Hükümeti nasıl eleştirmeli?

Seçimlere doğru kötü şeyler olacağına dair uğursuz kehanetler yapılmıştı.

Ne yazık ki bugün onun içindeyiz.

Ankara Katliamı bütün bunlar arasında kıyaslanamaz ölçüde en kötü ve en vahim olanıydı. Ama öncesinde ve sonrasında da bir dizi garabete şahit olduk ve oluyoruz.

Bu hadiselerin gölgede kalan yüzlerinden hükümetin gereği gibi haberdar olduğundan emin değilim. Olsaydı, bazıları doğrudan kendisine yönelik görünen bu hadiselerin önüne geçebilir miydi, o da kuşkulu.

Çünkü onun çevresindeki kuşatma, sadece bazı örgütlerden veya kriminal unsurlardan kaynaklanmıyor. Bütün bir İslam coğrafyasında bugün en fazla saldırı altında olan ve tasfiye edilen hükümetler, geleneksel monarşiler, dini veya laik diktatörlükler değil; seçimle iş başına gelen ve küresel güç ilişkilerine itiraz potansiyeli olan hükümetler. Böyle bir durumda hükümetin kendisi üzerinden ülkeye kurulan her tezgahı önceden haber alıp üstesinden gelmesini beklemek kolay değil.

Ama yapabilecekken yapmadıkları, ihmalleri ve basiretsizlikleri yüzünden suçlayabiliriz onu. Bu yazı konusu da bu. Ve kendisine çeki düzen vermesini isteyebiliriz.

Basiretsizlik ve ihmal

Ahmet Hakan hadisesiyle başlayalım.

Fazlasıyla tuhaf bir saldırı olayıyla karşı karşıyayız. Tuhaflığı fazla net, fazla parmağım gözüne ve fazla adrese teslim görünmesinden geliyor. Gazeteci Ahmet Hakan’ı döven saldırganlar Ak Parti üyesi çıkıyor ve ilk itiraflarında “işin içinde MİT var, Reis var” diyorlar.

Akla Danıştay Saldırısı geliyor doğal olarak. Orada da saldırgan suçlanmak istenen kesimden olduğunu kanıtlamak için elinden geleni yapmış ve “şeriatçı” olduğu konusunda zihinlerde kalabilecek en küçük tereddüdü bile gidermeye çalışmıştı.

Sembolik anlatım yerine doğrudan mesajı tercih eden ikinci sınıf senaryolardaki gibi her şey. Dünyanın en aptal hükümeti bile, böyle bir kötülüğü göze alsa bile, seçime çeyrek kala kendi partisine kayıtlı tetikçi seçer mi? Hem de ilk sorguda “itiraf” edecek kadar da “naif” tetikçiler?

Üstelik de “Şundan emir aldık” yerine “işin içinde MİT var, Emniyet var, Reis var” türünden “siyasi analiz” yapabilecek ölçüde ferasetli tetikçiler! Gazetelerde bu ortak manşetle çıktıktan sonra “bu reis o reis değilmiş” haberi geliyor. Ama bu arada “mesaj” çoktan milyonlarca zihne aktarılmış oluyor.

“Eğer seçimlerden altı ay önce böyle bir fırsatı yakalasalardı, daha zamana yayılmış bir şekilde şüpheleri iktidarın üstüne çekecek şekilde yavaş yavaş işlerlerdi haberi” diye yorumluyordu bir arkadaşım bu olayı, “ama seçimlere az kaldı ve şimdi mesajı daha doğrudan vermek zorunda kalıyorlar.”

Bu bir senaryo ise, onu yazanların hayal gücü ne kadar zayıf olursa olsun, çok da haksız sayılmazlar bu tezgahı kurmakta. Çünkü evet, normal şartlarda inanan olmaz bu kadarına. Tabii ortada basiretsizliğiyle makasın öbür ucunu tamamlayan bir hükümet olmasa.

Hükümetin karşı karşıya olduğu bazı ciddi sorunların farkındayım. Karşısında, en zıt uçları buluşturan geniş bir koalisyon var. CHP’den farklı olarak devlete sahip olmayan bir siyasi gelenekten geldiği için, devlet içinde kendisine karşı kurulan tuzaklardan haberdar da olamayabilir. Özellikle de onun bürokrasideki bu açığını kapatabilecek örgütlülükteki Gülen Cemaati de saf değiştirdiği için bugün daha da fazla risk altında.

