Darbenin ardındaki ABD (IV) ve PKK-PYD

 

Suriye denkleminde pozisyonu en değişken, en karmaşık ve en tahmin edilemez aktör, kuşkusuz ki PYD ve eylemleriyle onun askeri kolu YPG.

Denklemde PYD’nin pozisyonunun kestirilmesi, (i) hem BAAS yönetimiyle organik ilişkisi; (ii) hem Rusya ve ABD için bölgede IŞİD (ya da genişletilmiş haliyle “cihatçılar”) ile savaşan tek güçlü seküler topluluk olması; (iii) hem de, tabii uzantısı olduğu PKK’nın Türkiye ile yürüttüğü savaş… bakımından oldukça güç.

Bu güçlüğe bir de PYD ile bağlantılı diğer aktörlerin birbiriyle ilişkilerindeki (PYD’yi de etkileyecek) değişiklikler eklendiğinde, durum neredeyse içinden çıkılmaz oluyor.

Durumu aydınlatabilmek için birkaç sabiti netleştirmek; sonra da bilinen ve konuşulanlara aykırı görünen olayları örneklemek gerek.

Sabitlerden biri, PYD’nin Suriye’deki etkinliğinin — çatışmalar devam etse de, kısa bir zaman zarfında ülkeye barış gelse de — daha uzunca bir süre kalıcı olduğu.

Şu anda bölgeye müdahil unsurların tamamı karşı çıksa bile, hakimiyetinde bulundurduğu batıda Afrin ve doğuda birleşik Cezire-Kobani “kanton”larındaki varlığı büyük çapta değişecek gibi gözükmüyor.

Elbette burada kullanılan “kanton” kelimesi PYD’nin tercihi.

Meselenin içindeki diğer aktörlerin tercihleri, bu bölgelerin birer kanton mu, bir konfederasyonun parçaları mı, demokratik özerk bölgeler mi, yoksa eskisi gibi üniter Suriye’nin birer bölgesi mi olacağını gösterecek.

Kesin olan, bu bölgelerdeki PYD hakimiyetinin ne yapılırsa yapılsın ortadan kolay kolay kalkmayacağı. Dolayısıyla çözümü düşünürken bu gerçeğin kabulü gerekli.

Tabii PKK ile bir savaş sürdürmekte olan Türkiye’nin güncel söylemi, hangi türden olursa olsun PYD’nin Suriye’deki bölgesel hakimiyetine kesinlikle karşı olduğu yönünde.

Ancak sözkonusu olan dış politika ise, söylem ile istek (hedef de diyebilirsiniz) tam bir paralellik arzetmeyebilir.

Bir aktör ve onun ilişkilendiği olgular üzerinde etkin diğer aktörler, birbirlerinin varlıklarını düşünerek politika geliştirirler ve çok kutuplu bir it-çek oyunu oynanır.

Yukarıda bahsedilen aktörlerin kullanıldığı bir anlatımla, durumun tarifi örneğin şöyle yapılabilir:

 

Türkiye de aslında PYD’nin kalıcılığının farkındadır, ama onu kendi istediğinden daha başka pozisyonda görmek isteyenlerin çektiği yönün tersine çekerek dengeyi sağlamaya çalışmaktadır.
Örneğin Türkiye de gelecekte PYD’nin parçalardan biri olduğu federatif (veya başka bir isimle anılan çoklu sistem) bir Suriye öngörmekte, ama bu, iki PYD bölgesi birleşmeden gerçekleşsin istemektedir.
Böylece tüm PYD bölgelerinin / isteklerinin / iradesinin reddi yoluyla, bir baskı oluşturmayı tercih etmektedir.

PKK ile savaşa ve her gün gelen şehit cenazelerine tanıklık edilen böyle bir aşamada, bu yaklaşım birçok insanı rahatsız edebilir — ama reel politik de budur.

PYD’nin Suriyedeki pozisyonundan bahsedilirken IŞİD ile savaştaki rolü de yok sayılamaz.

