Bulanık bir medya ve cadı avı

 

Kutuplaşmanın aşağıya giden basamakları başlıklı son yazımda, muhalefetin gerçekle ilişkisini yitirmesi sürecini anlatmış; bunun giderek bir muhalefet tarzı ve yöntemi halinde kanıksandığından söz etmiş; 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ise aynı sorunun iktidar cephesine, en azından medyasına da sirayet ettiğini vurgulamıştım. Bu bağlamda, Mahmut Övür’ün Sabah gazetesindeki “O gece Erdoğan’ın ilk konuşmasına ne oldu?” yazısını konu etmiştim.

Övür yazısında “Çok açık, medya toptan o ilk konuşmayı görmedi. Arkasında büyük tezgahlar, korkulardan kaynaklanan beklentiler aramayalım ama bu durumun da peşini bırakmayalım, neden acaba?”  diyerek hem bir tesbitte bulunuyor, hem de bir çağrı açıyordu.

Çağrısı karşılık buldu ve Mahmut Övür’ün “arkasında büyük tezgahlar, korkulardan kaynaklanan beklentiler aramayalım” derkenki itidalli tavrının aksine, bırakalım korkuyu, ortalık TRT ve Anadolu Ajansı gibi kurumlar da dahil birçok medya organının FETÖ’cülerce işgal edilmiş olduğundan tutun da, en hafifinden “beceriksizlik” suçlamasına kadar uzanan iddialarla çalkalandı.

Oysa ortada ne bir komplo, ne bir provokasyon, ne Övür’ün deyişiyle “tezgah,”  ne de herhangi bir beceriksizlik.

Medyada 15 Temmuz gecesi olan bitenlerle ilgili sayısız kaynak, iddia, kronoloji ve tanıklık ortalıkta dolaşıyor. Fakat aralarında tutarlılık yok.

O gece ve sonrasında ortaya atılan sayısız yalan yanlış iddia hâlâ haber sitelerini işgal ediyor ve olay akışını doğru sıralayan bir örneğe rastlamak da zor.

Bir olayı araştırmak istediğinizde biraz el yordamıyla, güven saikiyle ve ortalamalar alarak ilerlemek zorundasınız.

Aralarında Anadolu Ajansı’nın da olduğu birkaç örnek:
http://nant.bk.mfa.gov.tr/images/localCache/12/14319c67-a838-45a0-b9cf-9986f1484258.pdf;
http://t24.com.tr/haber/15-temmuz-gecesi-dakika-dakika-neler-yasandi,353315;
http://eurasiadiary.info.tr/news/security/54661-dakika-dakika-kbus-gibi-gece;
http://bianet.org/bianet/siyaset/176798-15-temmuz-darbe-girisiminde-neler-oldu.

Hatırlanabileceği gibi o gece hükümet tarafından ilk açıklama, saat 23.00 – 23:05 aralığı gibi bir zamanda Başbakan Binali Yıldırım’dan gelmişti. Bir saat kadar sonra, Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan saat 00:25 – 00:30 aralığına düşen bir zamanda, CNN Türk’ten Hande Fırat ile facetime programı üzerinden bir görüşme gerçekleştirdi ve bu görüşme naklen yayınlandı.

Mahmut Övür’ün “medya görmedi” dediği o ilk konuşmanın zamanı ise farklı kaynaklarda farklı veriliyor, ama hemen hepsinde aralık 00:00 ile 00:15 arasına oturuyor. Yani bu “ilk konuşma” ile CNN Türk’teki Hande Fırat yayını arasında 20-30 dakikalık bir fark var.

Peki, o “ilk konuşma”nın öyküsü neydi?
 

TSK içinden bazı unsurların darbeye kalkıştığının anlaşılmasından sonra, Marmaris’te bulunan Erdoğan ve çevresindekiler ajanslara bir basın toplantısı yapılacağını haber vermişti. Çevrede bulunan muhabirler de toplantıya gönderilmişti ama elbette böyle aksi bir durum beklenmediği için, bölgede bir canlı yayın aracı bulunmuyordu.

