Kadın çorabının esnek tarihi

O yıllarda hepi topu altı (6) sayfa basılan 9 Temmuz 1961 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin manşeti memleketi sarsıyor: “Cüretkâr bir gangster bir bankayı soydu”. Bir süre sonra gazete bürosuna gelen “The Gangbuster of İstanbul” imzalı mektupla, karayağız soyguncunun “cüretkâr olduğu kadar küstah” olduğu da anlaşılacak. Soygunlarını Ankara’dan çaldığı “12 Şevrole”yle yaptığı da…

Bir zamanlar gerçek olamayacak kadar çarpıcı, rüya ya da kâbus gibi bir durumu anlatırken, cümleni “Tıpkı filmlerdeki gibi…” vurgusuyla sinemaskop yapardın. Otomobillerle ilgili yazı dizimin geçen hafta (10 Ekim) yayınlanan “Bildik emperyalizmin ana vasıtası” bölümünden devamla… Türkiye’de 1960-70’lerde “Amerikan arabaları”yla yapılan banka soygunları da “aynen filmlerdeki gibi” girmişti hayatımıza.

Hollywood’un rüyasını “üstü açık otomobillerde uçuşan aşk”lar, “arabalı açıkhava sinemaları”ndaki meşklerle renklendirdiği, tansiyonunu polisiye-maceralarda “nefes kesen arabalı takip sahneleri”yle yükselttiği yıllar… Çoğu “stüdyo çekim” de olsa, kovalamacalar hızlı çekimle de gazlansa “sahici gibi” nihayetinde.

Öyle ki… 1960’larda 007 James Bond efsanesi “marka”sını, serinin her filminde boy gösteren farklı otomobillerle; Alpineler, Fordlar, Aston Martinler, Mustangler, Bentleyler, BMWler, hatta Toyotalarla evrenselleştirecekti. At olsun, araba olsun, her filmine esmeri-sarışını-kumralıyla (¹) aktrisler, silahlar dolsun, “At, avrat, silah” defter-i kebirinde, elde var erkek dünyası… (Füze dâhil her bir silahı konuşturan asıl erkek Bond, Walther PPK tabancasından vazgeçmezdi; o ayrı. Her yiğidin bir nişanı vardır.)

Banka-benzinlik soygunları deyince de dünyaca popüleri, 1930’larda yaşanan “Bonnie and Clyde” efsanesiydi şüphesiz. Arthur Penn’in Warren Beatty ve Faye Dunaway’li 1967 yapımı filmi, acımasız, kendilerince “keyfe keder” cinayetlere imzasını atan “zalim sevgililer”in ardından az gözyaşı döktürmedi seyirciye.

Clyde’ın 1930’lardaki Amerikan arabalarının dıştaki geniş basamağına çıkıp sağ elindeki Thompson makineliden etrafa, polislere kurşun yağdırması, “Kaçın, aman yakalanmayın” nidalarıyla karşılandı. Yani o zaman da masum değildik hiçbirimiz…

Dalton Kardeşler’in gerçek efsanesi

Madem yeri geldi, Red Kit’in posta arabalı, banka soygunlu “şirin” serüvenlerinde bir nevi “hısım hasım” haline gelen Dalton Kardeşler’in gerçek efsanesine de uğramam gerekiyor. Üyelerinin dördü kardeş olduğu için “Dalton(lar) Çetesi” olarak anılan grup, 1890’larda banka ve tren soygunlarıyla özellikle Kansas, Kaliforniya, Oklahoma bölgesinde estiriyor.

1892’de bir banka soygunu sırasında Bob ve Gratt Dalton’la iki çete üyesi öldürülüyor. Yakalanan Emmett Dalton ise 14 yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliyeyle çıkıyor. Soygunlara hiç katılmayan ağabeyleri Bill Dalton’ın ise onlara istihbarat topladığını, “casusluk” yaptığını yazıyor kaynaklar. (Fotoğrafta öldürülen Bob ve Gratt Dalton, o yılların “post-mortem (ölüm sonrası) fotoğrafçılığı”na uygun olarak ayakta görüntülenmiş.)

