Dikotomik eleştiriden kurtulmak için, aydınlara samimiyet çağrısı

Kürt coğrafyası klasik anlamda bir milliyetçi bütünleşme yaşamıyor. Nitekim ayrılıkçılık hala çok zayıf... Ama ortada bir ulusal ‘uyanışın’, bir ‘ortak kimlik hissiyatının’ olduğu da çok açık… Bu duygunun yüzyılların ardından, özel bir dünya ve bölge konjonktüründe ortaya çıktığını unutmamak lazım.

Türkiye siyasetini ve yorumcularını analiz etmek çok basit bu ülkede. Ortada AKP var, onun bir tarafında onu destekleyenler, diğer tarafında ise ondan nefret edenler var. Nefret edenler aşağı yukarı dört beş yıldır AKP’nin ülkeyi kaosa ve iç savaşa sürükleyen bir çeşit dikta yönetimi olduğunu söylüyor. Onların içinde ayrı bir ses duymak pek mümkün değil. Bu aralar hemen hepsi cemaatleşmiş, ortak bir paydaya varmış durumda. Tavırları net. AKP’yi destekleyenlerin de çok büyük bir çoğunluğu AKP’den nefret edenlerin düşman kardeşi… Bu partiye inanılmaz bir tapınma, saygıda kusur etmeme ve zerrece eleştirmeme durumu söz konusu. Sanki karşı taraf AKP’den ne kadar nefret ederse, bu tarafın AKP’ye tapınması da o kadar artıyor. AKP’nin hatâları ne kadar durmaksızın eleştirilirse, bu taraf da AKP’ye o kadar durmaksızın övgü düzüyor. Bir taraf AKP’de zerrece olumlu bir şey görmezken, öbür taraf da onda zerrece olumsuz bir şey göremiyor. Yani aslında kendi içinde homojenleşmiş, cemaatleşmiş, antagonistik bir siyasetsizlik hakim Türkiye’ye.

 

Bu yüzden de tuhaf bir şekilde, bu iki taraftan birini eleştirdiğinizde, aslında otomatikman diğerini de eleştirmiş oluyorsunuz. Meselâ yazılarımdan birinde, AKP karşıtı cenahı eleştirmek için şöyle demiştim: “Birinin sadece olumsuz yönlerini görürseniz o kişinin gelişimini engeller ve onu hastalandırırsınız.” Bu aynı zamanda şu demek: “Birini sadece överseniz ve ona sadece olumlu yönlerini gösterirseniz de onu hastalandırırsınız.” Bunlar dikotomik olarak birbirini besleyen, gelişimimize sekte vuran en büyük sorunlarımız. Çocuğunu çok seven anne onu şımarık, çocuğunu sürekli azarlayan anne de onu korkak biri yapmaz mı? Bugün AKP bu yüzden acınası bir halde. Ortada AKP’yi sevenler ve sevmeyenler diye iki grup var ve bu iki grubun ne diyeceği de siyasi ortamdan bağımsız, sahte ön kabullere dayanıyor. Şimdi düşünün, bir şey yapıyorsunuz ve yaptığınızın işe yarar olup olmayacağı hakkında, ertesi gün gündeme bakarak bir karar vermek isteyeceksiniz. İyi de, gündeme, medyaya, aydınlara bakmanıza gerek yok ki. Sizi sevmeyen grup işinizi lanetleyecek, seven grup ise yere göğe koyamayacak… İnanılmaz bir yeknesaklaşma, dogmatikleşme hali var şu an. Sadece aynı anda aynı kişilerden küfür ve alkış alıyorsunuz.

