İnsan insanın en büyük neşesidir

Modernist kentler büyüktü, temizdi, aydınlık ve dışarıdan bakınca güzel görünüyordu ama “yürümüyordu”. Donuk bir resim gibi asılı kalıyordu yanından geçip giden insanların kafasında ve onlara geçmiyordu. Duygu geçirmiyordu. Soğuk ve iticiydi. İnsanların işleri yoksa dışarı çıkıp şehre karışmaları için neredeyse hiçbir neden bırakmıyordu, oysa anlam denilen şey tam da o anda başlıyordu.

Bu cümle, İzlanda’nın bin yıllık manzum destanı Hávamál’da geçiyor ve insan için diğer insanların ne denli vazgeçilmez, ilgi çekici bir neşe ve keyif kaynağı olduğu gerçeğini bin yıllık bir zaman tünelinden geçerek yankılanan bir sesle bize söylüyor. İnsan İçin Kentler’de (Koç Üniversitesi Yayınları) yazar Jan Gehl, buna bir cümle daha ekliyor ve insanlar için, “Hiçbir şey insandan daha önemli ya da merak uyandırıcı değildir.” diyor (s.23). Hayat eğer kendi haline bırakılır ve yapay tasarımlarla bozulmazsa keyif ve neşe kendiliğinden açığa çıkar felsefesi burada kendini gösteriyor.   

İyi bir okuma, farklı türleri içinde barındırmalıdır diye düşünmüşümdür hep; insan, aynı türden yorulduğunda zihinsel olarak rahatlamak için tıpkı mekan değiştirmek gibi bir alan değişikliği yapmalı ve hiç bilmediği türlere açılmaktan korkmamalıdır. Benim için mekan üzerine yazılan kitaplar hep böyle olmuştur. Hiç uzmanı olmasam da mimarların mekanı tasarlarken neler düşündükleri, yapılarla sosyal ve fiziksel çevre arasında kurmaya çalıştıkları ilişki ve en önemlisi de anlamın mekânsal olarak üretimi hem çok rahatlatıcı hem de zihinsel bir mekan değişikliği gibi gelmiştir. İnsan İçin Kentler de biraz böyle oldu. Ayrıca belirtmek gerekir ki neşe ve keyif almak asla bir uzmanlık işi değildir!

Kitabın başlıca amacının, modernleşmenin insanı araçsallaştıran işlevselci bakış açısının yarattığı, daha fazla ürettikçe kendi kendini tüketen ve içindeki sayısız çelişkiden mutlu bir dünya kurmayı hayal eden sıkıcı kentleri, insani, yaşam dolu, güvenli, sürdürülebilir ve sağlıklı kentlere dönüştürmek olduğu söylenebilir. Ve bunu yapmanın çok basit bir sırrı vardır yazara göre: modernist paradigmanın tam zıttına bir biçimde yavaşlamak. İnsanları daha hızlı değil daha yavaş hareket etmeye zorlamak. Diğer bir ifadeyle, insanın en temel, en insani, en iyi bildiği ve en doğal yetisi olan yürümeye mecbur bırakmak, insanlık için çok büyük bir adım anlamına gelebilir. Çünkü insan ilk adımını atarak dünyayla kurduğu bağı sayısız hız aracıyla kaybetmiştir ve bunu yeniden kurması ancak ve sadece kendi ayakları üzerinde durarak ilerlemesiyle mümkün olacaktır.

Sadece yürüyerek, yürümeyi yeniden öğrenerek ve sistemi bunun üzerine yeniden inşa ederek her şeyi ve o her şeyi kirleten şehirleri bütünüyle dönüştürmek mümkün olabilir; “Yaşam dolu, güvenli, sürdürülebilir ve sağlıklı kentlerde, kent yaşamının önkoşulu iyi yürüyüş olanaklarıdır. Ancak, daha geniş bir açıdan bakıldığında, yaya yaşamını güçlendirdiğinizde çok sayıda değerli sosyal ve rekreasyonel olanak kendiliğinden ortaya çıkar.” (s.19). Yeri gelmişken, “rekreasyon” Türkçe açısından ne kötü bir kelimedir ve ne az şey ifade etmektedir. Oysa anlamı da bir o kadar çok şey söyler: hayatın canlandırılması ve yenilenmesi. İnsanın her adımda yeniden doğması da diyebiliriz buna.

