Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Şiirsel asabiyet: O pul o zarfa yakışmaz

Şiirsel asabiyet: O pul o zarfa yakışmaz

Nâzım Hikmet’in tek dizesinde iki çam devirse de Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sevgililer Günü’ndeki mesajına “Hoş bulduk” demiştim yıllar önce. Geçenlerde yine Nâzım’la sahne aldı. Çok arayıp, yüz yıllık “unrated” bir şiirini bulmuşlar sanki. Ki siyasi aranjmanıyla tam “Edep ya hu!” Bugün “o hoşâmedi”den, yani “hoşgeldine gitme”den eser yok içimde tabii: “Hoş gelmediniz!” Şiir, şarkı, türkü de nafile. Hariçten gazel bir yana, o pul o zarfa her zaman yakışmaz.

Diktatörlüklerin, gözü dönmüş otoritenin tarihi zulmünde şairlerin hayatı da hazin bir manzume, kendinde ağıt. Zira insanların, toplumun yüreğine dokunan kelimeler, zülfiyâra da dokunuyor.  

Hâl böyle olunca, Farsça “yârin zülfü”nden, sevgilinin saçından örülen bu şiirsel deyim bile ters yüz. Sözlük anlamıyla resmi, otoriter bir uyarı artık: “Hatırlı, güçlü bir kimse veya makamı gücendirmek”…

Baskıcı rejimlerdeki dallı budaklı, ucu bucağı belirsiz “hatırlı kimse(?)”lerin gücenmesi de öyle “nazende sevgilim” makamından değil elbette. “Gücenen Diktatör”, “İncinen Padişah” anca kara mizah başlığı olabilir. Kendi payımıza, tarihi mirasımıza şöyle bir göz atmak yeterli. Osmanlı’dan bu yana şaire zulmün uzandığı divanın, dünden bugüne çıktığımız kerevetinin korkunç hikâyesi…

Nef’î “Tutuklunun Günlüğü”nde

Şair Nef’î sadrazamı hicvettiği için sarayın odunluğunda boğulup denize atılıyor mesela. “Bir âh ile bu âlemi viran ederim ben…” figânı ise 338 yıl sonra Attilâ İlhan’ın şiir kitabına epigraf. 12 Mart darbesinin ardından yayınlanan “Tutuklunun Günlüğü”ne… Biz de dağları deviren “şair âhı” hakkında ta o günden fikir sahibi oluyoruz belki.

Yürü Bre Hızır Paşa /Senin de çarkın kırılır /Güvendiğin padişahın /O da bir gün devrilir” dizesiyle her devirde “nefes” olan Pir Sultan Abdal’ınakıbeti de öyle. Sivas Valisi Hızır Paşa astırıyor Pir’i. O da nafile… Deyişleri, nefesi yüz yıllar sonra da her türden müzisyenin ezgisi, zorbaya karşı başı dik nidası.

Şair Figâni’ninise sadrazamın iki mısraını üzerine alınması nedeniyle öldürüldüğü rivayet ediliyor. Şair Nesimî ise Osmanlı coğrafyasında Memlûk Sultanı eliyle zulmün en beterine mahkûm. Derisi yüzülüyor.

Şairinki bir başka dokunuyor…

Sonrasındaki seyri askeri darbelerle, “milliyetçi cepheler”le de mâlûm. “Mahkûm şairler, mahpus şiirleri” neredeyse ekol, cezaevi günlükleri bibliyografi… Avlusunda kim bilir kaç kuşağın eşi dostu, eş hükümlüsüyle yan yana sıralandıkları siyah beyaz “aile albümü”.

Zülfiyâra dokunan şairlerin hâl-i pür melâli de bir başka dokunuyor insana… Askerin, polisin, başı –baştan- bozuk “milis”in, zindanın, işkencenin, her türlü infazın, o bozuk düzenin karşısına sadece şiiriyle, kelimelerin âhengiyle çıkması bir yana… Estetikle, incelikle, orantısız duygu donanımıyla kaba kuvvetin, zorbalığın bu denli karşı karşıya gelmesi de bunda etkili şüphesiz.