Cumhurbaşkanı CNN Türk’te yarım saat kadar sonra yayınlanacak olana benzer bir konuşma yapmış ve yine (daha doğrusu ilk orada) halkı darbeye karşı direnmeye çağırmıştı.

Muhabirler görüntü ve ses kayıt aletlerini kullanarak işlerini yapmış ve ellerindeki dosyayı bağlı bulundukları ajanslara geçmek üzere toplantıdan ayrılmışlardı.

Ancak gerek iletilmesi gereken dosyanın büyüklüğü, gerekse internet bağlantısında o geceye özel olarak artmış sıkıntılar nedeniyle bu iş uzamış, yavaşlamış veya kimisi için hiç mümkün olamamıştı.
 

Kayıt dosyası da ajanslara ulaşıp daha yayına aktarılmadan CNN Türk canlı yayında Erdoğan’ın ikinci konuşmasını vermiş ve ilk haber kadük olmuştu.

Kanallardan bazıları (örneğin Ülke tv) muhabirlerinden orijinal olarak gelen ilk konuşmayı yayınlamayı tercih ederken, diğerleri daha sonra yapıldığı ve dolayısıyla güncel olduğu için tercihlerini CNN’den yana kullanıp Erdoğan’ın ikinci konuşmasını yayınlamışlardı.

Bütün mesele bu kadar basit ve hayatın olağan akışına uygun iken, 15 Temmuz sonrası giderek yükselen ve bir türlü dindirilmek istenmeyen paranoyanın, neredeyse şehvetle sürdürülen cadı avının bir örneğiydi yaşanan…

Öte yandan, bu olayla ilgili bir başka olgu da vardı ki, ilk anda haklı görünebilecek birkaç itiraza temel teşkil ediyordu.

Basın toplantısına çağırılan muhabirlerden bazıları, muhtemelen orada bulunan ve kendilerininkinden çok daha yaygın bir izleyici kitlesini hedefleyen diğerlerinin aksine, standart tekniklerin dışına çıkmış ve ses–görüntü kaydedicilerini bir yana bırakıp mobil telefonlarındaki Periscop uygulaması üzerinden takipçilerine canlı yayın yapmışlardı.

Soru şöyle soruluyordu: “Neden bütün muhabirler bunu yapmadı? Veya neden o gece Hande Fırat’ın kullandığı yöntemi tercih etmediler?”
 

Ve elbette buna bir de ilk bakışta haklıymış gibi görünen ama aslında hiç de mantıklı olmayan “dakikaların bile önemli olduğu o saatte…” vurgusu eşlik ediyordu.

Öncelikle söylenmesi gereken şu: Bir muhabirin kanalına göndermekle yükümlü olduğu görüntü ve ses kaydını boşverip, sadece takipçilerine ulaştırabileceği bir Periscop kaydını tercih etmesinin mantığı yok.

Bunu yapabilen bir iki kişi ise ya küçük ve yerel ajansların bu kararı verebilecek düzeydeki yetkilileri, ya da orada birer yedeği bulunuyor.

Diğer seçenek, yani Hande Fırat’ın yöntemini kopyalamak konusunda ise önce şu belirtilmeli;: Bu itirazda mantıkî bir sorun var. Çünkü örnek, olaydan sonra oluşuyor.

Yani standart prosedür uygulamayı seçenlerin, işlerini yaptıkları zamandan sonra gelen bir diğer seçeneği örnek alabilmeleri için, geleceği görebilme yeteneğine sahip olmaları gerekir.

Ayrıca kimsenin aklına, kendi dosyası ajansına ulaşmadan önce haberinin böyle sıradışı bir canlı yayınla kadük edileceği gelmez.