Amerikan arabalarıyla banka soygunlarının Türkiye efsanesi ise ilk yerli ve milli “gangsterimiz” Necdet Elmas elbette. 1960’ların başında “fısıltı gazetesi” dâhil basınla-radyoyla “medyatik”,  fiyakası, “yakışıklılığı”, tarzıyla “filmatik” gangster Elmas’ın 32 kısım tekmili birden tefrikası, 1961 yazında başlıyor.

“Postmoderen” Jön Türkler’de metroseksüellik

Yazı dizisi arabalı-otomobilli olunca, mevzu da oradan oraya dolaşıyor, yol üzerindeki istasyonlarla gidişatı Abdullah Yüce’nin “Uzayıp giden o tren yolları ahhh”ını andırıyor maalesef. Peşinen affola… Lâkin arabalı, kovalamacalı polisiye-maceramıza geçmeden önce, 50’li-60’lı yılların “jön”, “yakışıklı erkek” profiline değinmek zorundayım (“Postmoderen” Jön Türkler dönemi).

O yılların trendi; palabıyıkla değil incecik, alttan-üstten (bazen ortadan da) dikkatle tıraşlanmış/cımbızlanmış Clark Gablevari kıl (kalem) bıyıkla altı çizilen “Saloon erkeği”. Ki bence değindiğim profil, “Yeni Çağ”ın cicili-bicili asillerinden sonra elden geldiğince “metroseksüel”liğin -örtülü- ikinci işareti.

Erkekler de saçlarına briyantinle şekil, parlaklık veriyor mesela. İpek gömlekleri, ipek çorapları-kravatları, kurdeleden devşirme “kelebek, mücevher, yarasa kanadı” biçimli papyonları, gömleğin-kazağın içine bağlanan ipek fularlarıyla tiril tiril geziniyorlar.

Bıyık altı tebessümde Recaizâde dönemi

Sinekkaydı tıraştan sonra bebek misali Talk Pudralı, Krem Pertevli, Eyüp Sabri Tuncer Tıraş Kolonyalı kaymak gibi çehreleriyle, her fırsatta “Reca ediyorlar” üstelik (Recaizâde Dönemi). O donanımla, muhtemelen onlarla birlikte deyimlere yerleşen “Bıyık altından gülmek” zaten ayrı cazibe… O tebessümün ustalarından birisi de, Necdet Elmas.

Velâkin o dönemin “Meşhur Necipbey Briyantini” her keseye uygun değil. O nedenle günün avangart reklâmlarının söylemiyle “bakımına ehemmiyet veren erkekler”, saçlarına limon suyuyla kazık gibi bir form kazandırıyor. Kasırga çıksa, maazallah anadan üryan kalsa, saçları milim oynamayacak… Üstü açık arabalı, motosikletli James Dean’ler için de birebir.

Bugünün saç modellerinde tepeye anca “Temp (Tapınak) Fade” dikebilen erkek kuaförleri limon suyu kullansa, saç mimarisinde Pisa Kulesi’nin doğru dürüst duranını inşa eder, işlemelerini de limon çekirdeklerinden yapar. Her şeyiyle “Organik Kuaförler”e küçük ama dev adım…

“Başa çorap örme”nin farklı halleri

Uzun bir “Ahhh” çekilmeden anılmayan “o eski beyefendiler”in modaya uyarak saçlarını “dana yalamış gibi” yapıştırmasının en bedava usulü ise yatarken başlarına kaçmış, eski “naylon kadın çorabı” geçirmek. Tabii zevcesi kaçan çorapları o dönem Kızılay’daki Örücü Arif’e götürmediyse ya da onlardan paspas/bulaşık bezi filan örmediyse… (Fonda, JİLL Çorapları reklâmı: “Atın atın, eskimiş çoraplarınızı atın, atamazsanız paspas yapın.)