O an şiirini “anonim” yazan, ağıtını kendi yakan bu zıtlık, iki uç noktanın böylesine kafadan çarpışması, vicdanı da uyandırıyor, ayaklandırıyor elbet. Dizeleri sınır tanımıyor, dünyaya yayılıyor, zalimi her devirde temyizsiz mahkûm ediyor.

Bir bakıyorsun türküsü, şarkısı, marşı, senfonisiyle, umudu, melodik isyanıyla yıllar, hatta yüz yıllar sonra da karşında. Pir Sultan’ın “Yürü bre” dediği paşadan, ağadan adım izi kalmamış, onun nâmı 500 yıl yürümüş, nefesi insanlığa rüzgâr olmuş.

Nâzım’ın en büyük korkusu

O yüzden korkuyorlar şiirden, dizelerden, hatta nakarat kıvamında bir tek cümleden… Geçen pazar yayınlanan “Dünyanın en belalı kıskançlığı” yazımdan devamla, Nâzım Hikmet’in de hayatı böyle hazin bir nazm-ı âlem. Zulüm ve şair deyince karşında onun mahpushâne, sürgün albümü…

O da “Çok korkuyorlar” diyor 67 yıl önce, “türkülerimizden korkuyorlar”; “memleketlerinden, kendi milletinden, ölülerden, dirilerden” korkuyorlar. Ve ekliyor, “hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu”. Biliyorlar ki şöyle bir toplanıp, birlikte, yüksek sesle okusalar… Bazen bir şiirlik canları var. Üzerinden yüzlerce yıl geçse de başa belâ.

Nâzım da “insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyor”… O zaman hiçbir şeyin sınırı, “bu kadarı olmaz, yapılmaz”ı kalmıyor çünkü. Ve “kapatıyor kitabı”, “anladığını anlatmayan alçaktır” diye öfkeleniyor cümle âleme… O alçak basınçta umut, anladığını, yaşadığını anlatanda.

Biyografisiyle “bittecrübe sabit”

Dirisiyle ölüsüyle haksız değil; “bittecrübe sabit”… Çok çekiyor iktidarların her yere, ömrünün her dilimine uzanan zulmünden. Ölümünden iki yıl önce, 11 Eylül 1961’de yazdığı o ünlü “Otobiyografi”si bile yeterli onu anlamaya.

Ayrılıkların, hasretin her çeşidini “ezbere sayıyor”.  Kendi dilinde basılacak kitaplarını eline almaya, kapağını okşamaya bile hasret: “yazılarım otuz kırk dilde basılır /Türkiye’mde Türkçemle yasak”…

Şiirlerinden, karşı yakadan haykıran memleket, oğul, özgürlük hasreti de öyle, ölümcül… Çok istemesine rağmen Vera’yı, “saçları saman sarısı kirpikleri mavi karısını” da “bir kerecik, bir kerecik olsun” Türkiye’ye götüremiyor misal; “Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım”. Ölümünden sonra vasiyeti de nafile. Ne “Anadolu’da bir köy mezarı, ne başının ucunda bir çınar”…

Yasak savmalı “itibar” istismar

Ece Ayhan “Tarihte önemli şairler iki kez asılmıştır” diyor ya… Az demiş bence, hayatları hep askıda…  Sözün kıs(s)ası, durma biriken insanlık borçlarımız arasında Nâzım’a da borcumuz bâki. Yasak savmak kabîlînden iade-i itibarla, her anlamda “uzaktan vatandaşlık”la filan da ödenmiyor pek. İlk taksitten sonrası icrâlık…

O hakka hukuka itibar etmeden, insanların anayasal haklarını 65 yıl sonra bile iade etmeden, demokrasinin “sıradan” insânî hallerini dahi umursamadan itibar olmuyor. İtibar bir yana, adını anmak bir tür istismar bazen.

