Newyork Newyork

     

    Frank Sinatra şöyle diyordu umut dolu şarkısında: “bugün ayrılıyorum, onun bir parçası olmayı çok istiyorum, bu avare ayakkabılar yola çıkmayı çok istiyorlar, tam da onun kalbine, uyumayan şehirde uyanmak ve kendimi tam da o büyük kalabalığın kralı, listelerin bir numarası olarak bulmak istiyorum, yepyeni bir başlangıç yapacağım, eğer orada yapabilirsem her yerde yapacağım, artık küçük kent hüzünleri eriyip kayboluyor.”

     

    Oysa büyük şehirler nasıl da çarpar insanı, tepeyi görmek isterken tepetaklak olmayı da göze almalıdır insan yola çıkarken. İstanbul’a taşı toprağı altın diye gelinmesinin daha küresel ölçeklisi Newyork’ta yaşanıyor. 72 milletten insanın tıptan sanata, yazılımdan restorancılığa her dalda birbiriyle yarıştığı, tutunmaya kendini kanıtlamaya çalıştığı, fakat işler bir kere yolunda gitmeyince en yeteneklilerin bile acımasızca elendiği bir şehir. Defalarca uzun zamanlar geçirmeme rağmen şehrin ruhunu bütünüyle kavradığımı söyleyemem.

     

    Bir yandan kapitalizmin merkezi öte yandan bütün protestoların atan kalbi. Bu yönüyle birçok içe kapalı tutucu eyaletten çok daha fazla insan haklarıyla uyumlu ve ırkçılığın daha zor yer bulabildiği bir şehir.  

     

    “Occupy wall street” hareketinde kapitalizme karşı büyük bir karşı duruş sergilemişti gençler. Başka bir zaman bir milyon genç adam “promise keepers (vaadinde duranlar)” inisiyatifi kurarak caddelerde yürümüş, hz. İsa ile akitlerini tazelemişlerdi. Ana caddelerde özellikle de “public library” dolaylarında günde birkaç gösteriye mutlaka denk gelirsiniz. Irak işgal edilirken yüz binlerce insan bu şiddeti protesto etmişti. Benim de 2005’te BM binasının önünde feminist Code Pink örgütünün Iraklı kadınların başına gelenleri duyurmak ve haklarını savunmak için yaptıkları gösteriye katılmışlığım var. “Özgürlükler ülkesinde” kadınların sürüklenerek gözaltına alınışına şahit olmuştum ne yazık ki. Fakat NY devlet üniversitesinin Müslüman öğrenciler için açtığı son derece geniş ve estetik İslam Merkezi de bu şehirde. Öyle çok NY var ki. 

     

    Herkesin yabancı olması yüzünden hiç kimsenin kendini bütünüyle yabancı hissetmediği şehrin pulları korona salgınının tuttuğu aynayla biraz döküldü. Bu şehirde sanat eğitimi alan ve bir üniversitede öğretim asistanlığı yapan kızım Gülsüm  hergün ilginç şeyler anlatıyor. Gözlemlerine göre salgın yüzünden eşitsizlikler günyüzüne çıkmış durumda. Parası ve eve kapanma imkanı olan beyaz Amerikalıların kendilerini kolayca izole edebilmesine karşılık, siyahlar hispanikler ve göçmenler o kadar şanslı değil. Düşük gelirliler, evden yürütülmesi imkansız olan işlerde( restoran çalışanları, kuryeler, kargocular, temizlik görevlileri…) çalışıyorlar, ulaşımlarını metro ile sağladıklarından hastalığı kapma oranları yüksek ve hayatlarını kaybedenler de bu yüzden daha çok alt sınıftan insanlar. Önlem olarak metro sefer sayılarının azaltılması da yine onları vurmuş. Yolcu sayısının aynı olması sıkışıklığı artırmış, mesafe kurallarını işlevsiz hale getirmiş. Gülsüm yaşadığı yer olan Brooklyn’de marketlerde temel gıda maddelerinin bulunduğunu, sadece un yulaf ve çok tüketilen bazı konservelerin yok olduğunu söylüyor. Birçok markette alışılmış makul fiyatlı temizlik malzemesi rafları boş. Onların yerini çoğu kişinin rağbet etmediği pahalı markalar doldurmuş. Bir yandan da yağma korkusuyla büyük ünlü markalar mallarını depolara kaldırıp mağaza camlarını koruma altına almışlar.

