Çözüm umudu büyük koalisyonda mı?

Çözüm Süreci’nin PKK’nın çatışmasızlığa son vermesiyle en azından kısa vadede zora girdiğine kuşku yok. Ama terör örgütlerinin zaman, zaman silaha dönüş yaparak barışa giden yolu tıkamaları Türkiye’ye özgü değil. Örneğin İspanya’da ETA kesin silah bıraktığı 20 Ekim 2011’den önceki bütün barış girişimlerinde bu tür geri dönüşleri sıkça yaptı. Üç yıla yakın bir süredir Havana’da yürütülen Kolombiya barış müzakereleri de Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri FARC’ın silahlı eylemlere yönelmesi nedeniyle tam beş kez kesildi.

 

PKK’nın siyasi kolu olan, “Türkiyelileşme” adı verilen projeyle bir değişim çabası içinde olmakla birlikte bu niteliğini yitirmediği açıkça görülen HDP, genel seçimler öncesinde benimsediği AK Parti karşıtlığı temelindeki stratejisiyle aslında çatışma ortamının yaklaştığına işaret etmişti. Çünkü PKK’ya müzakere yoluyla silah bıraktırma sürecini, Meclis’te temsil edilen siyasi partilerin karşı çıkmasına karşın başlatan ve eksikleri olsa da iyi, kötü sürdüren AK Parti’ye düşmanlık, Brutus gibi davranmanın ötesinde böyle bir anlam da taşıyordu. Bugüne kadar yazılarımda ve katıldığım tartışma programlarında hep dile getirdiğim gibi, AK Parti karşıtlığı, CHP ve MHP bu konuda tutum değiştirmeyeceklerse –ki bu mümkün değil- Çözüm Süreci’ni en azından kısa vadede rafa kaldırmak demekti.

 

Sandıktan zaferle çıkan ve TBMM’de 80 milletvekiliyle temsil imkânı edinen HDP inatla AK Parti düşmanlığını sürdürüyor. Bu düşmanlığı HDP eş başkanları ve bazı üyeleri Türkiye’de, eş Başkan Demirtaş ayrıca yurt dışında dile getiriyor. Sayın Demirtaş’ın uluslararası medyada mevcut Erdoğan karşıtlığını körükleyerek Kürtlere ne kazandırdığını anlamak mümkün değil.  Son olarak, İspanya’nın saygın gazetelerinden El País’in Demirtaş’la yaptığı ve 4 Ağustosta yayımladığı söyleşi “Bu, Türkiye’nin değil, Erdoğan’ın çılgınlığından türemiş bir savaş” (Esto no es una guerra por Turquía, sino derivada de la locura de Erdogan) başlığını taşıyor.

 

Demirtaş “savaş” sözcüğüyle PKK’ya yönelik operasyonları kastediyor. Aslında bu sözleri “şiddetin geri dönmesinden halk desteğini kaybetme kaygısı taşıyıp taşımadığı” sorusuna verdiği yanıtta yer alıyor. Bu soru bir İspanyol gazeteci için doğal, zira ETA’nın siyasi kolu Batasuna ve türevi partilerin oy oranının çatışma ortamlarında sürekli düştüğü tartışılmaz bir veri. Demirtaş bu kaygıyı taşımadığını söylüyor, buna gerekçe olarak da halkın “HDP’nin başlatmadığı bu savaşın vatan savunma savaşı olmadığını, savaşı Saray’ın kendi pozisyonunu savunmak için çıkarttığını” bildiğini öne sürüyor. Kendilerine oy veren Türklerin Erdoğan’ın çılgın olduğunu anladıklarını bu yönde oy kullandıklarını sözlerine ekliyor.

 

Bu yazıyı kaleme aldığımda Demirtaş’ın Brüksel temaslarıyla ilgili olarak herhangi bir bilgi yoktu; sadece KCK Yürütme Konseyi üyesi Aydar’dan sürecin devamı için Türkiye’nin adım atması, bunun için de uluslararası güçlerin Ankara’ya baskı yapması gerektiği gibi ayakları yere basmayan bir açıklama gelmişti. Oysa PKK’nın eylemsizlik kararı almasının mümkün olduğunu yazıp çizenler vardı. Demirtaş’ın deyimiyle savaşın durması, barış süreçleri yürüten tüm ülkelerde olduğu gibi, ancak terör örgütlerinin tek yanlı eylemsizlik kararı alması ile mümkün olur. Türkiye’de de daha fazla kan dökülmemesi için PKK’nın bu kararı alması şart.

 

PKK’nın eylemsizlik kararı, benzer barış süreçlerini yürütmüş ve yürüten ülkelerde olduğu gibi, bugün için öncelik taşıyan çatışmasızlık ortamını yeniden sağlayacaktır elbette. Ancak çatışmasızlığın sağlanması Çözüm Süreci’nin hiçbir şey olmamış gibi aynen devam edeceği anlamına gelmiyor. Bu, bir kere AK Parti salt çoğunluğu, tek başına hükümet olma imkânını yitirdiği için anayasal olarak mümkün değil. Çözüm Süreci, AKP-CHP koalisyonu kurulursa, iki partinin üzerinde uzlaşacağı başka bir formatta yürüyecek kuşkusuz.