IŞİD ile savaşın, örgütün bölgesel hakimiyetinin tümüyle sonlandırılmasına kadar süreceği belli.

Konuya müdahil aktörlerin hiçbiri, IŞİD ile bir diyaloğa girmeyi ve örgütün varlığına kısıtlı bir bölgede, çatışmasızlık koşullarında katlanılmasını önerecek gibi görünmüyor.

Üstelik aynı aktörlerin, IŞİD’ın elinden tüm hakimiyet bölgeleri alınsa bile örgütün kökünün tümüyle kazınamayacağını bilmesine rağmen, bu böyle.

Yani IŞİD’a karşı sıcak savaş sürecek ve elbette ki PYD bu savaşta, Türkiye de dahil herkes için eninde sonunda bir müttefik olarak iş görecek.

Resmi söylemler, AK Parti tabanı, Türkiye toplumunun tamamının PKK’ya karşı yükselen tepkisi ve savaş psikolojisi dikkate alındığında, bu önerme oldukça rahatsız edici görünüyor — ama durum bu.

Özetle, PYD’nin Suriye’de kesinlikle bir geleceği var ve her ne kadar resmi söylemi tersine de olsa, eylemleriyle Türkiye bu gerçeğin farkında görünüyor.

Geçen yılın Temmuz ayında başlayan son PKK savaşı öncesindeki Çözüm Süreci döneminde, Türkiye’nin IŞİD saldırısı altındaki Kobani’ye yardımları hafızalarda hâlâ taze.

HDP/PKK’nın Barış Sürecini provoke etme tercihinin devamı olarak 6-8 Ekim olayları ve arkasından başlayan savaş, bu anıyı bastırma isteği doğursa da, ortada buna izin vermeyen bir başka gerçek daha var.

Türkiye PKK ile bir yıldan fazladır süren savaşında, son günlerde gerçekleşen tek bir olay dışında, PYD’yi neredeyse hiç hedef almadı.

Suriye tarafından Türkiye’deki savaşa PKK’nın militan ve silah ile mühimmat taşıdığı hep konuşuldu, resmi açıklamalara girdi — ama ne Suriye’de IŞİD hedeflerine saldırı düzenleyen TSK F-16’larının eli bir kez olsun YPG hedeflerine kaydı, ne de Türk topçusu hedefini bir kez olsun şaşırıp “kazara” YPG’yi vurdu.

Bu durumda, Fırat Kalkanı operasyonunun ilk haftası biterken bir istisna yaşandı.

Cerablus’un 6-7 km güneyinde iki Türk tankı PYD’liler tarafından (bazı kaynaklar PYD ile hareket eden bir başka örgütün sorumluluğundan söz ediyor) ATGM silahıyla vuruldu ve bir asker şehit olurken üçü de yaralandı.

(Ara not: ATGM’nin açılımı anti-tank guided missile, yani güdümlü tanksavar füzesi. Bu silahların menzili 5 km dolayında. Ya laser, ya da füzenin kuyruğundan geriye açılan, atıcıya bağlı bir tel aracılığıyla hedefe yönlendiriliyorlar. (ABD) TOW, (Alman-Fransız) Milan ve (Rus) Kornet gibi marka ve tiplerine bölgede savaşan tüm unsurlarda rastlanıyor. Bu yüzden, menşeleri üzerinden terörist gruplara hangi ülkelerin destek verdiği tartışmaları yaşanıyor. Bu tartışmaların çoğu rasyonellikten uzak ve söylem sahibinin politik duruşu ile hedef aldığı ülkeye bakışına dair tezvirat düzeyinde. Nitekim füze Türk tankını vurup bir askeri şehit ettiğinde, sosyal medya o aşamada elde edilmesi imkansız bir bilgiyi edinmiş görünen paylaşımlarla çalkalandı. Amerika karşıtları ABD’nin PYD’yi verdiği desteği de kanıtlarına(!) ekleyerek söz konusu ATGM’nin bir Amerikan TOW’u olduğu, tepkisini daha çok Avrupa ve/ya NATO’ya yönlendirenler ise Fransız-Alman yapımı Milan füzesi olduğu savını işlediler.
Şu sıralarda ve teşhiste çok da aceleci davranmayan çoğu kaynakta “suçlu”, Rus menşeli Kornet füzesi olarak geçiyor.)