“Mezarı buraya gelseydi”?..

O yüzden birçok insan gibi “Mezarı buraya gelseydi?” sorusu da biraz muamma benim için. Her “gündönümü”nde bir tahrip, bir saldırı ihtimali… Nâzım’ın varlığıyla, diri dizeleriyle de, ölüsüyle de “korunacağına” dair bir güven bugün de yok içimde. Şiirlerini “sabırla” kaldırmaları bile kulpu nereden taktıklarına bağlı. Bugün bile birçok dizesini duvara yazsan, hatta atfetsen!..

Anıt mezarının akıbeti de belki “koruma”  bahanesiyle 2018’de Ankara Yüksel Caddesi’nde polis barikatıyla bir yıl tutuklu kalan “İnsanlık Anıtı”na dönerdi. Uzaktan bakardık uzaktan vatandaşlığına… Yine esef eder, dertlenirdik “insanın bu rütbe alçalabilmesine”…

Testi kırılsa da kulp ellerinde

Evet, “mezarı gelseydi…” bugün de muamma ama “Bugün yaşasaydı ne olurdu?” sorusunun karşılığı muamma sayılmaz. Zülfiyâra dokunduğu anda belli. Nâzım’a 2009’da vatandaşlığını iade eden iktidardan bile yıllar sonra o bildik, tarihi tekerleme yine yükseliyor, güncelleniyor, yeri zamanı gelince: “Ne kadar imansız, kitapsız, komünist varsa bunları TV’de konuşturuyorlar”.  Yanına/yerine onca sıfat, hakaret, etiket, “hüküm” de ekleniyor her gün.  

Yani şairin ölümünden bir yıl önce okuduğu “Ankara gazetesindeki” gibi, “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ”! Bugün de devam ediyor esasında. Öyle başlıklar da her an “yıldırım baskı”ya hazır.

“Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızsa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, topuysa…” sözleri durma güncellendiği için kendi deyimiyle de öyle zaten: “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.” Bu yönüyle vatan sevgisi-hainliği de kulp meselesi nihayetinde. Testiyi sık sık kırsan da kulpu elinde kalıyor ne de olsa. Takarsın yine bir yere…

Kumaş uymuyor, pot yapıyor

Velhâsıl, baskıcı rejimler, dümen suyunda, kendi makamında olmayan sanatla, müzikle, şiirle filan geçinemiyor. “Bittecrübe sabit”… Bunu en baştan asalım sahnesine, haşmetli dekoru göz almasın, vurmalı davullu fon müziği kulak doldurmasın…  Kumaşına uymuyor, kisvesinde kıyafetinde pot yapıyor. Şiir “rüyaların yapıldığı kumaştan”. İnsanlığın rüyası ise tarih boyunca zorbanın kâbusu…

Amma velâkin iktidarlar da, o dokuma tarağında hiç bezi olmayan bazı politikacılar da medet umuyor şiirden, onun gücünden. Sandıklarından seçilmişi nutuk atarken bire bir… Beleş hamaset,şiirle şahâdet, emanet “hey hey”le keyfine, niyetine kafiyeli vatan millet.

“Vatan şairi”nin hainliği cepte

Nâzım Hikmet şiirlerine de sık iş düşüyor kürsülerde tabii. Dillere destan “vatan şiiri” de çok… O “vatan haini”, o tescilli komünist, “Moskof ajanı” kürsüdeki ince ayarıyla bir bakıyorsun “vatan şairi”… Lâkin hainliği, imansızlığı, kitapsızlığı hep sağ cepte.

Bir “tiyatro oyunu”ndaki replikten Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’e atfedilen “Kültür, sanat lâfını duyduğumda elim tabancama gider, emniyetini açarım” misali, cebindeki o silaha her an davranabilir.