Aslında “devlet tecrübesi olan” -yani devletin kirli dehlizlerini bilen, çünkü onları kuran- bir gelenekten gelen bir siyasi partidense, 12 sene sonra bile bürokrasiye tam hakim olamamış bir partiyi tercih ederim. Onu bu yüzden suçlayamam da.

Ama yukarıda da ifade ettiğim gibi onun sorumluluğu, sadece yapamadıklarından gelmiyor. Haberlere göre Ahmet Hakan’ın koruma talebi 17 gün boyunca karşılanmamış ve sonra da saldırı gerçekleşmiş. Dolayısıyla saldırıyı kim yapmış olursa olsun, bu hükümeti sorumlu kılıyor.

Nasıl bir kuşatma altında olduğunu anlamaktan aciz görünen bir parti ve hükümetle karşı karşıyayız.  Ak Parti’den Abdurrahim Boynukalın’ın Ahmet Hakan’ı dövmekten söz eden bir görüntüsü dolaşıma sokulmuşsa, o gazeteci istemese bile Ak Parti kendi parasıyla ona bir koruma ordusu sağlamak zorundaydı. Belki “Abdurrahim’i biliyoruz, o bunu yapacak bir genç değil, bizim de yapacak halimiz yok” diye düşünmüş olabilirler, ama başkasının yapıp ona ve partisine fatura etmesi çok mu şaşırtıcı olurdu?

İkinci sorumluluğu ise böyle bir ortamda kendisini anlatmak için doğru dürüst bir çaba içinde olmaması veya bariz biçimde aciz kalması. Bu yüzden de 7 Haziran öncesinde Diyarbakır’daki HDP mitingini bombalama eylemi bile çokları tarafından ona fatura edilebildi.  Çünkü karşısında devasa bir dezenformasyon çarkı dönüyordu ve onu destekleyen medyanın etkisi çok azdı. Peki neden azdı ve neden az? Medya meselesine dalıp konuyu dağıtmamak için sadece Gülay Göktürk’ün “Etkili Medya Nasıl Olur?” başlıklı yazısını önereyim. 

Yargı sorunu hükümeti neden ilgilendirmek zorunda?

Hükümetin diğer bir sorumluluğu ise bürokrasi ve yargının bir dizi tuhaf kararından geliyor. Bunun hükümeti ilgilendiren en az iki boyutundan söz edebiliriz.

Birincisi, yargı, eski Kemalist dönemi andıracak türden kararlar vermeye başladı ve bu da insan hakları ihlalleri üretiyor. Bu boyutuyla da elbette hükümeti ilgilendiriyor. İkincisi, yargının verdiği bu tuhaf kararlar hükümete izafe ediliyor ve sesini çıkarmadığı ölçüde, belki de hiç onaylamadığı türden kararların doğurduğu öfkenin faturasını da üstlenmiş oluyor.

Burada da gazeteci Bülent Keneş hadisesiyle başlayalım. Onun tutuklandığı haberi de yine geçmişte kalmış olması gereken bir Türkiye klasiğiydi. Cumhurbaşkanına veya herhangi bir bireye hakaret etmek hukuken cezalandırmayı gerektirebilir. Ama bin kez yazıldı, söylendi bu ülkede, tutuklama kurumu istisnai olmalıdır, kural değil. Kaçma veya delilleri gizleme gibi hukuki bakımdan makul şüphe söz konusu olmadığı sürece, yargı tarafından mahkum edilinceye kadar dışarıda gezebilmelidir herkes. Ve yargı da siyasetçiler, bürokratlar, devlet insanları söz konusu olduğunda hakaretin sınırını çok dar, eleştirinin sınırını çok geniş çizmelidir.

Ama bu olayın hükümeti ilgilendiren boyutu bundan ibaret değil. Hukuku veya AİHM içtihatlarını bir kenara koyalım, seçimlerden hemen önce, “Türkiye’de basın özgür değil” suçlamalarının yapıldığı bir dönemde bu tür olayların siyasi etkisi ne olur? Bu soruya vereceğiniz cevap, bu tutuklama kararının kime zarar vereceğini de tespit etmeyi sağlayacak.

Ben oligarşi medyasının ve artık onunla beraber olan Gülen medyasının yerinde olsaydım içten içe sevinirdim bu tür haberlere. Acaba hükümeti “destekleyen” medyanın tavrı ne oldu? Burada da yukarıda sözünü ettiğim Gülay Göktürk’ün yazısına atıfla yetineyim.

