Utanan insan bana güven verir… Başını hafifçe öne eğen mahçup çehresini görünce içimde bir sıcaklık, gönlümde bir meyil peydâ olur. Hakka hukuka değer verdiğini, yekdiğerine hoyrat olmadığını düşünürüm.
İnsanın düştüğü/düşürüldüğü hâllere, yüz yüze getirildiği “dünya”ya katlanamamaktan peydahlanan utanma duygusunun, kaybıyla da güncellenen kıymetine inanıyorum. “Bir çağ yangını”nda hâlâ derinden önemsediği, koruduğu kılavuz değerlerin varlığını, içtenliğini yansıttığına…
Böyle bir norm referansı, politikacıların, liderlerin, partilerin, hatta tüm taşıyıcılarıyla bir “düzen”in -ele güne karşı- sınav maratonunda hayatî bir gereklilik, öncelik kazanıyor. Yokluğunun bedeli yüksek zira.
“Utanma ölçeği”yle o “erdem”in varlığı yokluğu, oranı ortaya çıktıktan sonra, utanç duygusuyla vicdan muhasebesine dayalı bir olgunluk sınavı mesela. Dikkat, “Hukuka Giriş”ten soru çıkabilir!
“Hiç utanmıyor musunuz?!”
Benim gözümde, gönlümde, işte asıl mesele… Kendi fikrim, düşüncem filan da değil elbette. Antik Roma’dan beri öyle belledik… Mîlâttan Önce’nin mîlâtlarından birisi de böyle refleksif düşünceler, felsefe okulları: Utanmanın, utanç duygusunun bir zaaf, zayıflık değil bireyi değerlere bağlayan, itibarını, saygınlığını, insanlığını koruyan hayatî bir sosyal erdem olarak görülmesi.
İlkokuldan başlayan drama eğitimi… “Yurttaşlık Bilgisi”nin kayıp kıtası, birlikte yaşamın güvencesi, bir tür fren mekanizması. Nihayetinde utanılası düzenlere, işleyişe karşı insanî bir refleks, nidâ: “Hiç utanmıyor musunuz?!” Muhatapları utanmazlığın “kaide”siyle tarih boyunca pek utanmasalar da “normal”i bu soru, böyle bir hayret.
Kahrolmaktan kahretmeye…
“Onun adına utanmak” diye bir deyim ondan var. Güncelliği yokluktan, mecburen… Onun bunun, “başkalarının adına”, hatta vitrinlerdeki ülken adına utanman, insan olmaktan, “insanlık”tan bile utanç duyman mümkün. Yeter ki donanımı biraz içinde olsun.
Maruz kaldığında tüylerin ürperiyor bazen, o duyguyla başın sessizce, kaslarından kopmuşçasına öne eğiliyor… Sustukça utanma sırasının ona geleceğini sanıyorsun; utanmak hep sana düşüyor usta.
Bu denli utanmazlığa tanık olmaktan, öyle ya da böyle atmosferinde olmaktan, o havayı solumaktan onun yerine sen yerin dibine giriyorsun. Başından aşağı bazen buz gibi, bazen kaynar sular dökülüyor. İçin ürperiyor, çeneni geriyorsun “vah”la, “eyvah”la, kahrolmakla kahretmenin kıvılcımlarıyla yüreğin tutuşuyor… Hakîkaten.
İnsanlık hâli sayılmasın!
Nafile… “Onun yerine” utanmanın utanmadan yoksun yahut muaf olana faydası yok. “Onun adına utandım” nidâsı, efsanesinde bile Midas’ın kulaklarında hazin bir seda değil. Kulaklarına kadar kızarmıyor da…
Adını onun adınla, yerinle lafın gelişi de olsa anmayacaksın esasında. Duygularını, derdini, ifadeni onun için, ona göre, o seviyede konumlandırmayacaksın. Yalnızlaştıracaksın… “Onun adına” değil inadına, deyiminde bile onun utanmazlığının üstünü çizerek; “İnsanlık adına utandım!..”