Isırıp bırakınca” ayıp da oluyor

İçselleştirmeyince, hakkını hukukunu kabul etmeyince, onunla birlikte yaşamak işine gelmeyince olmuyor çünkü. Koca külliyatının çoğunu ısırıp bırakıp, içinden birini beğenince ayıp da oluyor üstelik.

Hakkını vermek zaten lâfügüzaf da  “şiir solisti” olmak da zor ayrıca. Sesli okuması müşkül. 23 Nisan müsameresindeki iki kıtalı şiirine sular seller gibi hazırlanıyorsun da, kürsüye çıkınca şiiri kendi nağmelerin, kendi “ezberin” basıyor.

Hele seçim menzilinde nutuk atarken… Nutku tutulmak deyimi boşa değil. Harcıâlem bir şarkıya, hatta bazen milli marşımıza bile eşlikte biçare, örnekleriyle trajikomik siyaset tarihimizde “bir komik âdem” oluyor bazen insan.

Cevap: “Bir Komik Âdem”

Nâzım’ın dönemin bazı yazarlarına, şairlerine cevap verdiği şiirlerinden “Cevap: III Bir Komik Âdem” kulağımı öyle de çınlatıyor, gözümün önüne onca yıl sonra bire bir portreler getiriyor. “Han, hamam, apartman ve konaklarınızla, /çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla /yamak ve yardaklarınızla hücuma kalktınız!” diyor ya mesela.

Gözümün önünde Ahmet Kaya’yı sürgüne, memleket hasretiyle ölüme gönderen o meşum ödül gecesi. O toplu hücumun ardından hemen onun sesini, türkülerini “bir başka şarkıyla” bastırmak için hadi, hep beraber sabık “darbe cıngılı”… “Bir Başkadır Benim Memleketim”.

Ama nafile; kusura bakın bakmayın… Güftesindeki “destan yazan âşıkları” da dâhil dünden bugüne böyle gelince, bana hiç başka gelmiyor “memleketim”. Ya da bir başka geliyor da sizin o nakaratınızla vaat ettiğiniz gibi “bir başka” değil yine başkalaşmışı…

Nâzım’la sahne almak…

Şiiri, insanı içine alan dünyasını, öyle ya da böyle asabiyetle, “edebi azar”la anmak da hoş değil esasında. Lâkin Devlet Malzeme Ofisi’nin “ihtiyaca binaen” aldığı, “kullanım gereği” sağa sola iliştirdiği şiirler öfkelendiriyor beni. 

Güncel örneği geçenlerde Nâzım Hikmet’in şiiriyle sahne alan Kemal Kılıçdaroğlu… Farzımuhal filan da değil bence, “farzı -fazlasıyla- mahal”, yerinde, uygun. Hem edebi, “Ya edep!” öfkem memleket ortalamalarına da uyuyormuş meğerse.

Işık Üniversitesi’nin “mutlak butlan” araştırmasına göre CHP seçmeninin Kılıçdaroğlu’na yönelik öfke puanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la başa baş. Sahnesine aldığı şiirdeki gibi “havaları boydan boya yarmış ikiye”!

Yüz yıllık şiire aranjman

Kılıçdaroğlu’nun sahnesine aldığı o şiir de enteresan. Nâzım’ın 100 yıl önce, ta 1935’de “Resimli Herşey” dergisinde yayınlanan bir şiiri; “Yürümek”… Doğrusu bunca yıldır -kendi çapımda- “meraklısı” olarak hiç hatırlamıyorum.

Kulpuna uydurmak için çok aramışlar sanki. Lâkin “kırk kırık küp, kırkının da kulpu kırık kara küp” misali öyle sahnelerde çalınıp söylenmesi bu örnekte zor aslında:  “Havaları boydan boya yarıp ikiye, /(…) karanlığın gözüne bakarak /yürümek!.. (ünlem işareti şiirin orijinalinden ben koymadım)”.

