Etyen Mahçupyan’ın kadim meselesi

Bu yazımda 31 Mart Vak’asını tarihsel bağlamına oturtup ele almaya girişeceğim. Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin suikasta kurban gitmesiyle birlikte Anayasal rejimin ilk yılında cereyan eden farklı siyasal kuvvetler arasındaki gerilim tepe noktasına ulaşmıştı...

Halil Berktay’ın “İftardan izlenimler” başlıklı yazısındaki şu bölüme katılmama rağmen itirazım var: “Türkiye’nin artık CHP’yi ve CHP tabanını (ya da laik kesimi) ilerletmeye çalışmak üzerinden gelişip ilerleyemeyeceğini; gelişme ve ilerleme umudunun AKP’de ve AKP tabanında (ya da Müslüman kesimde) düğümlendiğini daha önce yazmıştım. Bir kere daha doğrulandığı kanısındayım.”

 

Berktay burada yatırım yapılması gereken tarafın Müslüman kesim olduğunu söylüyor ve bunun nedenini de Müslüman kesimin demokratlık algısının laik kesime göre çok daha ileride olmasında arıyor. Bunu Mahçupyan’a referansla bir sonraki yazısında da tekrarlıyor: “AKP seçmeni Türkiye’deki en demokrat seçmendir.” Bu söylemlerin hepsine katılmama ve Müslüman kesimi oldum olası desteklememe rağmen aklımı kurcalayan soru şu: Türkiye’nin gelişme umudu Müslüman kesimde değil de laik kesimde aransaydı ve CHP tabanı (laik kesim) AKP tabanından (Müslüman kesimden) daha demokrat olsaydı, yatırımımızı demokratlığa en yatkın olan tarafa mı yapardık? Bizim kendimizi konuşlandıracağımız ve destekleyeceğimiz tarafta arayacağımız özellik demokratlığa yatkınlıksa ve taraflar arasında kimse demokratlığa zerrece yatkın değilse, o zaman ne yapmamız gerekir? Biz yüz kişilik bir grup olsak ve gelişim/ilerleme umudunu sadece on kişi taşısa ve yatırım bu on kişiye yapılsa, geriye kalan çoğunluk bundan nasiplenmediği sürece bu boş bir yatırım olmaz mı?

 

Bu sorulardan sonra derdimi anlatabilmek için aklıma başka bir yola başvurmak geldi. Tam da bu noktada Etyen Mahçupyan’dan bahsetmeliyim diye düşündüm, çünkü bu konu onun kariyerinin mihenk taşını oluşturuyor. Herhalde yirmi yılı bulan duruşunun ve demokratlık anlayışının temelini burada aramak yanlış olmaz. Nedir peki bu anlayış?

 

Bilindiği üzere Etyen Mahçupyan laik/sol cenahta pek sevilmeyen biri. Uzaktan bakıldığında anlaşılması makul görünen bir durum: kendisi gayrimüslim bir laik ve tüm kariyeri boyunca dindarları desteklemiş, onlara pozitif ayrımcılık uygulamış biri. Bu ülkenin ana motorunun dindarlar olması, Mahçupyan’ın temel çıkış noktası. Böyle bakınca bir sorun yokmuş gibi duruyor. Ama zaten dindarların destekleniyor olması bu ülkenin tarihsel, kültürel, konjonktürel atmosferinden kaynaklanıyor. Mahçupyan sanıldığı gibi dindarlara âşık, onlara tapan, gizli gizli hepsinin dünyanın en zeki insanlar, acayip demokratlar olduğunu filan sanan biri değil. Tek mesele şu: bir ülke demokratikleşecekse eğer, bu çoğunluğun algısına muhtaç. Nokta.

 

Dolayısıyla yatırım, her zaman çoğunluğa, Türkiye’de de dindarlara yapılmak zorundadır. Bu, dindarların öyle akıllı, böyle namuslu, şöyle demokrat insanlar oldukları anlamına gelmez. Gelse zaten komik olur. Bu insanlar tam da “böyle” olmadıkları için desteklenmeli, hemen her zaman arkalarında olunmalıdır. İkide bir Mahçupyan’a (ve bizlere) sorulan “hâlâ dindarlara açtığınız kredi bitmedi mi?” sorusu da anlamsız ve yüzeyseldir. Sanki biz biri doğru, biri yanlış iki seçenekten inadına yanlış olanı seçiyormuşuz da, en sonunda “tamam” deyip doğruyu tercih edecekmişiz gibi… Bu kredi ölene kadar bitmeyecektir, ülke demokratikleşene kadar asla sonlanmayacaktır. Kimsenin bu anlamda dindarlara kredi açtığı filan da yok. Burada bir karşılıklılık yok. Yani "eğer böyle yaparsa desteklerim" durumu yok. Bu koşulsuz bir destek.