Başında koncu sallanan kadın çorabıyla Beberuhi misali gezinen erkekler, o yıllarda “ev hâli normalleri” arasında. Görüntüsü, ceket muâdili çizgili pijamadan beter değil. Ayrıca o iştigal -çapkınlığa mahal verse de- “başına çorap örmek”ten sayılmıyor o devirde.

Naylon çorabın zerâfetini, bu kullanımının yanında karda kaymamak için ayakkabının üstüne naylon çorap geçirmek örseliyor sadece.1958’deki “Gran-Düşe” naylon çorap reklâmları her şeye “elverişliliği”ni ima ediyor aslında: “Bütün reyleri toplayan çoraplar! Mukavemet: Hususi surette bükülmüş bir naylon ipliği ile dokunmuştur. Elastikiyet: Şekli bozulmadan genişler. Elverişli: Harikulâde mukavemeti sayesinde…”

“Kadın çorabı”nın tefrikamız açısından can alıcı noktası, işte tam burada, çorabın kaçtığı yerde. Çünkü gangsterimiz Necdet Elmas, aylar boyunca kimliğini gizlemeyi, başına maske niyetine geçirdiği kadın çorabına borçlu. Bu da “başına çorap örme”nin manasına daha uygun düşen kullanımı.

Cüretkâr olduğu kadar küstah da…

Kadın çorabıyla yassılan-yamulan burnu, katlanan yanakları, Lunaparklardaki “Kahkaha Aynası”na nazire yüz hatları, Japone gözleri, onun tanınmamasını sağlıyor. Burun buruna yaptığı soygunlardan sonra tanıklar -birazdan aktaracağım gibi- birbirinden tümüyle farklı, alakasız “eşkâl”ler tarif ediyor. Aynen filmlerdeki gibi…

O dönemde hepi-topu altı (6) sayfa basılan 9 Temmuz 1961 tarihli Hürriyet Gazetesi, “Tabancalı gangster bir bankayı soydu” haberinde Türkiye’yi sarsan soygunu şöyle anlatıyor: “Çarşıkapı’da dün sabah cüretkâr bir gangster (zamanla “cüretkâr olduğu kadar küstah” da olduğu anlaşılacak)tabanca tehdidiyle Buğday Bankası’nı soymuş, Banka Müdürü’nü de (hafif) yaralamıştır.

Henüz hüviyeti tespit edilemeyen gangster veznedeki 2 bin 900 lirayı aldıktan sonra ana kasayı açtırmış, ancak oradaki 50 bin lirayı alamadan kaçmak zorunda kalmıştır. Aldığı paraları yanında getirdiği sarı-kırmızı bir torbaya koyan gangster bankadan çıkmış, bir taksi şoförünün ensesine tabancayı dayayarak olay yerinden uzaklaşmıştır.”

(Yukarıdaki fotoğrafta soygunun görgü şâhidi Pınar Şendilli, gazetecilikte o dönemin gerek görselde, gerek haberde “olayı yeniden canlandırma” modasına uyan muhabirlere, “Ellerimi böyle kaldırdım” pozunu verirken… Fotoğraf Altı haberin başlığı da zaten aynı cümle.)

Ankara’dan tam “12 Şevrole” çalmış

Manen ve madden örselenen banka müdürü ise “halkın alakasızlığından” şikâyet ederek, “Kapıya çıkıp bağırdım ama kimse yardım etmedi…” diyor. Bu haberden 12 gün sonra Ankara’ya ulaşan bir ihbar sonucu Kazım Yaman yakalanıyor. Tüm gazetelerde “Gangster yakalandı” başlıkları… Ama kısa sürede soyguncunun o olmadığı anlaşılıyor.

Gasp ettiği taksiyle kaçan ve o günlerde kimliğini belirlenemeyen Elmas ise, sonraki tüm soygunlarını çaldığı Amerikan arabalarının en popüleri “Chevrolet”lerle yapıyor. Öyle ki bir ay sonra gazeteler, Ankara’dan tam “12 Şevrole” çaldığını yazacak. Aynı kaynaklardan Elmas’ın Chevroletlerin bilhassa kuyruklu modellerine vurgun olduğunu da öğreneceğiz.