Empatiyi onun adın(l)a değil o kavramın kıymetiyle kurmak gerek. Ki “insanlık hâli”nden, “hafifletici neden”den filan sayılmasın. İnsanlar “utanmaz”ı utancın yüksek mahkemesinde, hakkı önceleyen adaletin önünde, başlarını öne eğerek mahkûm etsinler: İnsanlık adına! O tabloları, gözü bağlı tanrıçasına her devirde tebaa, sevdalı kazandırsın. Adalet aşkıyla…
“Sözün bittiği yer”deki fotoğraf
Herkes 56 yıl önce insanlık abidesine asılan o fotoğrafı hatırlasın, kimse unutmasın misal. Sosyal Demokrat Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın tarihe asılı kalan yukarıdaki yazı fotoğrafını…
Başbakan Brandt 1970’de Polonya’ya gidiyor. Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgalinin, o topraklarda 5.5 milyon insanı katletmesinin üzerinden 30 yıl geçmiş… Programı sırasında “Varşova Gettosu”ndaki insanların Nazilere başkaldırışını, direnişini sembolize eden anıtı da ziyaret ediyor. Ve birden bire o ıslak, soğuk granitin üzerine diz çökerek, başını öne eğiyor!
Bu hareketi o kadar âni, beklenmedik, hakiki, içten ki alanda çıt yok. Sadece fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri… Yıllar sonra hatıralarında o ânı şöyle aktarıyor: “Alman tarihinin en karanlık noktasında öldürülen milyonlarca insanın sırtımıza yüklediği o ağır yükle eğildim. Sözün bittiği yerde insanlar ne yaparsa, onu yaptım.”
İnsan içine çıkılacak “yüz”
Sözün bittiği yerde “İnsan içine çıkacak yüzün olsun” diyoruz ya… Bazen insan içine ancak Brandt’ın gösterdiği o yüzle, başı öne eğdiren, diz çöktüren bir teslim-i kefâretle çıkılıyor. Korunan arsızlıkla değil.
Lâkin “yüz” yok ki meselimizde/meselemizde; çocukluğumuzdaki “Kin’ova” çizgi romanından mülhem “bin bir surat” yahut büyümüş de güncellenmiş o tekerleme: “Utanmaz utanmaz yüzüne kimse bakmaz…”
O deyimin işlerliğinde aslında yüze değil “insan”a ihtiyaç olduğunu da kolayca unutuyoruz maalesef. Ar damarının çatlamasındaki çatlağın insanın diğerkâmlığını, birlikte olmasını/utanmasını önleyen derin bir yarık, uçurum olduğu da gelmiyor aklımıza.
O büyük yarılma, bölünme, karşı yakalarda kutuplaşma, utanmazlığı besliyor, sıradanlaştırıyor. Sosyali anti-sosyaliyle “Medya arsızı” diye uluslararası bir kavram var mı mesela, yoksa bi güzel uyduruyor muyum…
Sözlükle değil portreyle ezber
“Utanma”nın toplumsal kıymetini, yokluğunun ne rezilliklere, pespayeliklere, ne denli ağır bedellere yol açtığını yaşayarak, tepeden tırnağa görerek öğrendik ömrümüzce. Başbakanı, bakanları astılar, seçilmişleri “Zindan Adası”na doldurdular… O askeri darbeyi “devrim”, ötesi “27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı” diye andık, kutladık yıllarca. Utanca ermeden bayram bizim neyimize!
Meclis’te 12 Mart infazlarına utanmadan, hatta hevesle el kaldıranları yıllarca kamburumuzda taşıdık, sandıkta çeyiz yaptık. 12 Eylül’ün “Asmayalım da besleyelim mi” diyen utanmazının önünde el öpme kuyruğuna girdik: “Ömrünüz uzun olsun paşam…” Mahvettiği, yok ettiği ömürlerin hepsinden uzun yaşadı “o Evren”.
