğrenci, siyasi partilere, think tanklere bağışlar, medya satın almalar... Avustralya tüm bunların Çin’in elinde ulusal egemenlik ve demokrasi için tehdit olabileceğine sonradan uyandı.

Dünya sonunda Uygur Türkleri’nin maruz kaldığı sistematik baskıya Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın koyduğu ismi kabul etmeye başladı. 2009’da –henüz başbakanken- Sincan’da yaşananlarla ilgili “Daha önce vahşet demiştim, sözümün arkasındayım. Adeta soykırım” diye konuşmuştu.

ABD, Kanada ve Hollanda geçen hafta başında Sincan’da Uygur ve diğer Türk Müslüman azınlıklara yapılanları ‘soykırım’ olarak tanıdı ve sorumlu bazı kişi ve kurumlara yaptırım kararı aldı.

Birleşmiş Milletler tahminlerine göre Çin’in Sincan bölgesinde, yaklaşık bir milyon Uygur Türkü, toplama kamplarında tutuluyor. Önceleri varlığını reddeden Çinli yetkililer, sonrasında o kampların, İslamcı aşırılığı önlemeyi amaçlayan meslek ve eğitim kampları olduklarını ifade etmeye başladı. Çin’in Sincan’da uygulamakla itham edildiği suçlardan bazıları keyfi gözaltılar, kaybolmalar, kadınların zorla kısırlaştırılması ve kürtaj…

Çin’in kendi verilerine göre 2015 ile 2018 arasında ülke çapında doğum oranı yüzde 9.69 düştü. Aynı dönemde Uygurların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu Hotan ve Kaşgar bölgelerinde doğum oranı yüzde 60 düştü.

Çin’den kaçabilenlerin anlattığı hikayeler birbirine benziyor. Önce yönetimin hedef aldığı kişiden pasaportu talep ediliyor. Bunun ne anlama geldiğini bilenler hemen ülkeden kaçma planı yapıyorlar.

Çocukları –şayet varsa- aile büyüklerime veya akrabalarına bırakıyorlar. Ancak kaçanların yakınları da artık hedefte… Geride çocuklar kaldıysa yetimhaneye, anne, baba ve akrabalar da toplama kamplarına gönderiliyor.

Yıllardır çocuklarından haber alamayan anne ve babalar Avustralya, Kanada, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ve Türkiye’de seslerini duyurmaya çalışıyor. Uzmanlar Yahudi Soykırımı’ndan beri bu ölçekte sistematik etnik ve dini temizlik yapılmadığını söylüyorlar.

Kamplarda kalanların zorla çalıştırıldığına yönelik bazı deliller de var. Geçen yıl yayınlanan bir raporda, kampta kalan 570 bin Uygur Türkü’ne zorla elleriyle pamuk toplattırıldığı belirtiliyordu. Sincan’dan gelen pamuk birçok şirket tarafından boykot edilirken, bir yandan da boykot çağrısı yapılıyor. Geçen yıl ABD Sincan’daki toplama kamplarında üretilen ürünlerin satışını önlemek için çeşitli tedbirler almıştı.

Avustralya ve Çin adeta düşman

Avustralya’nın Çin’le ilişkileri son derece karmaşık.

Canberra; ABD, AB, Kanada ve 2009’daki Başbakan Erdoğan’ın aksine, Sincan’da olanlara soykırım demiyor. Başkalarının aldığı yaptırım kararlarını destekleyip itinayla soykırım kelimesini kullanmadan Sincan’da Uygur ve Müslüman azınlıklara yönelik insan hakları ihlallerini kınamakla yetindi. Zaten daha önce pandemi, casusluk faaliyetleri ve Hong Kong protestolarına yönelik şiddet kapsamında Pekin yönetiminin tepkisini çeken Avustralya, daha fazla suyu bulandırmak istemiyor.

Çin birçok ülke için olduğu gibi, Avustralya’nın da ön önemli ticari ortağı. Karşılıklı ticaret 120 milyar dolar civarında… “Win-win”e dayalı ticari ilişkiler, elini verirken kolunu kaptırmamaya dönüşmüş durumda. Avustralya’nın Çin’le olan ilişkileri diğer orta büyüklükteki ülkelere de ders niteliğinde aslında.

Başta karşılıklı ekonomik çıkarlar her şeyin önünde. On milyar dolarlarla ölçülen ticari ilişkiler, artan doğrudan yatırım, teknoloji işbirliği, yüzbinlerce turist ve öğrencinin gelmesi, diplomatik işbirliği ve iki ülke yetkililerinin birbirleriyle kurduğu yakın ilişkiler… Avustralya tüm bunların Çin’in elinde ulusal egemenlik ve demokrasi için tehdit olabileceğine sonradan uyandı. 