En fazla beklenmesi gereken, ani bir iç güdüyle bir muhabirin standart prosedürü boşverip, Hande Fırat’ın imkansızlıktan baş vurduğu çareyi kendisi önceden akıl etmesi ve kanalındaki yayın yönetmenini arayarak “Vazgeçelim kayıt göndermekten; birbirimizle görüntülü telefon konuşmasına geçelim, ben telefonumun kamerasını sayın cumhurbaşkanını görecek şekilde ayarlayayım, siz de kendi telefonunuzu oradaki kameraya gösterin” demesidir.

Böyle bir talep karşısında yayın yönetmeninden alacağı muhtemel tepkiyi burada yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum.
 

Olay hakkında özellikle sosyal medyada kaynatılan tezvirat kazanının ateşi, ertesi gün cumhurbaşkanı danışmanı Mustafa Varank’ın attığı iki tweetle söndürüldü ve tartışma da böylece bitti.

Varank, tweet’lerinin ilkinde“Müptezeller akıllarınızı karıştırmasın, lütfen okuyun” (https://twitter.com/varank/status/800371102035877892) ve ikincisinde Darbe gecesi saat 01'e kadar Anadolu Ajansının abonelerine geçtiği yayın burada. İftiharla okuyun. AA o gecenin kahramanlarından biridir” diyerek, birer de doküman ekliyordu (https://twitter.com/varank/status/800371255459385344).

Devamında, “Hayatları pahasına darbe gecesi yayın yapan, yayınlarını korumak için binasının önündeki yolları tanklara karşı kendi araçlarıyla kapatan, o gece neredeyse bütün medyayı sağlıklı biçimde bilgilendirebilen tek haber kaynağı olan Anadolu Ajansı ve çalışanlarına iftira atanlar mutlaka özür dilemeliler” de diyordu Mustafa Varank. Ama tabii kimse özür filan dilemedi; aksine, paranoya ateşiyle kaynattıkları tezvirat kazanlarına atacak yeni hedefler aramaya yollandılar.

Eğer haber iletimi gibi konulara biraz vakıfsanız, aradaki 20 dakika farka bakarak kolayca çözümlenecek, ama çok fazla araştırmadan ileri geri konuşmak yüzünden hızla yayılan bir mesele, böylece parlayıp söndü ama toplumda giderek yayılmakta olan bir hastalığı da açığa vurdu.

15 Temmuz sonrası başlayan ve önceki yazılarımda “gerekli bir cadı avı” şeklinde yorumladığım FETÖ soruşturmalarını, siyasi veya mesleki muarızlarını tasfiye etmek açısından fırsat bilenlerin yanına, bir de, paranoyasını dizginleyemeyen müptezellerin eklenmesi söz konusu.

Bu konuda elbette asıl suçlu yine medya.

Hem neredeyse her yalan haber tuzağına hiç çekinmeden atlıyorlar, hem de hataları için asla özür dilemiyor, yalan haberlerini düzeltmiyorlar.

Mustafa Varank’ın atılan iftiralar yüzünden haklı olarak özür dilenmesini talep ettiği Anadolu Ajansı da bu durumun dışında değil.

Anadolu Ajansına ait, yukarıda linki de verilmiş “Dakika dakika FETÖ’nün darbe girişimi / 15-20 Temmuz” başlıklı pdf dosyasında, sonradan yalanlanan haberler hâlâ duruyor ve olaylara için verilen saatlerin de çoğu doğru değil.

Örnek olarak, 18. sayfada, 16 Temmuz 06:30 olarak verilen şu girdiye bakın: “Güvenlik çemberine alınan Çankaya Köşkü ve Başbakanlık Resmi Konutuna çıkan tüm yollar kapatıldı. Darbe girişiminde bulunan FETÖ mensuplarınca kullanılan ve Türksat’ı bombalayan askeri helikopter Gölbaşında düşürüldü.”