Sonra Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi kararı geldi. “PKK terör örgütü değildir” dediği için, ifadeye bile davet edilmeden hakkında yakalama kararı çıkartıldı ve gecenin bir vakti “alındı.” Sonrasında serbest bırakıldı ama iş işten geçmişti. Elçi’nin ifade ettiği fikre katılmayan ve bu yaklaşımı “terör örgütü propagandası” olarak görenler veya “şov yaptı cezasını çeksin” diyenler, üç bakımdan yanlış yapıyorlar:

Birincisi, tek başına bu ifade, terör veya şiddet propagandası sayılmaz (hukuki boyut);

İkincisi de onu susturmak terör veya şiddet karşıtı fikirlere değil tersine avantaj sağlar. “Susturulan bir fikir dokunulmazlık zırhına bürünür” der John S. Mill. Elçi'ye yakalama kararı verenler veya bunu onaylayanlar, hangi fikre dokunulmazlık zırhı verdiklerini biliyorlar mı diye sormak gerekir (ahlaki boyut);

Üçüncüsünü bir soruyla formüle edeyim: İfadeye gidebilecek bir baro başkanının, -baro başkanı da demeyelim bir bireyin- gözaltına alınması, o ülkedeki hükümetle ve özgürlüklerin düzeyiyle ilgili nasıl bir kanaat uyandırır? (siyasi boyut).

Tam bunu konuşurken, Ağrı Sulh Ceza Hakimliği tarafından “özyönetim” vurgusu nedeniyle HDP’nin bir seçim beyannamesinin toplatıldığı haberi geldi. Legal siyasi partilerden birinin federasyon, diğerinin bağımsızlık talebini programına yazdığı bir ülkede özyönetim talebini suçlaştırmak bir şaka değilse, hükümetin işi gücü bırakıp uğraşması gereken başka bir sorunu var demektir. Sorunu diyorum, çünkü bu sadece siyasi ifade hürriyeti ile ilgili bir sorun olmayıp, doğrudan hükümete yönelik negatif bir imajı da ifade ediyor. Böyle bir durumda, sadece hakları değil kendi imajını da düşünen bir hükümetin yapması gereken, açıkça bunun yanlışlığını dile getirmek olmalı.

Yargı neden bunları yapıyor? Bu tür kararları Gülen Cemaati’nin yargıdaki mensuplarının hükümete sabotajı olarak yorumlayanlar var. Buna karşılık, cüppeleriyle beraber siyasi kavgaya giren “cemaatçilerin” tasfiyesiyle ortaya çıkan boşluğu ülkücü veya Kemalist yargı mensupları tarafından doldurmanın sonucu olarak görenler de. Bu yorumların hangisi geçerli olursa olsun, bu ülkede fırsatını bulduğunda bu tür kararlar verebilecek bir yargı hep vardı ve hala var. Ve hükümet yargıdaki bu durumu değiştirmeye yönelik kapsamlı bir reformu gerçekleşinceye kadar, semptomatik bir tedavi için çözüm geliştirmek zorunda. 

Eleştiri ve koruma kaygısı arasında

Ankara Katliamını bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerinden bağımsız okumayanlar haklı olabilir.

Gerçekten de eylemin niteliği, tetikçiler kim olursa olsun, IŞİD’i veya PKK’yı çok aşacak biçimde, devletleri ve onların istihbarat örgütlerini de akla getiriyor ve dolayısıyla onları da görüş alanının dışında tutmamayı gerektiriyor.

Böyle bir ortamda Ak Parti’yi ve hükümeti eleştirmek, pek çok demokrat için, eskisine göre daha zor. Her eleştiriyi ihanet olarak gören dar kafalı kalemşorlardan korktuklarından değil, ülke adına umut olarak gördükleri bir siyasi aktöre zarar vermeme kaygısından. Türkiye’deki mevcut durum ve sorunlar ile onun dışarıya yansıyan abartılı olumsuz imajı arasındaki dramatik fark onları temkinli olmaya itiyor.

“Keşke Ak Parti’yi de normal eleştirebileceğimiz bir vasat olsa. Ama bugün olay onu aştı; olay bu ülkeyi de aştı. Ak Parti önceden yalnızca içerideki vesayetle uğraşıyordu, ama şimdi küresel vesayetle de uğraşıyor. Alana uzmanlar girdi” diyordu dün Suriyeli bir mülteci ailenin bebeğinin sağlık sorunu vesilesiyle konuştuğum Antepli arkadaşım. Sadece ona özgü olmayan bir ruh halini yansıtıyordu sözleri.

Oysa eleştiri tam da böyle bir ortamda daha fazla önem kazanıyor. Özellikle de alternatiflerinden bir beklentiniz yoksa veya kalmamışsa.