Ancak -“Kriminal Amerikan Dili ve Filmolojisi” eğitimli amatör bir dedektif olarak- ikinci soygununu çaldığı değil ilk soygundan elde ettiği parayla aldığı “1959 model yeşil Chevrolet”le yaptığına dair kuvvetli ve makul şüphem var. Zira arabasına eski Ankara Milletvekili Fuat Seyhun’un Buick’inden söktüğü üzerinde “Ankara H- 46 110” yazılı plakasını takıyor.

O dönemde belki de “Araştırmacı Gazetecilik”e pek gerek duyulmadığı için o kısmını, plaka değişiminin nedenini ayrıntılarıyla öğrenemiyorum ama… İstanbul’da tüm bankaları alarma geçiren Elmas’ın, Ankara plakası/markasıyla 1961’de Başkent’in de fahri hemşehrisi olduğunu söyleyebilirim.

“Gangbuster of İstanbul”dan mektup

O yılların iltifatı mı, temennisi mi, yoksa ironisi mi…  En gözde tekerlemelerinden birisi “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar”. Ev-üst arama, gözaltı-“sorgulama”-tutuklama Allaha emanet, “makul şüphe” filan da bugünkü gibi olduğundan, polisler yakalamak, kullar yakalanmak ve bir çırpıda itiraf etmek için sırada bekliyor zaten.

Elmas’ın kimliği, hatta eşkâli belirlenemediği için ihbarlar, şüphelerle her boydan/soydan üç-beş “gangster zanlısı” içeri alınıyor. Hepsi “falakaya yatırıldıkları” için çoğu itiraf da ediyor “suçu”nu… Tâ ki 1 Ağustos 1961’de Hürriyet Gazetesi’ne “yeşil tükenmez kalemle” yazılmış, ‘The Gangbuster of İstanbul’ imzalı oyunbozan bir mektup gelene kadar.

Mektup aranan gangsterimizden (Yaladığı puldan DNA tespiti henüz yok maalesef): “İstanbul zabıtası benim yerime yine başkasını yakaladı, ama müthiş sükûtu hayale uğradı. Beni nerelerde aradılar, oysa ben hep buradaydım, bir yere gitmedim. İhbarların hepsi yalan, çünkü beni kimse tanımıyor. Şimdi ikinci güzel bir planım var. Onda da muvaffak olursam, hepsi istifa etsin. Hah hah ha…”

Bu meydan okumaya, tüm veznedarlara silah, Bond’un Walther PPK’sının lisanssız kopyası Kırıkkale tabanca dağıtarak karşılık veriliyor devlet. Bir bakıma dönemine uygun “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Satıh bütün bankalardır” tefsiri.

Uzun boylu-karayağız soyguncu

Gangster dört gün sonra “ikinci güzel plan”ını uyguluyor. 5 Ağustos 1961’de soygunun adresi bu kez Çatalca’da -silahsız- bir benzin istasyonu… Hürriyet Gazetesi ertesi gün soygunu şöyle aktarıyor: “Gece 23.30’da benzin istasyonuna gelen uzun boylu, karayağız meçhul bir şahıs, benzinciye ertesi gün için de -yine- randevu vererek veznedeki parayı alıp kaçar. Olaydan beş saat sonra kendisini yakalayan polisin başına tabanca kabzasıyla vuran gangster, havaya dört el ateş ederek domates tarlaları içinde gözden kaybolur.”

Gazete, ikinci soygun için randevu veren, benzinlikte de bu nazik bilgilendirmesini sürdüren gangsterin “muzip” üslûbuna rağmen, onun Buğday Bankası’nı soyan, ardından gazeteye mektup gönderen kişi olabileceğini aklına getirmemiş gibi. Belki de bu sürpriz, planladığı-geceden baskıya aldığı tefrikaya uymuyor. Zaten bir süre sonra Elmas’ın öyle “uzun boylu, karayağız” filan olmadığı da ortaya çıkacak.  