Oysa helikopterle ilgili iddia Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş tarafından 22 Temmuz’da yalanlandı. Kurtulmuş darbeyle ilgili olarak “Çok flu nokta var. Zaten önceden bilsek önlerdik. Önleyememişsiniz. Bir sürü zafiyet var. Şu anda TSK envanterinde olan hiçbir aracın kayıp olmadığını açıkça söylemek lâzım”dedi (http://www.milliyet.com.tr/numan-kurtulmus-cumhurbaskanimizi-siyaset-2282212/).

Bırakın, Numan Kurtulmuş’un hükümet sözcüsü vasfıyla yaptığı bu açıklamayı. Etrafında yüzlerce insanın bulunduğu bir yerde “düşürülme”nin, ne filme alınmış veya fotoğrafı çekilmiş bir kaydı var ortada, ne de bir enkaz görüntüsü.

Aynı pdf’te, 10. sayfada 16 Temmuz saat 00:11 ibaresinin karşısında, “Marmariste bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk Havalimanına doğru hareket etti” yazıyor.

Oysa o saatlerde Erdoğan, bu yazının ilk bölümünde tartışılan ilk basın açıklamasını yapıyordu. 20 dakika sonra da, Hande Fırat ile facetime programı üzerinden canlı yayınlanan görüşmesini yapacaktı.
Kendisini Dalaman havalimanındaki uçağına götürecek olan helikopterin motorunun tekrar çalıştırılıp ısıtılmasını beklediği için de, ancak saat 01:00 civarı yola çıkabilecekti.

Elbette başka medya kuruluşlarına ait özensiz veya düpedüz uydurma haberler de var.
 

Örneğin sonradan Emniyet Müdürü Çalışkan’ın “sniper konusu şehir efsanesi “dediği aHaber’in şu yayını: https://www.youtube.com/watch?v=Lrbks4zclAE.

Ancak biz yine Anadolu Ajansı’nın yayınladığı “Dakika dakika FETÖ’nün darbe girişimi / 15-20 Temmuz” pdf’ine dönelim ve orada bulunan bir başka girdiye dikkat çekelim.

16 Temmuz Cumartesi saat 04:42 karşısında“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Marmaris’te konakladığı ve gece yarısı ayrıldığı otele helikopterlerden ateş açıldı. Helikopterlerden inen yüzleri maskeli ve ağır silahlar taşıyan askerler oteli abluka altına aldı. Çıkan çatışmada 5 polis yaralandı.”  yazıyor.

Kastedilen, darbecilerin Erdoğanı derdest etmeyi ve belki de öldürmeyi amaçladıkları Marmaris operasyonu. Anadolu Ajansı’na göre bu operasyon, darbe gecesinin sabahı 04:42’de gerçekleşmiş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, CNN International’dan Becky Anderson'a verdiği mülakatta “eğer orada ben şöyle bir 10 dakika, 15 dakika daha kalmış olsaydım bu defa beni ya orada öldüreceklerdi veya beni alıp götüreceklerdi” demişti.

Biliyoruz ki Erdoğan’ın kaldığı yerden ayrılma saati 01:00 civarı. Erdoğan bu mülakatta darbecilerin operasyon saatini 01:15 diye işaretlemekte.

Oysa Anadolu Ajansı pdf’inde operasyon saati 04:42 ve arada üç buçuk saate yakın bir fark var.

Müsebbibin Anadolu Ajansı olduğu bir hata, bir özensizlik mi söz konusu, yoksa başka bir karışıklık veya hiç akla gelmeyen bir diğer alternatif mi var?

Örneğin Erdoğan’a yanlış bilgi mi verildi?

Bundan sonra, “Marmaris Operasyonunun kayıp saatleri”ne eğileceğim.

 

 

Önceki İçerikBir milletin rüyası ya da kıyameti
Sonraki İçerikMore murkiness on Trump’s secretary of state