Devamında ise tecâhül-i ârif, bilmezlikten gelme, edebi yansıtma “sanat”ıyla, siyasi aranjmanıyla bir başka “edep ya hu”: “Yürümek; yolunda pusuya yattıklarını, /arkadan çelme attıklarını /bilerek /yürümek /yürekten /gülerek /yürümek”.

Sahibinden tepki: “Kullandırtmayız”

Hani “havaları boydan boya yarıp ikiye” kısmı, bugünkü maksadıyla, bu siyasi atmosferde tastamam da, “karanlığın gözü”nün baktıkları yerde mi olduğu çok şüpheli. Pusular, çelmeler de sahne projeksiyonunu tamamlıyor.

Seyrediyorum… Şiirin gümbür gümbür “çalındığı” sahnenin, CHP Genel Merkezi’nin cephesi de “Arınma Zamanı” pankartıyla kaplı. İlk gördüğümde korku, distopya türündeki “The Purge (Arınma Gecesi)” filmi geliyor aklıma. Adıyla, sloganıyla çağrışım işte.

O şiirin sahnelenmesinin hemen ardından da sanatçıların, müzisyenlerin tepkisi, protestoları geliyor: “Kullandırtmayız…” Kılıçdaroğlu yönetimine koyulan “eser” kullandırma yasağına, bazı yazarlardan sonra bazı akademisyenler de “veri, bilgi, yayın kullandırma ambargosu” ile katılıyor.

Tek dizeyle iki çam devirmek

Neyse… Farzımuhal Nâzım’ın mezarı buralara gelseydi, Kılıçdaroğlu da belki “evden ‘iş’e” dışında -olağan- ziyaretlerini pek yap(a)madığı için oraya da gidebilirdi bu vesileyle… Orada da bir şiir “patlatır” mıydı bilmem. Zira 14 Şubat 2014’de “Sevgili gençler Nazım Piraye’ye şöyle yazmış” diyerek yayımladığı video-mesaj hâlâ hafızamda gülmesini tutuyor.

Şiirden aldığı tek dizenin, “yapraklara dallara, yeşillere allara”nın sırasını karıştırması bir yana… O dize dediği gibi Piraye’ye değil, doğum gününde Münevver’e yazılmış. Üstelik şiirin adı “Münevver’in Doğum Günü”! Tek dizeyle iki çam deviriyor yani.

Ünlü repliğiyle, “Hoş gelmediniz!”

“Olsun, böyle şeyler yine de önemli”, “hoş bulduk” demiştim o günlerde. Ne güzel… 2023’deki seçim kampanyasındaki “Sana söz yine baharlar gelecek” klibi de kıpırdatmıştı, ayaklandırmıştı içimi. Bugün o “hoşâmedi”, yani “hoşgeldine gitme”den eser yok içimde tabii. Buz gibi bir İngiliz filmi repliğiyle “Hoş gelmediniz”, “Burada hoş karşılanmıyorsunuz”.

Şiir, şarkı, türkü de nafile. Hariçten gazel okumak bir yana, o pul o zarfa her zaman yakışmıyor. Son yerine yine bir dize; “Yalnız insan kayıp mektup, adresi mi yanlış nedir?” Aman dikkat, kullanamazsınız… Zira Louis Aragon’dan bu şiiri besteleyen Zülfü Livaneli de protestocu sanatçılardan; “Butlanla gelen CHP Genel Merkezi’nin bestelerimi kullanmasına iznim yoktur”.

YAZI FOTOĞRAFI: Kemal Kılıçdaroğlu2023seçimlerinde bu pozu Millet İttifakı “6’lı masa” liderleriyle de vermişti; “Elleriyle kalp yapanlar kazanacak”. Bursa Nilüfer Belediyesi’nin Nâzım Hikmet’in doğumunun 114. Yılı anmalarında PTT ile işbirliğiyle çıkardığı pul.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın