FETÖ’nün başarılı olmuş kansız darbesi: Kutuplaşma

 

“Herkesin malumu önemli bir mevzumuz var. Bu milletin, el ele vererek ancak aşabileceği bir mevzu.

Nur topu gibi kucağımızda duran bir yıpranmışlıklar yumağı” diyor, Diriliş Postası gazetesindeki “FETÖ’nün başarılı darbesi” yazısında Orhan Pekçetin…                      

Ve devam ediyor: “Bize ait kelimelerimizin ve bizden kavramların, bu kavramlarla ortaya koyduğumuz değerlerimizin hayata, insanlığa ve ölümden sonrasına bakış açımızın yıpranmışlığı, FETÖ’nün başarısız kanlı darbe girişiminin başarılı olmuş kansız darbesi” (http://dirilispostasi.com/a-4474-fetonun-basarili-darbesi.html).

Tahmin edilebileceği gibi, Orhan Pekçetin’in yazısında ele aldığı değerler Müslümanlığa ait kavramlardan oluşuyor.

                       
15 Temmuz darbesinin ardındaki yükselen heyulanın; önceleri Hizmet Hareketi/Cemaat diye anılan bir grubun, ilkin Paralel Devlet Yapılanması’na dönüşmesinde, sonra da bir askeri darbeye kalkışıp insanları öldürerek ve ölerek Fethullahçı Terör Örgütü haline gelmesinde kullanıp karaladığı değerler, Pekçetin’in konusu.  

Günlük Türkçede “askeri darbe,” genellikle kısaltılarak “darbe” şeklinde anılıyor.
 

Kaynağında Fransızca bir kavram var: coup d’état (devlet darbesi, daha doğrusu hükümet darbesi). Fransızcadan gelmesine şaşmamalı, çünkü modern Avrupa tarihinde iktidara bu tür ilk elkoymalar Fransa’da görülüyor. Bunlar, sırasıyla Napoleon Bonaparte’ın (Ducos, Fouché, Talleyrand ve Sieyès kardeşlerin desteğiyle) 9 Kasım 1799’da Direktuar yönetimini devirip konsüllük idaresini kurması ve kendini on yıl süreyle birinci konsül ilân etmesi; 1804 Kasım referandumunun ardından, 2 Aralık 1804’te bu sefer imparator olarak taç giymesi; nihayet, amcasının adımlarını gayet bilinçli bir şekilde taklit eden yeğeni Louis Bonaparte’ın, birinci cumhurbaşkanlığı döneminin sonunda makamını devretmemek için gene 2 Aralık 1851’de ordu eliyle yönetime el koymasıdır (ki devamında, 1852’de . Sonra Fransızcadan İngilizceye de geçiyor ve kısaca coup veya military coup (askerî darbe) olarak kullanılıyor. Benzer anlamlarda, military intervention (askerî müdahale) veya military takeover (askerin yönetime el koyması) varyantları da devreye giriyor. Öte yandan herhangi bir yönetimi alaşağı etmek veya devirmek overthrow, devrim (ihtilâl) ise revolution sözcükleriyle anlatılıyor.  

15 Temmuz, kuşku yok ki başarısız bir askeri darbe. Amacına ulaşıp meşru hükümeti devirenedi; yerine kendi amaçları doğrultusunda bir iktidar oluşturamadı. Ama acaba bir “darbe” (coup, blow)”, “vuruş” (hit, strike) veya Almanca’daki gibi “sarsıntı” olarak da gerçekten başarısız mı?

Orhan Pekçetin’in meseleyi itikadi açıdan ele alıp “FETÖ’nün başarısız kanlı darbe girişiminin başarılı olmuş kansız darbesi”  tamlamasıyla açıkladığı olumsuz etkilerin aynıları veya benzerleri, demokrasi, orduya güven, insan hakları, adalet algısı, hukukun üstünlüğü, toplumsal barış ve hoşgörü/kutuplaşma gibi başka birçok alanda da gözleniyor.

Bütün alanları ve bu alanlardaki gizli/açık etkileri tümüyle analiz etmek mümkün değil. Çoklu ve geçişken bir yapılar silsilesi oluşturuyor, dünden bugüne uzanıyor, bugünden de yarına ulaşacak gibi görünüyorlar.

Ancak hepsi toplumun somut bir tehlikeye doğru ilerleyişinde birleşiyor:Kutuplaşma.

Kutuplaşma elbette ki Türkiye için yeni bir sorun değil.

15 Temmuz darbesinin ardından, “Yenikapı ruhu” çerçevesinde kutuplaşmanın geriletildiği sanılan kısa bir dönemin ardından, bugün taraflar ufak tefek değişikliklerle geçmiş mevzilerine döndüler veya dönmeye oldukça yakınlar.

En yakın örnek, Cumhuriyet gazetesi yazarlarının (aslında vakıfta görevli olanların) tutuklanması sonrasında, CHP Parti Meclisi’nin bundan beş gün kadar önce yaptığı olağanüstü toplantı ve alınan kararlar.

Ana muhalefet partisi CHP, açıkça AK Parti hükümeti karşısında bir direniş cephesinin liderliğine soyunuyor ve muhalefetini sertleştirme sinyalleri veriyor.

Temel argümanları darbe sonrası kovuşturmaların “adaletsizliği”nden besleniyor. Hükümetin darbe bahanesiyle muhalefet üzerinde, hep birlikte direnilmesi gereken bir baskı oluşturduğunu iddia ediyorlar. Ayrıca CHP ısrarla, AK Parti içinde de FETÖ üyeleri olduğunu ve bunların iktidarca kayırıldığını savunuyor.

HDP ise, PKK’nın uzantısı olduğunu kanıtlamak istercesine, PKK’nın Suriye’de bir hakimiyet bölgesi oluşturmaya yönelik sekter politikasını desteklemekten tek bir geri adım atmış değil ve bilindiği gibi iki eşbaşkanı dahil birçok milletvekili, buna bağlı çeşitli suç isnatlarıyla tutuklu bulunuyor.

Hem Cumhuriyet gazetesi özelinde hem de medya genelindeki kovuşturmalar, darbe öncesinden de gelen süreçler sonucu HDP’li vekillerin tutuklanmalarıyla birleşti ve tüm bunlara Avrupa Birliği’nden gelen tepkiler, giderek yükseliyor.

Muhalefet cephesinde bu havaya tek istisna MHP.

7 Haziran seçimleri öncesinde tıpkı CHP ve HDP gibi MHP de, Cemaatin servis ettiği 17-25 Aralık “yolsuzluk” argümanlarıyla siyaset yapıyordu. Temmuz sonlarında başlayan yeni PKK savaşıyla birlikte bu çizgisini değiştirmeye koyuldu.

Bugün iki farklı tandansı ve pozisyonları temsil eden MHP ve AK Parti, neredeyse birlikte hareket ediyor.

Barış Sürecinin başlarında yeni anayasa konusunda birlikte hareket edecekleri düşünülen HDP ve AK Parti ise bugün tümüyle zıt uçlarda. Beklenen anayasa değişikliğinde HDP’nin yerini artık MHP aldı.

                       
Son üç yılda gelinen yer, ülke için kuşkusuz büyük bir savrulma.

Bunun vebalinin çoğu da, kendisinden “Kürt hareketi” olarak bahseden ama giderek desteğini aldığı kronik AK Parti karşıtı bir avuç “solcu” hariç herkesçe terkedilen HDP’nin boynunda.

Peki sorumluluğu?

Ne yazık ki, ne PDY argümanlarını stratejilerinin ana direği yapan kifayetsiz muhalefet partileri, ne kronik düşmanlıklarında boğulmuş sol aydınlar,  ne komşu bir ülkede hakimiyet alanı peşindeki PKK mütegallibesinin aparatı HDP, ne Avrupa Birliği ve ne de ABD ile Rusya, İran ile Suriye, bu sorumluluğu üstlenecek gibi.  

Sorumluluk hâlâ AK Parti’nin omuzlarında ve o, bir OHAL rejimine dönmeyi tercih etti. Uygulamanın işaret fişeği ise, sağduyulu, gerçekçi ve dürüst tavrıyla tanınan Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ağzından, şu sözlerle atıldı:

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni askıya aldık.”

Olabilir.

Darbenin tekrarlanmayacağı garantisinin olmadığı, FETÖ’leşmiş Cemaatin sızma ve sirayetinin boyutlarının bilinmediği, üstelik PKK ile de bir savaşın sürdürüldüğü koşullarda, (daha birçok sebep de dahil) OHAL görece yaygın bir anlayışla karşılandı.

Sonuç olarak karşımızda, iktidara gelir gelmez ülkede artık sıradanlaşmış OHAL uygulamalarına son veren, azınlıkların yıllardır devletçe gasbedilen varlıklarını iade edip onlara alan açan, Kürt kültürü ve dili üzerindeki baskıları kaldıran, Barış Sürecini hazırlayan ve her ne kadar kronik AK Parti karşıtları sürekli aksini iddia etseler de ülkeyi reel olarak demokratikleştiren, on beş yıldır tanıdığımız bir parti ve onun lideri vardı.

Ama elbette mesele OHAL’in nasıl uygulandığına gelip dayanıyor ve asıl düğüm orada bağlanıyor.

Erdoğan son açıklamalarından birinde şunları söylüyor: Bazıları ‘OHAL kalksın’ diyor. OHAL şu an hemen niye kalksın? Biz ilk iktidara geldiğimizde bir ay içinde o zamanki OHAL’i kaldırmıştık. Ama o zamanki OHAL, bölgede adeta hayatı durdurmuştu. Şu anda ülkemizde hayat durmuş değil, akıyor. Herkes işine, gücüne rahatlıkla gidiyor” (http://www.milliyet.com.tr/-ingiltere-gibi-halka-sorariz–siyaset-ydetay-2344092/).

Doğru sözler.

Gerçekten de OHAL, hayatın olağan akışını etkilemedi sayılır. Ama bakılacak tek gösterge bu mu?

Sorunun cevabının hayır olduğunu belirtmek gereksiz. Uygulamalarda haksızlığa uğrayanların sesi giderek yükseliyor.

Burada örneklenecek sorunlu uygulamaların başına, AK Parti kurmayları tarafından OHAL’in ilan edildiği günlerde açıklanan “milat”ı koymak gerek.

17-25 Aralık’ın bir milat sayılacağını, FETÖ’cülerin bu tarihten sonraki hal ve tavırlarına bakılarak ayrıştırılacağını ilân ettiler.

                       
Bu ayrım özellikle Bank Asya’ya para yatırma konusunda gündeme geldi. Ve birçok örnekte haksızlıklar yapıldığını görüyoruz.

Banka ile girdikleri gayet sıradan, bir kısmı da mecburi ilişkiler yüzünden suçlanıp FETÖ’cü damgası yiyen, işinden ve kariyerinden olan, içeri atılan insanlar var.

İlan edilen 17-25 Aralık milâdının başka hangi alanlarda kullanıldığını bilmiyoruz. Bildiğimiz, bugün AK Parti ile birlikte hareket eden MHP de dahil, 17-25 Aralık’ta servis edilmiş olan herşeyin, bütün muhalefet tarafından kullanıldığı; ülke nüfusunun neredeyse yarısının iddia edilenlere sorgusuz sualsiz inandığı.

Eğer bu bir suç ise, neden sadece Cemaat üyelerini otomatikman FETÖ’cü yapan bir suç oluyor?

İkinci konu, tutuklu askerler.

Bu köşede bu konu birkaç defa ele alınıp incelendi. Bunlardan özellikle biri, darbeye katılan askerlerin değişken tavırlarından hareketle, oldukça zor geçebilecek bir yargılama örneğine değiniyordu (https://www.serbestiyet.com/yazarlar/firat-erez/sahin-atmaca-ve-ozel-kuvvetlerde-gecen-bir-darbe-hikayesi-718907).

Üçüncü örnek Aktif-Sen madurları.
Sendika eğitim sektöründe örgütlü. Üyelerinin tamamı FETÖcü muamelesi görüyor ve üye olan herkesin meslekle ilişkisi kesildi."
    

     

Sendikanın öyküsünde, bütünüyle Cemaatin eline geçmediği bir dönem var. Bu dönem 17-25 Aralık’tan çok önce bitiyor. Sendika kendini feshediyor ve bir derneğe dönüşüyor. 17-25 Aralık’tan birkaç gün sonra ise tekrar açılıyor ve o aşamada tümüyle Cemaatin kontrolüne girdiği söyleniyor.
 

