Çifte standarda sıfır tolerans (2) Yenikapı tartışmaları

[25-26 Eylül 2015] Bu yazı başlangıçta sadece iki bölümdü. İlkini yazıp yolladığım 21 Eylül Pazar günü Yenikapı mitingi yapıldı. Değinmeden geçeyim dedim; içime sinmedi. Girişte kısa birkaç tavıralışla yetineyim dedim; fazla uzadı. Böylece üçe çıkması zarureti hasıl oldu.

 

Kestirmeden söyleyeyim; kısmen Cengiz Alğan’a (Teröre karşı mitinglerin anlamı, 23 Eylül), herhalde daha çok Vahap Coşkun’a (Tek ses olamamak, 24 Eylül) hak veren bir yerde duruyorum. Bu üç protestodan en önemlisi Diyarbakır’daki Edi Bese mitingi. Çünkü Kürtlerin kendi içinden yükselen bir ses ve ilk böyle ses. Öte yandan, Ankara ve İstanbul mitingleri de çıkış noktaları itibariyle haklı. Ama özellikle Yenikapı çok büyük ölçüde bir AKP mitingine dönüştü. Mesele, sırf Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun varlığı değil. Ne dendiği, ne dedikleri. Burada dekor, dil, üslûp, içerik — herşey çok önemli. Parti sınırlarını aşan ve tabanlarını enlemesine kesen bir konsensus olacaksa, yeni bir toplum sözleşmesinin olası temeline bir taş konacaksa, insan bir farklılık arıyor, değişik bir ses ve yaklaşım umuyor. Şiddete karşı normal, barışçı, demokratik siyaseti savunan; esasen böyle bir ortam mevcutken bu savaşın nereden çıkageldiğini tane tane açıklayan; PKK’nın “demokratik özerklik” ve/ya “özyönetim” taktiklerini deşifre eden; aynı zamanda PKK ile Kürtleri ve hattâ PKK ile HDP’yi birbirinden ayırmaya özen gösteren taze bir yaklaşım bekliyor. Bağırış çağırış da değil; daha sakin ve vakur bir duruş, belki Hrant Dink’in 2007’deki cenazesini anımsatan, aynısı değilse bile ona benzeyen, ondan öğrenen ve ders çıkaran bir ciddiyet olmalı.

 

Fakat ne gezer. Herşey alışılmış parti ve seçim mitinglerinin kalıpları içinde. Atmosfer de öyle, hitabet de, HDP’ye yükleniş de. Erdoğan’ın “cici çocuk” ve saz-caz” sokuşturmalarının ardından, özellikle Davutoğlu’nun “Teröre son vermek istiyorsanız, HDP’yi barajın altında bırakın” cümlesi de. Böyle bir söz sarfedildiğinde, elbet bütün kardeşlik sloganları dahil daha birçok doğru unutulur; hepsinin üzerine bu yanlışın gölgesi çöker. Bir kere, bunun yeri asla bu miting değil. İkincisi, AKP kendisinin de prensip olarak anti-demokratik bulduğu ve geçmişte kaldırmak, hiç olmazsa azaltmaktan söz ettiği bu barajın varlığına sığınamaz. Sığınmaya kalkarsa da maalesef bu ilkesiz bir oportünizm anlamına gelir. Olgunluğu ve itidaline alıştığımız Başbakan Davutoğlu’na özellikle yakışmadığı kanısındayım.   

 

Üçüncüsü, ne kadar kendisi de silâhların gölgesinde vücut bulmuş, zaman içinde özgün kişiliğini geliştirmek bakımından cılız, korkak ve eksik kalmış, 7 Haziran öncesi ve sonrasında kötü siyasetler izlemiş, büyük ikiyüzlülükler yapmış ve yalanlar söylemiş, PKK’nın namussuzluğuna karşı çıkmakta zorlanmış ve zorlanıyor, hattâ bir kısım halis PKK’lıyı saflarında barındırmaya devam ediyor olursa olsun, HDP başka şeydir, PKK gene başka. Birinin bundan sonraki varlığı yasal siyasete bağlı, diğerininki ise hâlâ savaşa. Biri son tahlilde Türkiyeli arayışlara mecbur, diğerinin ise gözü hep dışarıda. Biri gitgide daha fazla Ankara’ya yönelecek, diğeri Suriye ve İran’a. Kürt halkının ilkinin sağladığı temsiliyetten vazgeçmesi çok daha zor. İkincisine ise daha şimdiden destek vermemeye, çağrılarına uymamaya, “özyönetim”lerine katılmamaya başlamış durumda.