     

    Şehirde büyük bir yıkım yaşanıyor ve dünyanın en çok can kaybı olan şehri  önlemlerin en sıkı uygulanması gereken yer, öte yandan izolasyonun gereğine inanmayan bir sürü insan. Paskalya bayramında kiliselere ulaşmak için büyük çaba sarfedenler azımsanmayacak sayıda. Brooklyn’de yüksek sesle okunan ezanın sesini bize de dinlettiğinde duygulandık doğrusu. O sırada market kuyruğunda olan Gülsüm hiç kimsenin tedirgin olmadığını, Allahuekber denilince bir korku yaşamadıklarını söylüyor. “Daha önce de ezan sesi bazen hafiften gelirdi siyahların açtığı mescitlerden. Başka milletler cesaret edemez fakat siyahlar azınlık ve ezik değil, kendi anavatanlarındalar ve çok gururla açabiliyorlar sesi. Newyorklular da tedirgin olmaz, tepki vermez hatta tepki verenden rahatsız olurlar. Sonuçta mahallelerinin ezanı.“ 

     

    Yine bir market dönüşü: “yaşlı siyah bir kadın bizim apartmanın önüne sığınmıştı yağmurdan. Pardon bakar mısın dedi, insanlar virüs yüzünden ölmüyor haberin olsun. Tanrıya inanırsan sana hiçbir şey olmaz. Hiçbir şey tanrıdan daha güçlü değil virüs diye bir şey yok. Ama Tanrıya inanmazsan seni korumaz. Bu yüzden maske takmıyor ve önlem almıyormuş.”

     

    Salgının sonuçları aşikar olmasına rağmen virüse ve önlemlere inanmayan insanlar var her yerde. Yasaklara uymamakta diretiyorlar. Birçok eyalette “hayata dönüş” gösterileri yapılıyor. Maskesiz ve mesafe kurallarını hiçe sayan insanlar ‘bu saçmalığa’ son verilmesini isteyerek sokaklarda iç içe gösteri yaptılar. Oysa virüs apaçık ortada, onu yaratan Allah önlem almayı da öğretiyor bize. Virüs yalansa Central Park’ta, Covid Center Kongre Merkezi’nde neden binlerce kişilik sahra hastaneleri kuruluyor ve bunu askeri mühendisler gerçekleştiriyor. Otellerin bazıları hastane olsun diye projeler hazırlandı. Şehrin bazı bölgelerinde çalışmalara katılmak üzere askerler dolaşıyor. Şehre büyük bir askeri şilep yollandı. Sağlık çalışanları maske ve koruyucu ekipman bulamadı uzun süre. Şehirde ambulans sesleri kesilmiyor, yoğun bakım üniteleri çoktan kapasitesini aştı. Test kiti bulunamadığından teşhis ve tedavisi yapılamayan birçok insan hayatını kaybetti. Kimsesizlerin ölüleri kamyonlarla taşındı. General Motor otomotiv şirketi solunum cihazı üretiyor.

     

    Türkiye”deki oyunculuk kariyerini bırakıp Amerika’da tır şoförlüğü yapan Tolga Karel geçtiğimiz günlerde canlı yayına bağlanıp aracıyla koronadan ölen 12 kişinin cesedini iş gereği soğuk bir morga taşıdığını söyledi. Kimsesizler şehre yakın Hart adasında toplu mezarlara gömülüyor. Sinatra’nın ve milyonlarca insanın özlemini çektiği şehirde en temel insan hakkı olan can güvenliği ve sağlığa erişim hakkı nasıl da sadece imkanları olanların hakkına dönüşüverdi ve bu sessizce yaşanan derin adaletsizlik gündeme oturdu. Kız kardeşini kaybeden bir siyah kadın durumu çok iyi özetledi. Test kiti yetersiz olduğundan ünlülere zenginlere parası olanlara öncelik tanınıyordu. Hastalanan kız kardeşi test ve tedavi için yalvarmalarına rağmen zatürre, grip gibi teşhisler konup evine yollanmış, solunum cihazına bağlanmak zorunda kalınca test yapılmıştı. Gecikme yüzünden de tedavisini alamayan kardeş genç yaşta hayatını kaybetmişti.

     

    Rengin de önemi yoktu son kertede, zengin bir repçiyseniz tedaviniz yapılıyordu mesela.

     

    Trump ve çevresi Amerika’nın temel tutumuyla uyumlu olarak ekonomiye dayalı bir tercih yaptılar, para her şeyden değerliydi çünkü. Önlemlerin vereceği maddi zararı hesap ederek bu kadar büyük bir bulaşmaya binlerce ölüme sebep oldular. Biraz bulaşır sonra geçer diye düşündüler demek ki. Hasret duyulan birçok Avrupa şehrindeki gibi NY’da da doktorlara hastaları arasında seçim yapmaları söylendi. Şehirdeki sağlık sisteminde zihniyet değişimi oldu ve şimdi sigortası olsun olmasın herkes ücretsiz korona tedavisi olabilecek noktasına geldiler. Bütün bu tecrübelerden sonra her şey insan merkezli olarak ele alınıp eşitlikçi yeni bir dünya kurulacak mı acaba. NY tecrübesi Amerika’da zihinsel bir alt üst oluşa yol açar insan paranın önüne geçer mi?    

     

    Önceki İçerikKorornavirüs: Dünyada son durum
    Sonraki İçerikKadir İnanır: Ülkeden başka bir sıkıntımız yok