Çin o dönemde, yani 2017’den önce, bir yandan da Avustralya’nın daha bağımsız bir dış politika izlemesi gerektiği yönünde çağrıda bulunuyordu. Tabi hedef, Avustralya’yı ABD’den koparmaktı.

Dünyanın en büyük ekonomisiyle ekonomik ilişkiler, kesinlikle ülkenin çıkarına. Ancak Çin’in Asya-Pasifik bölgesinde artan ekonomik gücünü siyasi nüfuza dönüştürme şekli tüm ülkelerin ona karşı cephe almasına yol açıyor. Güney Çin Denizi’nde uluslararası anlaşmaları hiçe sayması ve Hong Kong’da demokrasi yanlılarının şiddetle bastırılması, bunun iki basit örneği…

Avustralya ilkine ABD ile savunma ilişkilerini geliştirerek cevap vermişti. İkincisine karşı da Çin’le suçluların iadesi anlaşmasını dondurdu. Yıllar içinde Çin’i Avustralya için büyük bir tehdit haline getiren gelişme ise, Pekin’in Avustralya içinde yapmaya çalıştıkları…

Çin Komünist Partisi için yüzbinlerce turist Avustralya turizmine karşı kullanabileceği koz oldu. Avustralya üniversitelerinde okuyan 200 bin Çinli öğrenci, bir yandan üniversitelerin finansal altyapısını değiştirirken, bir yandan da üniversitelerin politikaları üzerinde baskı unsuru olarak öne çıktı.  Gazetecilere ve siyasilere lüks geziler, siyasi partilere Komünist Parti’ye yakın iş insanları üzerinden milyon dolarlık bağışlar, Avustralya’daki Çince yayın yapan medyayı satın alıp diasporayı etkileme çabaları…

Ve nihayet 2017’de istihbarat kurumları alarm vermeye başladı. Aynı anda Çinli iş insanlarının Avustralyalı siyasilere yaptığı bağışlar ardı ardına ortaya çıkmaya başladı. Federal hükümetin 2017 Aralık ayında acilen geçirdiği bir yasa, Çin’in Avustralya üzerindeki siyasi ve sosyal etkisini sınırlamaya yönelikti.

Çin, yasayı eleştirip o döneme kadar üst düzey Çinli yöneticilerin sık sık yaptığı resmi gezileri dondurma kararı aldı. 2016’da Federal Senatör Sam Dastyari’nin Çin Komünist Parti’ne yakın olduğu söylenen bir bağışçıdan bin 670 dolarlık seyahat masraflarını karşılamasını istediği iddiası ortaya atıldı.

İşçi Partisi senatörü daha sonra partisinin Güney Çin Denizi politikasına muhalefet ederek öne çıktı. Büyüyen skandal sonrası Dastyari siyasetten emekli oldu. Bazı emekli siyasilerin kurduğu araştırma kurumları ve think-tank’lerin de Çin Komünist Partisi propagandası yapmaya çalıştığı iddia ediliyor.

Siyasi partilere milyonlarca dolar bağış yapan Çin’in bunu karşılıksız yapmadığı da herkesçe biliniyor. Geçen yıl eyalet vekili Shaoquett Moselmane’nin evi, Çin’den nüfuz karşılığı para aldığı suçlamasıyla arandı. Çin lideri Şi Cinping’i, pandemi sırasında gösterdiği üstün liderlikten dolayı öven Moselmane, daha önce de  Çin Komünist Partisi ile yakın olan kişilerle bağlantıları üzerinden eleştiriliyordu.

Son yıllarda birçok defa Çin’e giden Moselmane’nin masraflarının Pekin tarafından karşılandığı belirtiliyordu. Soruşturmalar sonunda kendisine yakın bazı danışmanlar suçlandı. Ancak belirli bir suçlama yapılmayan Moselmane, daha sonra eyalet meclisine geri döndü.

Öte yandan Çin’in artan siber saldırıları da büyük bir sorun. Avustralya’nın suçlamalarına karşı Çin, siber saldırıların kaynağının ispatlanmasının güç olduğunu ve delil olmadan suçlamanın sorumsuzluk olduğunu açıkladı. Geçen hafta Facebook, platformu kullanan Çinli hackerların Uygur Türkü olan aktivist, muhalif ve gazetecilerin elektronik cihazlarına ‘malware’ adı verilen virüs yükleyip takip etmeye çalıştıklarını ve bu yüzden de platformdan yasaklandıklarını açıkladı. Hedefteki Uygurlar’ın Avustralya, Kanada dışında Türkiye’de yaşadıkları belirtildi.