“Sayenizde” demeye elbette dilim varmaz, “Sayemizde” demeye gönül razı gelmez. Oldu olacak olanlar… Faili meçhullerin belli faillerine geldi sonra utanmazlık ve itibar sırası. Susurluk kazayla, kazârâ vesile oldu toplumsal utanca…
“İnsan biraz utanır!” cümlesi de anlamını, yükünü yüklemini yitirdi artık. “Utanmaz”ın her mânâsını, eş/leş anlamlarını ezberletti bu hayat: “Yüzsüz, arsız, edepsiz, sıkılmaz, küstah, kepaze, pişkin”i, “yüzü meşin-derisi kalın” deyimlerini… Bütün bu ifadeleri, bakışları, küstah mimikleri, dudak hareketleriyle beceren portrelerle ezberletti.
Rol aldığımız rüyanın utancı
Onca utanmazlığın, arsızlığın ortasında seyirci kaldığımız sahneler de oldu, olmuştur, oluyor. Öyle ya da böyle, bir şekilde rol aldığımız, göründüğümüz sahneler de… Kaldıramadığımız sahneler, utandıklarımız sıyrıldı aradan. Zaman geçince rüya gibi geliyor. Ingmar Bergman’ın 1968 yapımı Utanç (Skammen)” filminin o sahnesi gibi:
“Bazen her şey bir rüya gibi geliyor. Ama bu rüya başkasının rüyası; benim gördüğüm değil de rol almak zorunda olduğum bir rüya… Peki, bizi rüyasında gören kişi uyandığında ve utanç duyduğunda ne olacak?”
“Mahcubiyeti öğrenmek”
Peş peşe yaşanan süreçlerin rüya olmasa da insana kâbus gibi geldiği zamanlardan geçiyoruz. “Meselemiz” değişiyor, evvelden ezele üst üste biniyor. Murathan Mungan’ın “kendisi için temel meselenin mahcubiyeti öğrenmekten başladığını” vurgulaması o yüzden.
Nilüfer Belediyesi’nin 2016’da düzenlediği “Edebî Kazılar” Söyleşisi’nde, on yıl önce “şimdiki zaman” konuşuyor: “Vicdanı, adaleti, utancı öğrenmekten başlıyor. Bu kavramları önemsememin nedeni biraz da Türkiye’nin şu anki durumunu açıklıyor. Şu zamanlar özellikle kişisel ve toplumsal olarak en çok unuttuğumuz şey utanmak. Vicdanı, ahlakı, adaleti unuttuk ama utanmayı, utanç duymayı da unuttuk.”
“Utancı bilerekten yaşatmak”
Utanmak, en büyük günahın, kibrin organik panzehiri. Yalanın, iftiranın, zalimliğin önündeki son engel; utanma eşiği… Vicdanı örten külü üfleyen tedirgin ama altındaki koru canlandıran, kıvılcımlandıran hayatî nefes.
Bir şeyi utanarak kavrarsan, kolay kolay unutamıyorsun. Kulağını, çok sevdiğin, değer verdiğin, mahçup olmaktan/lâyık olamamaktan korktuğun “öğretmen”in çekmiş zira. Edip Cansever’i 40 yıl önce bugünlerde yitirdik. 28 Mayıs 1986’da, 57 yaşında… Belki üzerine dizeleriyle dantel örttüğü aşkıyla mahcuptu biraz; “Aşklar İçinde” şiirini yazarken:
“Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından /Utancı bilerek yaşamak korkunç /Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak /Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz”.
“Utanç… İnsanlığı kurtaracak tek duygu” diyen Andrei Tarkovsky’yi de anıyor, anlıyorum yeniden. Dinmeyen zan yağmurunda zihinlere serpilen meşum kanaatlerin, vahşi yargıların, bayat, hibrit nefret tohumlarının, utanmazlığın, adaletsizliğin, vicdansızlığın, kibrin kuşatmasında… Dünyanın tüm insanları utanın.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