 Ancak eğitim sektöründe otuzdan fazla sendika örgütlü ve bunların hepsi öğretmenler içinde oldukça aktif biçimde üye topluyor. Bazı öğretmenlerin hiçbir şeyden habersiz, sırf diğer sendikaların “bize üye ol” baskısından kurtulmak niyetiyle, en zararsız buldukları Aktif-Sen’e üye olmaları söz konusu ve bununla ilgili tüm şikayetler kulak arkası ediliyor.

Dördüncü sıraya, neden tutuklandıkları hâlâ pek anlaşılamayan Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarlarını koyabiliriz.

                       
Hükümet, yine Numan Kurtulmuş’un ağzından kovuşturmanın gazete yazarlarını değil vakıf yöneticilerin hedef aldığını söylese de, iddianame bildik gazetetecilik faaliyetlerini içeriyor.
Alper Görmüş’ün konu hakkında Serbestiyet’te yayınlanan yazısı bununla ilgiliydi (bkz https://www.serbestiyet.com/yazarlar/alper-gormus/cumhuriyet-operasyonu-kendi-ayagina-bir-kursun-daha-731914).

Bu mevzu, darbeden kısa bir süre önce görevinden istifa ederek yurtdışına kaçan Can Dündar tarafından Avrupa’da Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmak için çok etkili bir şekilde kullanılıyor.

Ve beşinci örnek: HDP milletvekillerinin tutuklanması.

Yine Serbestiyet’teki son yazısında bu sefer Cennet Uslu bu konuyu etraflıca inceledi (https://www.serbestiyet.com/yazarlar/cennet–uslu/kumpas-reddi-miras-veyahut-fayda-734213). Siyasî hataların, suistimallerin ve kötüye kullanmaların cezası ve karşılığı yine siyaseten verilmelidir” diyor Cennet Uslu: “Partinin seçmenleri zaten 7 Haziran ile 1 Kasım arasında bu cezayı kısmen kesmişlerdi. İzlenen hendek siyaseti üzerine halk kesilen cezayı daha da ağırlaştırmıştı. Tutuklanmalarına yönelik tepkinin cılızlığı bunun en son kanıtı olarak ortada duruyor.”

HDP’lilerin tutuklanışıyla ilgili değinmediği bir nokta daha var Uslu’nun.

TBMM’de dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda partilerin uzlaştıkları anlaşmaya göre,
fezlekesi olan tüm milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılacak, yargılamaları yapılacak; ancak cezaları kesinleşirse ve o da ancak seçilmiş oldukları yasama dönemi bittikten sonra hapse yollanacaklardı.

OHAL, AK Parti’ye verdiği bu sözü tutmama özgürlüğü sağlamış gibi gözüküyor.

Altıncı ve son sırada, üzerinde çok fazla konuşulması gereken bir örnek var. 15 Temmuz darbesinin psikolojik şokundan toplumun bir türlü çıkamadığına işaret eden, idam cezasının geri gelmesi talebi.
 

Üstelik bu talep yanında, şimdilik biraz çekingence de olsa dile getirilen ama her halükârda hukukun toptan katli anlamına gelecek “geriye doğru ugulanabilirlik” fikrini de sürüklüyor.

Birçok açıdan sorunlu bu talebin bir “toplumsal istek” olduğunu ve eğer Meclisten geçer de kendi önüne getirilirse onaylayacağını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuyla ilgili son açıklamalarına bir de; şahsa karşı işlenmiş suçun affedicisi o şahsın varisleridir, devlet değildir” yorumunu ekledi.

Bu, açıkca çağdaş hukuk anlayışının dışında kalan bir argüman. Bizi klan ve kabileler arasındaki kan dâvâları kadar gerilere götürüyor.  İdamı geri getirmek, evet, Avrupa kapılarını da bir daha açılmayacak biçimde kapatmak anlamına gelir.

                       
Tüm burada sayılanlar, burada sayılamayanlarla da birlikte, namlusu AK Parti’ye doğrultulmuş bir “kutuplaşma” silahına yine bizzat AK Parti uygulamalarıyla taşınan cephaneleri andırıyor.
 

Önceki İçerikBoğaziçi Üniversitesi’nde rektör eyleminde gerginlik
Sonraki İçerikBu dünyaya “Bir çocuk yapalım mı?”