Emniyet o tarife uyan-uymayan her sabıkalıyı toplayıp falakada “gangster” yaparken, 8 Ağustos’ta yine manşetten geliyor haber: “Azılı gangster Eskişehir’de yakalandı”. Haberde gangster Burhan Avcılar’ın “büyük bir soğukkanlılıkla banka soygununu itiraf ettiği” de yazılı: “İstanbul’dan Ankara’ya kaçmış, oradan da Eskişehir’e geçmiş”…

Efsaneler boyu posu da uzatır

Oysa haberin fotoğrafındaki “şahıs”,  kara olsa da yağız sayılmaz. Hele hele haberlerdeki tarifiyle “uzun boylu” filan hiç değil. Kara kuru, tahminen bir buçuk metre. Ama basın üzerinde bulunan tabancaya ve “şahsın itirafı”na dayanarak, ikinci kez meselenin çözüldüğüne inanmış/inandırmış. Efsaneler sadece mevzuyu değil, boyu posu da uzatıyor.

Lâkin gazetecilik de yatsıya kadar bazen. Ertesi gün yayınlanan 9 Ağustos tarihli Hürriyet Gazetesi, Avcılar’ın ilk ifadesini reddettiğini duyuruyor. 15 Ağustos tarihli aynı gazetede ilk sayfadan yayınlanan haberin detayı da var: “Burhan Avcılar polis falakaya yatırdığı için gangsterliği kabul etmiş”…  Haberde İstanbul’a getirilen Avcılar’ın banka memurlarıyla yüzleştirildiği, memurların “O dağ gibi bir adamdı, bu olamaz” dedikleri de yer alıyor.

“Veznedar heyecandan tabancasını patlamadı”

Artık günlük gazetelerin ilk sayfası belli, gangster rezervasyonlu… Soyguna dair bir fısıltı, “güvenilir/yarı güvenilir kaynaklardan edilen söylenti” bile birinci sayfa haberi. 19 Ağustos’ta Hürriyet Gazetesi’nde birinci sayfasının yarısını kaplayan “1- Buğday Bankası 2- Çatalca soygunu Ve…. 3” manşeti; “Gangster Kazlıçeşme’de dün bir bankayı daha soyup kaçtı”.

Yüzünü yine kadın çorabıyla örten gangster, “saat 11.45’de elinde 33 kurşun atabilen otomatik Sten tabancayla girdiği İş Bankası’ndan tam 165 bin 850 lira almış”. Çaldığı paranın değeri açısından aynı günün gazetesinde Florya’da satılık yeni-“lux” daire ilanlarına bakıyorum. Geniş geniş yeni daire fiyatları 25-30 bin lira arasında değişiyor. Kadıköy’de 3 oda 1 salon dairenin kirasıysa 250 lira. Eh, hortumlama, geri ödemesiz kredi, döviz vurgunu kadar olmasa da “banka soygunu” açısından yüklü bir miktar.

Gangster ise soygunun ardından “bankanın önüne çalışır vaziyette” bıraktığı “1959 model bir Chevrolet”yle kaçıyor. Veznedar ilk soygundan sonra dağıtılan tabancalarla silahlı… Ama gazeteye aynen yansıyan ifadesine göre, “Peşinden koşup haydudu vurmak istemişse de, elleri titrediğinden tabancasını patlatamamıştır”. Devlet eline her imkânı vermişken, üzücü tabii…

120’yle giden ‘Şevrole’ye kamyonetle takip

Gangster “Bakırköy istikametinde kaçarken bir kamyona çarpıp yoluna devam ediyor”. O günün deyişiyle, kaportası “tank gibi” Amerikan arabaları için bu durum sıradan. “Durumu fark eden polisler bir kamyonete atlayıp peşine düşüyorlar ama 120 kilometre hızla giden Şevrole’yi, 60 kilometre hızla giden kamyonetle yakalamayacaklarını anlayınca takipten vazgeçiyorlar”.