 

Çünkü elimiz mahkûm. Çünkü onlar çoğunluk. Onlar “anlamazsa” biz asla Almanya olamayacağız. Kızıp çekip gidemezsiniz yani Tayyip Erdoğan saçmaladığında. Büyümekte ve gelişmekte olan çocuğunuz, gidip eşya kırdığında “sana olan kredim tükeniyor” der misiniz? Çocuğunuz sınavdan başarısız olduğunda, “artık bitti, ben gidip komşunun çocuğuna yatırım yapacağım” diyebilir misiniz? Bir şekilde büyüteceksiniz çocuğunuzu. Her ne olursa olsun, önümüzde bir hayat var olacak. Bir şeylerin iyi gitmesi için de çocuğunuzun kendini geliştirmesi gerekecek, çünkü onun yerine siz sınava giremezsiniz, onun evleneceği kişiyi siz bulamazsınız. Bunları “O” yapacak, o büyüyecek… Ne olursa olsun çocuğunuzun arkasında olmanız, Mahçupyan’a yapılan ithamlarda olduğu gibi çocuğun bizatihi zeki/çalışkan/ahlâklı olduğu anlamına gelir mi?

 

Mahçupyan’ı zaman zaman “cemaati ve dindarları hep yanlış tanıdı, onları çok yüceltti, onları bir şey sandı” diye eleştirenler oluyor. Oysa sizin çocuğunuzu desteklemeniz, “benim çocuğum başarır, yapar” demeniz, çocuğunuzu yanlış tanımak demek değildir. Tam tersine, bu ülkede dindarların ne olduğunun, nasıl düşündüğünün, potansiyellerinin ne olduğunun farkındayız biz (bu “biz”in kim olduğundan Gürbüz Özaltınlı zaman zaman bahsediyor). Öyle inanılmaz atıflarda bulunmanın âlemi yok elbette; ama bahsedilen o çoğunluğun içerisinde bir atmosferin oluştuğunun, bir dönüşümün yaşandığının da yıllardır farkındayız (Berktay’ın belirttiği gibi). Hele geçmişe oranla çok daha iyi durumda olduğumuzdan nerdeyse hiç şüphemiz yok. Dolayısıyla o çoğunluğun içinde bir grup diğer bir grupla bozuştu diye; aralarında kan davası oluştu diye; yalanlar, çalmalar, çırpmalar, rüşvetler, dolandırmalar ve bunun gibi bir sürü pislik ortalığa saçıldı diye; bizim “dur ben bunlarla yolumu ayırayım” deme lüksümüz yok. Çünkü bizim mesaimiz bu insanlarla.

 

Bu açıdan bakıldığı zaman sorulacak en iyi soru “ne yaparsa yapsın birini sonsuza kadar desteklemek mantıklı mıdır?” sorusudur. İşte buradaki mantık hatası “desteklemek” sözcüğünde yatıyor. Herkes Mahçupyan’ın dindarları desteklediğini düşünüyor. Elbette destekliyor, ama bu sözcük yanlış olmasa bile eksik. Doğru cümle: Mahçupyan “ne yaparlarsa yapsınlar muhatap alıyor.” Birini muhatap almak illâ onu tasvip etmek, sevmek, desteklemek anlamına gelmez; ama hayatının hiçbir noktasında sen ve senin gibiler iktidara gelemeyecekse o zaman o çoğunluğu muhatap almaktan başka çıkar yol yok demektir. Eğer samimiysen, bu kişilere kendini anlatabilirsin. Belki birine anlatırsın. Alttan alta… İlla Sokrates gibi “at sineği” olarak değil. Hallacı Mansur gibi “Ben Tanrıyım” diyerek de değil. Onların dilinden konuşarak… Onlar biliyorlar zaten senin farklı olduğunu. Küpen var, Ermenisin, saçın uzun… Ama samimiysen dinliyorlar seni. Bana kalırsa başka yol da yok.

Önceki İçerikErmeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-7
Sonraki İçerik11’e 10 Kala: Hayat hakkında delil toplayan adam