 

Aslında HDP’nin AK Parti karşıtlığı temelindeki stratejisiyle sürecin artık eskisi gibi yürümesini bekleyemeyeceğinin altının ayrıca çizilmesi gerekiyor. HDP, Demirtaş’ın El País’le söyleşisinde de dile getirdiği, PKK ile Daesh’in aynı torbaya konulamayacağı, Türkiye’nin Daesh’le mücadelesinin göstermelik olduğu, PKK’ya yönelik operasyonlarla Daesh’e dolaylı olarak yardım ettiği gibi görüşlerinde ısrar ettikçe, AK Parti’nin güvenini yeniden kazanması, dolayısıyla süreçte eski formata dönülmesi olasılığı giderek azalıyor. Burada diğer olasılıkları bir tarafa bırakarak en güncel olan şu soruyu yanıtlamakta yarar var: Çözüm Süreci AKP-CHP koalisyonunda nasıl yürüyebilir?

 

Büyük koalisyon ve Çözüm Süreci

 

CHP, Çözüm Süreci’nin “doğru bir model olmadığını, Kürt sorununun çözümünü ve kalıcı barışı sağlayamayacağını” dile getiriyor ve dört ayaklı bir model öneriyor. Modelin ilk ayağını CHP’nin Meclis’e sunduğu 27 yasa önerisi gibi yasal demokratikleşme adımları oluşturuyor. İkinci ayakta Meclis’te Kürt sorununun anayasal olan dâhil tüm boyutlarıyla incelenmesiyle görevli bir Toplumsal Mutabakat Komisyonu kurulması yer alıyor. Üçüncü ayakta bu komisyonun sivil toplum ayağı bir Ortak Akıl Heyeti ve son ayakta da Öcalan’ın da talep ettiği TBMM Gerçekleri Araştırma Komisyonu kurulması öngörülüyor.

Ana hatlarından anlaşılacağı gibi, CHP modelinde PKK ile Öcalan üzerinden yürütülen sürece sıcak bakılmıyor. Kürt sorunuyla ilgili hak ve özgürlüklerin pazarlık konusu yapılmasının doğru bulunmadığı vurgulanıyor. Bu doğru bir yaklaşım elbette; bu konuların sadece yasal değil, CHP’nin de kabul ettiği gibi anayasa çalışmalarında, dolayısıyla Meclis’te ele alınması gerekir. Buna karşılık, dünya örneklerine bakıldığında silah bırakmayla ilgili teknik konuların elinde silah tutanlarla görüşüldüğü görülüyor. CHP’nin konuyla ilgili belgesinde “ silahların bırakılma aşamasında devletin ilgili birimleri gerekenleri yapacaktır” gibi çok muğlak bir ifadeyle yetiniliyor.

 

AK Parti ile CHP heyetleri arasındaki “istikşafi” görüşmelerde bu konunun nasıl ele alındığı hakkında bilgimiz yok. Ancak iki partinin öncelikleri göz önüne alındığında bazı çıkarımlar yapmak mümkün. Bu bağlamda, iki partinin öncelikle sorunun temel hak ve özgürlükler boyutunu çözecek olan “Yeni Anayasa” konusunda işbirliği yapabilecekleri görülüyor. İki partinin toplam 390 milletvekiline sahip olduğu, ayrıca HDP’nin de yeni anayasaya katkıda bulunabileceği dikkate alındığında, büyük koalisyon geçtiğimiz yasama döneminde tıkanan yeni anayasanın kilidini açabilir. CHP geçen dönem dile getirdiği kırmızıçizgilerini kaldırır ve benimsemediği ana dilde eğitim gibi konularda daha özgürlükçü bir tutum benimserse elbette.

Çözüm Süreci’nin silah bırakmayla ilgili teknik görüşmeler ayağına gelince, CHP’nin istediği gibi, Öcalan’la görüşme ve özellikle Öcalan-HDP- Kandil formatından pekâlâ vazgeçilebilir. PKK Öcalan’ı dinlemediğine, silah bırakma çağrılarına uymadığına, HDP’nin İmralı’ya giden heyetleriyle süreçte iktidar partisinden daha önemli bir aktör gibi boy göstermek ve “Türkiye Daesh’e yardım ediyor” gibi asılsız iddialarla çözümü baltalamak dışında işlev görmediğine göre, eski formatta ısrar etmenin de bir anlamı yok.

 

Konuyla ilgili yazılarım ve katıldığım programlarda dile getirdiğim gibi, İspanya’da olduğu gibi, silah bırakanlara bireysel temelde siyaset hakkı tanınmasını öngören bir toplumsal barış yasası en azından AK Parti ve CHP’nin katkısıyla hayata geçirilebilir. Böylece terör örgütü üyeleri, “etnik pişmanlık” başlıklı TCK’nın 221. maddesine oranla çok daha demokratik bir mevzuatla silah bırakmaya özendirilebilir. Bundan sonraki aşamada da terör örgütünün silah bırakması beklenebilir.

 

Kabul etmek gerekir ki yukarıda çizdiğim çerçeve, büyük koalisyon olasılığını, uyuşmazlık noktalarını bir tarafa bırakarak sadece Çözüm Süreci perspektifinden değerlendirdiğimde ortaya çıkıyor. Büyük koalisyonun gerçekleşebilmesi için CHP’nin ilk turda yüzde 52 oyla seçilmiş Cumhurbaşkanı’na saygısızlık niteliği taşıyan tutumu başta olmak üzere iki parti arasındaki bazı temel sorunların giderilmesi büyük önem taşıyor elbette.