   

Özetle, bunlar iki ayrı proje. Geçmişte çakıştılar; bugün kısmen örtüşüyor, kısmen uzaklaşıyorlar; zamanla daha fazla ayrışacaklar. Bu çerçevede, HDP’nin her PKK’dan farklı tavır alışına, diyelim silâh bırakma çağrılarında bulunmasına sadece danışıklı dövüş, hile ve sahtekârlık diye bakmak bence yanlış. 23 Eylül gecesi aHaber’in “Toplumsal Hafıza” programında bir araya geldiğimiz Gülay Göktürk’le de bu noktada anlaşamadık. Doğrudur; HDP liderlerinin zigzag ve bocalamaları illâllah dedirtti gerçekten. İnanıp güvenmesi çok zorlaştı. Ben de haydi HDP’ye oy verelim demiyorum ki. Geçmişte de demedim, şimdi de demem. Hep hatâlı buldum ve karşı çıktım. Özellikle 7 Haziran’da HDP’ye yönelişe kederle baktım ve bakıyorum. 1 Kasım seçimlerinde ise günahlarının cezasını çekmesinden yanayım.

 

Kısacası, benim derdim HDP’ye “umut bağlamak” değil. Ama ne kadar kızarsak kızalım, yok saymak da değil. Örneğin Demirtaş Diyarbakır’ın Sur ilçesinde

 

Çözüm yolu müzakeredir. Savaşı, çatışmayı kabul etmiyor, doğru görmüyoruz. Gerçekten insanların yapacağı hiçbir şey olmadığına inansak, parlamentoda olmazdık. ‘Çare yok’ der, parlamentodan çekilirdik. Ama biz halkımız ile çareyiz, bu çarenin önünün kapatılmaması lâzımdır. Mesajların dikkate alınması, ciddiyet ile değerlendirilmesi ve cevap verilmesi lâzımdır. Bu halkın sesi, duygusudur. İfade ettiğim şey Selâhattin Demirtaş’ın değil, milyonların görüşüdür

 

dediği zaman (aktaran Oral Çalışlar, PKK’nın alanı genişleyince HDP’ninki daralıyor, 15 Eylül; As the PKK’s ground expands, the HDP’s keeps shrinking, 19 Eylül 2015), bu şimdiye kadarki en kapsamlı eleştiri-özeleştirinin, PKK’ya verdiği “bu halkın sesidir… milyonların görüşüdür” mesajının ağırlığı bakımından da, HDP’ye askıntı olanlar dahil solcu ıvır zıvırın “başka çare yok ki” avuntusunu doğrudan çürütmesi bakımından da, ciddiye alınması ve bir olanak olarak değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım. Ciddiye almak derken, aman ne güzel, bak adam oldu işte diye hemen sevinç çığlıkları atıp itibarını iade etmeyi kastetmiyorum. Ama bunu en azından uzatılan bir el gibi kabul etmeyi; tersleyip geri çevirmek yerine belki tutup daha fazla bu tarafa çekmeyi kastediyorum.

 

Evet, HDP’yi itmek ve aynılaştırmak değil, tefrik etmek ve bu tarafa, gitgide daha fazla parlamenter siyasetin ve reformcu mücadelenin içine çekmek; kilit mesele bu. Nasıl yapılır, bilemem, ama “barajın altında bırakın” gibi, belki Kürt kimliğini tecavüze uğramış hissettirip daha fazla HDP’ye yapıştıracak çağrılarla yapılmayacağı ortada. Bu bakımdan, Markar Esayan’ın Yeni yalanımız, “PKK, HDP’ye zarar veriyor” (16 Eylül) yazısının, bunu şimdiden 1 Kasım seçimlerinin “favori aldatmacası” ve “HDP barajı geçemezse musluklardan kan akacak kurgusundan daha farklı değil” diye tanıtmasını da yanlış buluyorum. Burada hedef küçülteceğine büyüten kaba bir toptancılık söz konusu. Buna karşı, faraza Oral Çalışlar’ın her şeye rağmen HDP’nin PKK’dan farklı olduğuna ve bu farkı açmaya çalışmak gerektiğine ilişkin, Tehditle, yok saymakla nereye (11 Eylül), Cizre’nin kaderi, Kürt sorununun geleceği (12 Eylül), Cizre’yi bir simge kabul edersek (14 Eylül) ve PKK’nın alanı genişleyince HDP’ninki daralıyor (15 Eylül) yazılarında adım adım geliştirdiği, kendimce orta alanı yok etmemeye özen göstermek şeklinde özetleyebileceğim yaklaşımdan yanayım. Bu arada, yasa dışı, silâhlı bir şiddet örgütü olarak PKK’nın, yasal bir Kürt partisi olarak HDP’ye zarar verdiğini söylemek “yalan”sa, eh, ben de bu “yalan”ın içindeyim demektir. “Yalan” ile “tahlil yanlışı”nı ayırt eden daha nüanslı bir dil kullanılmasının daha iyi olacağı ve Markar Esayan’ın bunu pekâlâ yapabileceği kanısındayım.