Öyle veya böyle; PYD’nin sorumluluğu olduğu kabul edilen bu eylemler TSK tarafından sert bir biçimde cezalandırıldı. Menbiç’in kuzeyinde, Serisyet köyündeki bir PYD tahkimatı hava saldırısıyla vuruldu ve 25 militan öldürüldü.

Bunun dışında, Fırat Kalkanı operasyonunun ilk günlerinde Azez yakınlarında TSK-ÖSO güçlerine yaklaşan PYD unsurlarına açılan topçu barajı; daha eskilerde ise yine Türk sınırına fazla yaklaşan PYD unsurlarının ateş altına alınması gibi birkaç örnek de var. ama şu bir gerçek ki Türkiye, yurtiçinde PKK eliyle gerçekleştirilen eylemlerin misillemesini hiçbir zaman PYD/YPG üzerinden yapmadı.

Ne etkili bir topçu ateşine, ne de bir hava saldırısına dayanacak gibi oluşturulmamış, sadece IŞİD saldırıları düşünülerek hazırlanmış olan Suriye’deki YPG hedefleri, hiç bu yollarla vurulmadı.

Türkiye’nin YPG’yi vurmaması bir yana; kontrolündeki Adana İncirlik üssünden kalktığı kesin olan USAF A-10 uçakları gibi silahlarla sahada PYD’nin desteklenmesine, YPG içine yerleştirilen ABD kara unsurlarının laser işaretlemesi rehberliğinde IŞİD’ın bombalanmasına göz yumuldu.

Bu işaretçi ABD komandoları YPG’lilerle birlikte görüntülendiğinde medya, “işte ABD’nin PYD’ye desteğinin açık kanıtı” diyerek celâllendi ama, işaretlenen hedefe saldırıları gerçekleştiren A-10’ların İncirlik’ten ve TSK’nın bilgisi dahilinde kalktığını görmezden gelmeyi tercih etti.

15 Temmuz darbe girişimini savuşturan Türkiye’nin, muhatapları nezdinde ve özellikle de Suriye meselesinde eskisinden cok daha güçlü bir aktör olarak sahneye çıktığı kesin.

Diğer birçok verinin yanısıra, Fırat Kalkanı’nın PYD’nin şiddetli itirazlarına rağmen hem ABD hem Rusya tarafından desteklenmesi, Türkiye’nin bu yolla (geçmişte kendisi hem ABD hem Rusya tarafından desteklenmekle çokça böbürlenen) PYD’ye sertçe vurabilmesi, bunun göstergesi.

PYD’nin şiddetli çatışmalarla IŞİD’den aldığı Menbiç’i “ABD’ye verdiğimiz söz doğrultusunda boşalttık” demesi ve Türkiye’nin tezleri doğrultusunda Fırat’ın doğusuna geçtiğini açıklaması da bununla ilgili.

Elbette burada PYD’nin bir hilesi de söz konusu.

“Biz çekildik ama orada bölgenin yerlisi ortaklarımız SDG’liler var, mayın temizliyorlar” gerekçesiyle güçlerinin bir kısmını çekmediği söyleniyor; ancak bu aşamada önemli olan “sözümüzü tuttuk” demeleri.

Bu sitede yayınlanan son yazısında Ceren Kenar, PYD’nin Rusya ve ABD karşısında artık oldukça değiştiği söylenebilecek konumunu etraflıca inceliyor (https://serbestiyet.com/yazarlar/ceren-kenar/rusya-pkkyi-nasil-satti-716746).

Türkiye’nin (a) Suriye’de hem Rusya hem ABD için artan önemi ve etkinliği; (b) sınırları içindeki PKK ile savaş hali; (c) buna rağmen, rağmen hava kuvvetleri için kolay hedef olan PYD’ye görece müsamahalı tavrı — bu üçlü tutumun ardındaki akıl ne olabilir?