Milli gangster bankayı soyduktan tam bir saat sonra, telefonla Hürriyet Gazetesi’ni arıyor. Soygunu uzun uzun anlatıyor, bir gün gazeteye uğrayacağını da söyleyerek, yine meydan okuyor: “Yine bir iş yapacağım ve beni yine yakalayamayacaklar…”

Seçtiği banka şubesiyle de meydan okuyor aslında; soyulan yer Zeytinburnu Emniyet Amirliği’ne sadece 30 metre uzakta. (Yukarıda gördüğümüz gazetenin ilk sayfasında, bankayla Emniyet’in uzaklığı krokiyle de verilmiş.) Ama güpegündüz gerçekleşen soygundan, polislerin haberi bile olmamış. Gangsterimiz, her hâliyle cüretkâr, küstah ve o gün henüz adı konmamışsa da düpedüz “medyatik”, bugünün hoplamalı-zıplamalı örneklerine göre kimbilir kaç kat “fenomen”…

Milli gangster yine kayıplara karışırken bu kez ihbar 22 Ağustos 1961’de Münih’ten geliyor. Yüzüne kadın çorabı geçiren Vural Bedenli bir kuyumcuyu soymuş ve Türkiye’de de bir banka soymak amacıyla Münih’ten ayrılmıştır. Gangsterin Ankara’da olduğundan da söz ediliyor.

Bankada güvenlik kamerasına ilk adım

Soyguncumuz yüzünden veznedarları silahlandıran devlet, ikinci adımını atıyor: “Banka şubelerinin gizli bir yerine soygun anında gangsterin resmini çekecek fotoğraf makineleri konulacaktır.” (“Canon İstanbul” mu desek bu çılgın projeye).

Tarihimizden, Başkent’ten de aşina olduğumuz radikal önlem ise 24 Ağustos’ta İstanbul -Askeri- Valisi Refik Tulga’dan geliyor: “Artık öyle aklına esen İstanbul’a giremeyecek…” “Kapıda zapturapt”ı hevesle dile getiren Kütahyalı Tulga bilmiyor ki, kütüğü Konya Ereğlili Elmas, çoktaaan, senden-benden “İstanbul”lu…

Aynı gün polisin “Artık yakaladık” diye peşine düştüğü yeni ismin, Vural Bedenli’nin de aranan gangster olmadığı anlaşılıyor. Gazeteler hiç sektirmeden yayınlanan/“yazılan” gangster haberleriyle, rivayetleriyle dolu… 25 Ağustos 1961’de, yani ilk soygundan 45 gün sonra polis kimbilir kaçıncı atışta -bir muhbirin sayesinde- gangsterin ismini belirliyor: “Özellikle kuyruklu Chevrolet’ye vurgun sabıkalı otomobil hırsızı, Necdet Elmas”…

Ertesi gün gazetede Elmas’ın fotoğrafı ve soyulan veznedar Lami Kolaylı’nın “teşhis”i : “Sima hiç de yabancı gelmiyor. Bilhassa gözleri ve kulakları çok benziyor…” Hemen Elmas’ın arkadaşları arasında “Kepçe kulak Necdet” olarak tanındığını yazıyor, senli-benli gazeteler. Arkadaşları kimdir, nicedir, nerededir, onu bilemiyoruz.

Mantar tabancalı çocuk çetesi

Ve 27 Ağustos 1961’de Hürriyet Gazetesi, ilki iki yıl sonra gösterilecek James Bond filmlerine taş çıkartan bir haberle günlük gelişmeleri duyuruyor: “Dünya zabıta tarihinde ilk defa dün bir gangster uçak, helikopter, jandarma, polis ve askeri birlikler tarafından amansızca takip edilmiş, ancak Elmas etrafını saran çemberi kırarak kaçmaya muvaffak olmuştur. Gangster on gündür içinde yattığı yeşil Chevrolet’yi de kaçtıktan sonra benzinle ateşe vermiştir.”