Aslında Avustralya, Çin’le son derece sıkı ekonomik ilişkilerini Pekin’in siyasi ve diplomatik tutumuna mutlak muhalefetle dengelemeye çalışıyor. Geçen yıl, pandeminin başında, Avustralya’nın pandeminin kaynağı ile ilgili bağımsız bir soruşturma çağrısı Çin’in büyük tepkisine rağmen BM’de 130’dan fazla ülkeden destek bulmuştu. Öte yandan Çin, diplomatik tavrını beğenmediği ülkelere yönelik ekonomik gücünü kullanmaktan da çekinmiyor. Avustralyalı şarap ve et üreticilerine sorun.

Adeta hassasiyet…

2009’da Recep Tayyip Erdoğan, ‘soykırım’ kelimesini bilerek kullandığını ve Dışişleri Bakanlığı’nın da kendi bilgisi dışında bir şey kullanamayacağını söylemişti. 

”Kullandığım ifadeyi bilerek kullanıyorum, inanarak kullanıyorum. Dışişleri’ndeki arkadaşlar benim ifademin dışında bir ifadeyi kullanamaz. Ve kullanmamışlardır da. Şu anda Çin’deki bu olay adeta bir soykırımdır. Bunu daha farklı bir şekilde yorumlamanın bir anlamı yok.”

2019’da BM’de 22 ülke Sincan’da Uygur ve diğer Müslüman azınlıkların toplu kamplarda gözaltına alınması politikasının sona erdirilmesini talep eden mektubu imzalayıp BM İnsan Hakları Komiseri’ne ve BM İnsan Hakları Konseyi’ne gönderdi. Bu mektubu Avustralya, Avusturya, Belçika, Kanada, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, İzlanda, İrlanda, Japonya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Yeni Zelanda, Norveç, İspanya, İsveç, İsviçre ve Britanya imzaladı. Bu mektuba Türkiye’nin destek vermemesi başlı başına bir değişimin simgesi.

Buna karşı Çin de, Sincan’daki politikalarını savunan bir mektup yazıp imzaya açtı. Bu mektubu imzalayan 33 ülke arasında Cezayir, Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Katar, Nijerya, Oman, Pakistan, Rusya, Suudi Arabistan, Somali, Güney Sudan, Sudan, Suriye, Türkmenistan, BAE de vardı. Katar sonra desteğini çekti ancak diğerlerinin tavrında bir değişiklik yok. 

“Zaten Müslüman Değillerdi”

Çin, Uygurların eskiden (10. yy) Budist olduklarını ve zorla Müslüman yapıldıklarını, bölgeye tarihte hiçbir zaman Doğu Türkistan denmediğini savunuyor. Yaptıklarını da İslamcı terörü bitirme çabası olarak sunuyor.

Geçen yıllar içinde Erdoğan ve AKP hükümetinin tavrında belirgin bir “yumuşama” yaşandı. En azından diğer Müslüman ülkelerden duyduğumuz, Çin’e mutlak destek yok. Mısır ve Suudi Arabistan’ın ise Çin’e Uygurları gönderdiği iddia ediliyor. Bu ay başında, Çin’in Doğu Türkistan’daki faaliyetlerinin Türkiye tarafından da ‘soykırım’ olarak tanınması için TBMM Başkanlığı’na İYİ Parti tarafından sunulan dilekçe AK Parti ve MHP’nin oylarıyla reddedildi. Belli ki bu hafta Türkiye’ye gelen Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’yi ziyaret öncesi üzmekten çekindik. Wang mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü. Yaklaşık bin Uygur Türkü, İstanbul’da “Diktatör Çin” “Uygur soykırımına son” ve “Kampları kapatın” diye bağırırken “Erdoğan’ın Bilgisi Dışında Bi’şey Kullanamayan Bakanlığı”nın bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; “Uygur Türkleri’ne yönelik hassasiyetimizi ve düşüncelerimizi ilettik” demekle yetindi. Twitter’da hassasiyet vurgusu, ekonomik işbirliği ve aşılardan sonra geldi. Tabii bir de kenarda bekleyen suçluların iadesi anlaşması var. İki ülke arasında imzalanan ancak bizim meclis tarafından henüz onaylanmayan bir anlaşma. Çin’in terörist olarak belirlediği kişilerin iade edilebilmesi gündemde. 

Pandemi döneminde COVID-19 stratejisini Çin sepetine indirgeyen Türkiye’nin Uygurlar konusunda ne kadar hassas olduğunu tahmin etmek güç değil. COVID-19 aşısı olmak için kolunu açanlar, kaptırma tehdidiyle karşı karşıya…

Önceki İçerikYaz gelecekken
Sonraki İçerikKürdistan 1919