 

Buralara Yenikapı mitinginden geldik. Oradaki nutuklara bir itirazım daha var ve bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “550 yerli ve millî vekil istiyorum” sözüyle ilgili. Bir kere daha, çok tahrif edildi; demagojik bir yaklaşımla, kastetmediği bir etnik milliyetçiliğe çekilmek istendi; bu da Sözcü’nün kendi katıksız ırkçılığını açığa vurmasına vesile oldu. Hepsi doğru. Ama ben birincisi, Kürt milliyetçi hareketinin silâhlı kanadının savaş açması ve şiddete başvurmasının kınanması için yapılan; dolayısıyla buna Türk milliyetçisi bir tepki göstermemesi, tersine Türk-Kürt kardeşliğini vurgulaması gereken (ve nitekim vurgulayan) bir mitingde, bu “millî vekil” ifadesinin ister istemez Türkçü çağrışımlar uyandıracağı, nitekim uyandırdığı ve sırf bu açıdan dahi yanlış olduğu inancındayım.

 

Ama ikincisi, daha köklü bir hatâ da içerdiğini düşünüyorum. Dünya 1500 dolaylarından bu yana, yaklaşık beş yüz yıllık bir modernite sürecinde. Yeniçağ ve Yakınçağ, daha önce insanlık tarihinde bu şekilde, bu düzeyde görülmeyen çok karmaşık dış-iç etkileşimleri yarattı. “Batı ve Ötekiler” (the West and the Rest) diye tarif edilen bir buluşma, karşılaşma ve eklemlenme meydana geldi. Evet, eşitsiz bir süreçti ve bugün de öyle. Ama aynı zamanda, muazzam alış verişler, değiş tokuşlar meydana geldi. Kimse eski izole haliyle kalmadı; herkes, her kültür ve uygarlık, şu veya bu ölçüde melezleşti ve melezleşmeye devam ediyor. Saf ve mutlak bir “dış”a karşı saf ve mutlak bir “iç” mevcut değil. Faraza Türkiye’nin bugünkü “iç”i, “yerel ve yerli” denebilecek bileşenleri, 200 yıl, 100 yıl, 50 yıl, hattâ 20-15-10 yıl öncesinden çok farklı. Ve “dış”ın “iç”imize girmesi, bir kabuktan, yüzeysel bir taklitten-taklitçilikten ibaret de değil. Yeri gelmişken belirteyim ki, gene Markar Esayan’ın bu konuda yazdıklarında, kültür ve uygarlıklar arasındaki resepsiyonu taklide, taklidi de bizatihî “kötü”ye dönüştürmesi, bir diğer sığlık tuzağı oluşturuyor. Çok daha girift bir modernite diyalektiği söz konusu. Ve gerçek şu ki, bu koşullarda “yerel ve yerli” olan kimdir ve nedir, ya da kim, hangi ölçüde “yerli ve millî”dir, bunu tanımlamak çok zor. Nesnel ölçütlerini oluşturmak tümüyle imkânsız. Örneğin kendimi düşünüyorum. Şimdi ben acaba “iç” miyim “dış” mıyım;  “ yerel ve yerli” miyim küresel-evrensel miyim; “millî” miyim, “kökü dışarıda” alafranga solcu züppenin teki miyim? Bana sorarsanız, ne biri ne diğeriyim; hepsinin bir karışımıyım, dolayısıyla tek tek baktığınızda hiçbirine uymuyorum. Hem Türkiyeli hem dünyalı olmaya çalışıyorum; yerine göre milliyetçiliğe ve yerelin mağduriyete sığınan darlığına, yerine göre evrenselin mütehakkim dayatmacılığına, emperyalizme, Batı-merkezciliğe ve Oryantalizme karşı çıkıyorum.  

 

Dolayısıyla bir belirsizlik ve melezlikler âleminin içine, sanki bir kesinlik, saflık ve türdeşlik mümkünmüş gibi yalın kılıç dalmak çok tehlikeli. Hele bu küreselleşme çağında, (iyi) “millî” ile (kötü) “gayri millî”yi zıtlaştıran metafizikler temelden sakat. Batı basının bazı kesimlerinin oluşturduğu anti-AKP kuşatma çemberi ne olursa olsun, “dış”ı “emperyalizm”den ibaret kılıp “gayri millî” diye şeytanlaştırmaya yol açabilecek; dolayısıyla Türkiye’yi kör bir “dış” düşmanlığına ve Batıcılığın panzehiri sanılan, aslında düşünsel fakirliği ölçüsünde bu kapasiteden yoksun bir Doğu fondamentalizmine sürükleyebilecek; belki (Etyen Mahcupyan’ın da uyardığı üzere) Türk-İslâm sentezciliğini tekrar canlandırabilecek ifade ve yaklaşımlardan kaçınmak gerekir. En hızlı Maocu günlerimde bile, kimse beni böyle tek-yanlı bir yerliciliğe ya da “dış” karşıtlığına ikna edemedi. Hep direndim, direnmeye devam edeceğim.