Gehl’e göre, iyi bir şehir planlaması ve anlamlı bir tasarımla  şehir insanlarının, her adımda yeniden doğmasalar bile daha canlı bir bakışa ve daha canlandırıcı duygulara kavuşması mümkündür. İnsan için bir yerden bir yere gitmek hiçbir zaman sadece hareket etmekten ibaret değildir: “Yolda giderken insanları ve olayları izler, durup daha yakından bakma hatta zaman geçirme ya da katılma isteği duyarız.” (s.21). Özellikle şehirli insan, hele bir de tek başınaysa sürekli kaybettiği bir şeyi arar gibi yürür.  Gözler, yalnızlıkla etrafta süzülür. Kararlı adımlarla hızlı hızlı yürürken aslında nereye gittiğini bilse de başka bir şey bulmak istiyor gibidir. Bu esnada yanından geçilen, içinden gidilen, arkasından bakılan mekanlar ve o mekanlardaki insanlar yalnızca geçip gittiğimiz bir şey değil aynı zamanda tuttuğumuz yoldur.

Çünkü, insan insanın neşesidir. İnsanları izlemek, merak uyandırıcı bir keyif nedenidir: “Bebekler bile daha fazlasını görebilmek için beşiklerinden sarkar ya da olup bitenleri izleyebilmek için tüm evi emekleyerek dolaşırlar. Daha büyük çocuklar oyuncaklarını mutfağa ya da oturma odasına, hareketin olduğu yere taşırlar.” (s.23). Burada kastedilen hareket, insanın hareketidir ve yalnızca hareket eden insanlar izlenmeye değerdir. Buradan hareketle, şehir hem insanları hareket etmeye zorlamalı hem de daha fazla insanın aynı anda hareket edip bir arada birbirini görüp izleyebildiği, etkilenip keyiflendiği bir mekan tasarımı yapılmalıdır. “İnsanlar bir şeyler olup biten yerlerde toplanır ve içten gelen bir dürtüyle başka insanların varlığını ararlar.” (s.25). Tıpkı çocukların oyun alanlarını evin en canlı ve hareketli odalarına taşımalarında olduğu gibi bireysel işlerimizi şehrin en canlı yerlerinde güvenle yapabilir olmalıyızdır.

İnsan yürürken hiçbir zaman yalnız değildir. İlk adımı attığı anda kendisiyle ve dünyayla güçlü bir birliktelik ve bağlılık içerisindedir. Tam da bu nedenle, öteki insanlarla sessiz ve içten gelen bir iletişim halindedir. “Issız bir sokakta yürümek ile canlı bir sokakta yürümek arasında bir seçim yapması gerektiğinde, çoğu insan etkinlik ve yaşam dolu sokağı seçer. Yürüyüş daha ilgi çekici olacak ve güven verecektir.” (s.25).