İkinci gün de aramalar sürüyor, Jandarma “Chevrolet”si ile Beypazarı’na giden tacir Eşref Ozan’ı gangster zannederek ateş açıyor, Ozan’ın karısı ve oğlu yaralanıyor. “Gangster tefkirası” sürerken, bu işe imrenenler, “taklitçiler” de çıkıyor haliyle. 29 Ağustos’ta altı çocuk Suadiye’deki bir banka şubesini mantar tabancalarıyla soymaya kalkıyor, aynı gün Buğday Bankası’nın odacısı Ali Sülek de bankasını soymak istiyor. Ama iki “çete” de başarılı olamıyor.

“Polise teslim olmam Albay gelsin”

Hürriyet 31 Ağustos’ta, dokuz sütuna attığı “Büyük Zaferi Milletçe Kutladık” manşetiyle çıkıyor sonunda. Ama sanki kutlanan Büyük Zafer 30 Ağustos değil, manşetin altında hemen hemen tüm birinci sayfayı kaplayan haber: “Gangster nihayet ihbar neticesinde Darıca’da yakalandı.” Haber “Necdet Elmas, ‘İyi ki silah kullanılmadı iki taraf için de kırıcı olurdu’ dedi” spotuyla sunuluyor:

“Gangster bağırdı: Polise asla teslim olmayacağım. Ve sonra ‘Albay gelsin’ diye ilave etti. Albaydan namus ve şerefiyle oynanmayacağına dair söz alıp, suç arkadaşı adaşı Necdet Sinkıl ile birlikte teslim oldu.” Tefrika, eylül ayı boyunca da sürüyor.

Elmas, 7 Eylül’de Örfi İdare’de saçları usturaya vurulmuş biçimde yargılanırken, “Bazen cihan gözümde nokta gibi kalıyor” diyor. O yıllarda sosyal medya olsa, bu aforizmasıyla Trend Topic (TT) olacağı kesin. “Âlem buysa…” kral belli ve elbette “Batsın bu dünya”…

Savcı 22 Eylül’de 22.5 yıl hapis istiyor, hâkim Elmas’ı 20 yıl hapse mahkum ediyor. Elmas 1974 affıyla serbest kalıyor ve -belki de “bankacılık” özgeçmişi göz önüne alınarak- Beşiktaş Belediyesi’nin kendisine tahsis ettiği büfede işletmecilik yapıyor. Bir süre sonra doğduğu Konya’ya geri döndüğünü, 15 Ocak 2017’de 82 yaşında öldüğünü yazıyor gazeteler.

Tatbikatta kadınlara kur yapan gangster

Elmas’ın gazetelere yansıyan efsanesi, süregelen haberler/rivayetler ise bâki kalıyor. 12 yaşında evden kaçan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni ikinci sınıfta bırakan Elmas, dört kez evlenmiş. Şık takım elbisesi-kravatı, ceket cebinde bembeyaz süs mendili, briyantinli saçları, kara güneş gözlükleriyle yakalandıktan sonra “suç mahâlli tatbikatı”nda kadın memurlara kur yapıyor”. (“Tatbikat” sırasında çekilen yukarıdaki fotoğrafı incelediğimizde, karşılıklı tebessüm ve süzülmelerle hisleri cevapsız değil gibi…)

Elmas’ın ilk hapishane serüveni de delikanlıyken çaldığı ilk “Şevrole”yle başlamış. Yakalanıp

Sultanahmet Cezaevi ’ne gönderildikten sonra hastaneye sevk ediliyor. Faili meçhul “haber” midir, haber kisvesinde rivayet midir… İmalat adresine ulaşamıyorum ama Vikipedi dâhil birçok –dipnotsuz ya da yıllar sonra yayınlanan anlatılara dayanan- kaynağa göre, dönerken jandarmaları ikna ederek Emirgan ’da rakı içmeye götürüyor. Ve tuvalete gitme bahanesiyle firar ediyor. (Kulağımda, “Kız ben sana demedim mi /Karşıki dağlar cenderme cenderme /Yârin ufak sen askere gönderme gönderme” türküsü…)

“Ben işçinin parasını almam”