 

Samimi olarak yönünü bulmaya çalışan, gerçekten fikir edinmeye karar vermiş birisi böyle bir durumda ne yapsın? Üniversitede bir hocamız vardı. Bir şeyler yazıp götürdüğünüzde sadece çok beğendiğini söylerdi. Başka bir hocamızsa daha okur okumaz hemen eleştirmeye başlar ve büyük bir hazla şevkimizi kırardı. Bu, gelişim açısından bize hiçbir şey söylemezdi, çünkü bu durumu çok statik ve normatif bulurduk. Sanki karşımızda kanlı canlı insanlar değil, ne söyleyeceği önceden programlanmış makineler vardı. Biz de o gün canımız ne isterse onu dinlemek için o makineye jeton atıyorduk. Sonra şöyle yaklaşmaya çalıştım: Bu ikisini tek bir insan olarak düşün, ikisinden de ayrı ayrı yararlan. Bir müddet sonra bunun da anlamsızlığı su yüzüne çıktı. Çünkü herhangi bir davranış veya durumda sadece olumsuzluk gören biri, aslında o olan şeyi gerçekte göremeyen biriydi; dolayısıyla onun gördüğü olumsuzluk da bir eleştiri olarak kabul edilemezdi. Eleştirellik, bir şeyi olduğu gibi görenlerin alması gereken bir tavırdır. Özellikle insan davranışlarını eleştirmek bir eseri eleştirmeye benzemez; buradaki amaç eleştirilen şeyin değişmesidir ve bunun da içinde samimiyetin barınması gerekir. Unutmayın, insanoğlunun hayatta en kolay yaptığı şey, özellikle herhangi bir bağı olmayan durum veya kişiyi eleştirmektir.

 

AKP tarafında yer alıp da yeknesaklaşmayan, içinde bulunulan durumu analiz edip eleştirisini ve övgüsünü ona göre yapan başka bir grup daha var. AKP karşıtı cenahta ise, AKP’den ölümüne nefret edip zaman zaman onu övme cesaretini gösterebilen hemen hiç kimse yok. Bu sizce de çok ilginç ve üzerine düşünülmesi gereken bir durum değil mi? (Örneğin bir köşe yazarı kalkıp şöyle diyebiliyor: “Mahçupyan’ın eleştirileri koca yazıda bir cümlede geçiyor.” Peki sizin yazılarınızın içinde olumlu tek bir cümle geçiyor mu?) Acaba AKP çevresinde konuşlanmış bu iki düşman gruba topluca bir ödev verilse, dense ki: siz AKP muhalifleri ve destekçileri; acaba AKP’nin olumlu/olumsuz bulduğunuz 10 işini maddeler halinde yazabilir misiniz? Öyle ya; bu partinin 13 yılda, üstelik desteği hâlâ devam ederken, yaptığı ve onların da beğendiği bazı işleri vardır herhalde. AKP’ye toz kondurmayan tarafın da, bunca zaman sonra AKP’yi eleştirecek 10 madde bulması zor olmasa gerek.

 

Sinema eleştirmenleri her yılın sonunda en sevdikleri ve sevmedikleri filmleri listeler. Bu listeler yapılırken esas mesele eleştirmenlerin kendilerine mesafe almaları, samimi ve objektif olmalarıdır. Hiçbir eleştirmenin, hayatı boyunca en sevdiği yönetmenin kötü bir film çektiğini kabullenmesi kolay değildir. Aynı şey bugün politika konusunda fikir beyan eden aydınlarımız için de geçerli. Herkes oturup AKP’nin en iyi ve en kötü 10’unu samimi şekilde çıkarmayı başarsa, inanın ülkede siyaset kanalları büyük bir hızla açılır, şeffaflık ve samimiyet devreye girer, diyalog biz istemesek de kendini gösterir ve dikotomiler şaşırtıcı şekilde erir. Yarın AKP karşıtı ve AKP’nin yanında duran aydınlara böyle bir ödev verilse ve bu ödev köşe yazılarında yayınlansa, bu şeffaflık karşısında şaşkına dönebiliriz. AKP’ye bundan daha iyi bir eleştiri yöneltilebilir mi? Yıllardır sadece küfür işittiğin birinden yaptığın işlerle ilgili övgü almak ve yıllardır sadece seni öven birinden de eleştiriler duymak, bir insanın/partinin gelişimi açısından fevkalâde önemli değil midir?

 

Dogmatikliğin, samimiyetsizliğin, yeknesaklığın, normatifliğin, dikotominin erimesinin ve yok olmasının yolları biraz da böyle şeffaf sohbetlerle açılmaz mı?