Modernistler, geleneksel kentlerin kendiliğinden ve doğal akışı içerisindeki yapılaşmasını verimsiz bularak 1920’ler ve 30’larda geniş caddeli, hijyenik ve aydınlık yapılar inşa edip, geniş otoyollar arasında uzanan yüksek konutlar planlarken bir şeyi unutmuşlardı: insanın, belirli bir yüksekliğin, belirli bir hijyenin ve belirli bir aydınlığın ötesine geçtiğinde tersine bir etkiyle karşılaşacağını. Dolayısıyla, modernist kentler büyüktü, temizdi, aydınlık ve dışarıdan bakınca güzel görünüyordu ama “yürümüyordu”. Donuk bir resim gibi asılı kalıyordu yanından geçip giden insanların kafasında ve onlara geçmiyordu. Duygu geçirmiyordu. Soğuk ve iticiydi. İnsanların işleri yoksa dışarı çıkıp şehre karışmaları için neredeyse hiçbir neden bırakmıyordu, oysa anlam denilen şey tam da o anda başlıyordu. “Eğer herhangi bir zamanda plancılardan hayatı zorlaştıracak ve insanları dışarı çıkmaktan caydıracak kentler tasarlamaları istenseydi, bu 20. yüzyılda bu ideolojik temel üzerine kurulmuş tüm kentlerde olduğundan daha etkili bir biçimde yapılamazdı.” (s.56).

Gehl’in önerisi tam da yanından geçip giderken bize geçen, bizde kalan şehirler kurmaktır. Sadece bizim onlara bakmadığımız onlarından bize baktığı ve gülümsediği yapılar, bizi ilginç ve eğlenceli bulan insanlar ve en önemlisi her adımda yeni anlamlar bulduğumuz, hayat dolu, canlı yaşamlar… Buradaki canlılık sakinliğin zıttına bir şey değil, tam aksine ancak sakin bir huzurla elde edilebilen bir içsel hareketin şehirdeki uzantısıdır. Böylelikle bireysel alanla kamusal alan gerçek anlamda birleşir ve bu yaşanırken özgürlükler güvenliği belirleyici hale gelir. “İnsan toplumu, bireyleri tanımlayan ve onların mensubiyet ve güvenlik hissini güçlendiren farklı sosyal yapılar çevresinde zarif bir biçimde örgütlenmiştir.” (s.101). Güvenlik dediğimiz şey, yere güvenle basan insanların iyi deneyimleri ve sakin huzuruyla kendiliğinden gelen bir güven halidir ve her koşulda canlılıkla mümkündür. Başka bir deyişle, ancak kendini yenileyebilen, hayatını canlandırabilen insanlar güvenle yere basabilir ve güvenlik içerisinde bir toplum kurabilir. Görüldüğü gibi kent hayatı hayli önemlidir!

İnsanlar hayata dair sürekli sorular sorar ve anlam ararlar. Sorun şu ki bu soruların cevaplarına giden yol hemen her zaman başka insanların sesiz varlığının içinden sakince geçmeyi gerektirir. Bağırtılı şehirler bunun için uygun olmayabilir. Heyecan, sakince bekleyişin içinde kendiliğinden gizlidir tıpkı sakince huzurlu bir şekilde oturan kalabalık insanların güzel bir havadaki hallerinde olduğu gibi. “Etkinlik ve başka insanların varlığı kendiliğinden bizi çeker ve heyecanlandırırır. Çocuklar pencereden dışarı baktıklarında diğer çocukların oynadığını görünce onlara katılmak için yerlerinden fırlarlar.” (s.65). 

Yine bir İskandinav atasözünde olduğu gibi, “İnsanlar insanların olduğu yere gelirler.” Çünkü diğer insanlar, yaklaşıp yakınlaştıkça bu dünyadaki yabancılığımızın azaldığını hissettirir ve daha anlamlı bir hayatın içinde olduğumuz hissi verirler. Kısacası kentler, araçlar, fabrikalar ve daha çok kazanmak için değil de insanın daha anlamlı bir hayat sürebilmesi için yeniden düşünüldüğünde bütün bunlar İskandinav mitolojisindeki efsaneler kadar mümkün hale gelir ve camdan baktığımızda kolaylıkla diğer çocukların oyun oynadıklarını görebiliriz.   

Önceki İçerikKarabekir’in Kürt meselesi (2)
Sonraki İçerikEmniyet’in Kadın Destek hattında Rusça var, Fransızca var ama Kürtçe yok