Bir banka soygunundaki diyaloğuyla ilgili haberler ise onun “halk(ın) gangsteri” imajını pekiştiriyor. Elmas bankaya girdiğinde kuyrukta bekleyen bir vatandaş, “Ben işçiyim, bankaya yatıracağım 480 lirayı alma” diyor. Gangsterimiz halkın büyük alkışını alan cümlesini bu sırada söylüyor: “Korkma, ben işçinin parasını almam…”

Türkiye’yi net üç buçuk ay aralıksız meşgul eden, gazetelere “haber karnavalı” yaşatan tefrika böyle noktalanıyor. Ama film gibi “otomobil dizisi”ni, “Amerikan”lara nazaran “küçük araba”larla, küçük ama dev serüvenlerle sürdürmeye çalışacağım.

BİR FİLM/BİR REPLİK

BAŞROLDE OTOMOBİLİN OLDUĞU FİLMLER

Her türden arabaların, her “rol”de filmlere yerleştiği dönemler deyince… 1977 yapımı “The Car (Şeytanın Arabası)”da terör estiren siyah Lincoln Continental, otomobilin başrolde olduğu ilk ses getiren filmdir belki. Ama en ünlüsü, o filmden altı yıl sonra Stephen King’in romanından uyarlanan ve “Katil Otomobil” adıyla gösterime giren “Christine”dir şüphesiz. Zaten film de adını, sahibinin otomobile taktığı isimden alıyor.

John Carpenter’ın yönettiği 1983 ABD yapımı korku filmi, 1957 yılında Detroit’teki bir otomobil fabrikasında çalışan işçilerden birinin elini 1958 model Plymouth Fury marka araca kaptırması, ardından başka bir işçinin aynı otomobilin içinde boğularak ölmesiyle başlıyor. Ardından seyircinin bildiği ama polisin anlam veremediği “faili meçhul” cinayetler berdevam.

Şeytanî, uğursuz, lanetli bir araba Christine. Ve renklerin şeytanî diliyle kırmızı tabii… DJ, yazar Barbaros Devecioğlu, Christine’in elbette Amerikan arabası olmasını hoş satırlarla açıklıyor: “Şeytanın esiri olmuş bir otomobili konu alan bir kitap  yazarsanız, kitaptaki otomobil hiçbir zaman Toyota ya da Honda olamaz. Şayet öyle olursa, Şeytan bile buna itiraz eder.” King ve okuru mevzuyu sevmiş olacak ki, 2002’de yine doğaüstü güçlere sahip bir Amerikan otomobilini anlatan ikinci kitabı yayınlanıyor: Buick 8 (From a Buick 8)… Kulislere göre onun filmi de çekildi-çekilecek.

(¹) “Ah Kızlar”, “Vah erkekler”! Araya sıkıştırmam lazım; “Kumral, sarışın, esmer”deyince, bir kuşağın kulakları çınlar. Berkant’ın bir dönem pek popüler “Ah Kızlar” şarkısı, 1960’ların ikinci yarısında kızlar yüzünden “ne dertler çeken”, biçare “Vah erkekler”in safındadır tabii ki: “Ah kızlar, kumral sarışın esmer /Ah kızlar hep mini etek giyer /Ah kızlar her gün biriyle gezer /Demez yeter aşka güler /Biçare erkekler kızlardan hep neler çeker /Ahhh ahhh ahhh…”

YAZI FOTOĞRAFI: Başrolünde John Wayne’in oynadığı, Türkiye’de “Cehennemden Dönüş” adıyla gösterilen, 1939 yapımı “Stagecoach (Posta Arabası)” John Ford filmi.

Önceki İçerik“Oyunu Değiştir, Senin Oyun Değiştirir” Erman Kunter TBF başkanlığı yarışında ‘siyaset’i aşabilecek mi?
Sonraki İçerikYÜKSEK ANALİZ | Okan Bayülgen: “Bu herifler Ay’a hiç gitmediler, hepsi Sovyetler’i bitirmek içindi”