“Çözüm mözüm yok!”

Başbakan Binali Yıldırım bu söylemiyle PKK’nın artık Türkiye için “konuşulabilir” bir aktör olmaktan çıktığını, gayet açık ve net olarak ifade ediyor.

Belli ki bundan sonra PKK’nın Türkiye sınırları içinde yeri yok.

Ama onlara da gidecekleri bir yer lâzım ve Türkiye de bunu biliyor.

PYD/PKK’nın elinde kalan tek koz, halen ve belli ki daha uzun bir süre IŞİD ile savaştaki kullanışlılıkları.

Sonuç belli.

Türkiye PKK’nın sınırları içindeki askeri varlığına hiçbir biçimde müsamaha göstermeyecek ve onu Suriye’deki PYD bölgesine çekilmeye zorlayarak tecrit edecek.

Kantonlar (veya Yeni Suriye’de onlara her ne denecekse) asla birleştirilemeyecek.

Afrin bölgesindeki PYD/PKK varlığının, bölgenin göreli zenginliği ve coğrafi konumuyla zaman içinde daha uyumlu bir çizgiye evrileceği öngörülebilir.

Asıl mesele, PKK’nın Suriye’nin doğusundaki Cizre-Kobani birleşik kantonları.

TSK topçusunun menzilinde, dümdüz arazisiyle bir zırhlı birlikler tatbikat alanı olmaya oldukça müsait bu bölgede, PKK’nın geleceği duruyor.

Bu geleceğin ne olacağı ise kendi ellerinde.

Bu aşamada tekrar 15 Temmuz darbesine ve ABD’nin dahline dönelim.
 

Türkiye’nin Suriye’ye askeri bir güç sokup hem mültecilerin hem kendi sınırlarının güvenliğini sağlaması, neredeyse olayların başlangıcından beri konuşulan bir konu.

MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın “sokarım birkaç adam attırırım birkaç roket” sözleri İçişleri Bakanlığı’nda yapılan bir görüşmede sarfedilmiş ve 17-25 Aralık 2013 darbe girişimi sırasında paralel yapı tarafından sızdırılmıştı. Muhalefetin “AKP Hükümeti Suriye ile Türkiye’yi savaşa sokmak istiyor” propagandasında kullandığı o meşhur konuşmanın kayıtları da aslında aynı konuyu ele alıyor.

Konuşmanın tamamı incelendiğinde, Fidan’ın o sözlerinin “bahane değil meselemiz, bahane istenirse bulunur; mesele irade göstermek” anlamına geldiği açıkca anlaşılabiliyor. (Sızdırılan konuşmanın deşifresine şu linkten ulaşılabilir: http://marksist.org/icerik/Haber/5330/Tapenin-gercekligi-kabul-edildi-Suriyeye-askeri-mudahale-nasil-planlanmisti.)

Ve son olarak AFP tarafından ortaya atılan bir iddia:

“TSK içinde etkin konumda bulunan FETÖ’cü kurmay subaylar, Türkiye’nin Cerablus Operasyonunu iki yıl boyunca ABD’nin kabul etmeyeceği şekillerde sunarak sabote etti, engelledi” (http://www.palo.com.tr/a/afp-2-y%C4%B1ld%C4%B1r-planlanan-cerablus-harek%C3%A2t%C4%B1n%C4%B1-tu%C4%9Fgenereal-semih-terzi-engelledi-1816226).

Şimdi ve tüm yukarıda anlatılanların ışığında bir daha düşünelim.

ABD Türkiye’de FETÖ’nün yapacağı, oldukça acele ve büyük risk alınarak planlanmış, iktidarı ele geçirmekten çok ülkeyi kaos ve muhtemelen iç savaşa sürükleyecek bir darbeyi desteklemiş olabilir mi?

Açık ki bu soruya verilecek cevap — ABD içinde FETÖ ile organize çıkar birliği içindeki özel bir grubun dahli bir yana — ABD devlet politikaları düşünüldüğünde, hayır olmalıdır.