Liberal entelektüeller kendilerini “İslamcılara”mı kullandırtmış?

Fransız İnternet dergisi Slate. fr’de Ariane Bonzon imzasıyla Cumartesi (4 Ocak) yayımlanan “Les intellectuels libéraux, les idiots utiles des İslamistes?” (Liberal entelektüeller İslamcıların “yararlı aptalları” mı?) başlıklı yazısı ( http://www.slate.fr/story/81795/akp-erdogan-intellectuels-idiots-utiles) soru kipinde olsa da, bu soruya olumlu yanıt veriyor. Önce “yararlı aptal” sözcüğünün Türkçeye tümüyle, Fransızcaya da biraz yabancı olduğunu belirtmekte yarar var. Sözcüğün aslı İngilizce “useful idiot”, ABD ve Birleşik Krallık’ta ilk defa SSCB’ye sempati duyan ve Sovyet sistemini savunan sol aydınlar için, bu sözcüğü Lenin’in telaffuz ettiği öne sürülerek kullanılmış (Lenin’in böyle bir söz söylediğine dair bir kanıt olmadığı halde). “Yararlı aptal” bilmeden kendini kullandıran kişiler için İngilizcede olduğu gibi Fransızcada da kullanılıyor. Söz konusu derginin Amerikan Slate.com’un Fransızca versiyonu olduğu düşünülürse bunda yadırganacak bir şey yok herhalde.Asıl yadırganan şey, yazının içeriğinde. Fransız kültüründe bu tür inceleme yazılarında (dissertation) lehte ve aleyhte görüşler aktarıldıktan sonra sonucu kesin bir ifadeyle değil, yanıtı bilinmeyen yeni bir soruyla bitirme usulüne uyulmamış olması. Çünkü Fransız-Alman televizyon kanalı Arte’nin 2006’ya kadar on yıl Türkiye temsilciliğini yapmış olan Bonzon’un bu yazısı, objektif olmaya önem atfeden bir yazar olmasına ve ülkemizi yeterince tanımasına karşın, tartışılır derecede yanlı ifadeler taşıyor. Bunda yazısında görüşlerine ağırlık verdiği kişilerin, Profesör Dr. Dani Rodrik gibi, bu konuda taraf olmalarının rolü var kuşkusuz.Bonzon’un yazısına ayrıntılı olarak bakıldığında doğruların yanında bazı temel yanlışlıklar da göze çarpıyor. Doğrular ve yanlışları alt başlıklar halinde şöyle irdelemek mümkün.AK Parti ve İslamcılıkBatı ve Avrupa medyasında AK Parti için çokça kullanılan “ılımlı İslamcı” tanımlamasının doğru olmadığını en azından tanıdığım yabancı gazetecilere yeri geldikçe vurguluyordum. İslamcılığın devlet düzeninin Şeriat hükümlerine uygun hale getirilmesini hedeflediği anlamı taşıdığına, AK Parti’nin böyle bir hedefi olamayacağına, dolayısıyla kendini tanımladığı gibi, “muhafazakâr demokrat” bir parti olarak görülmesi gerektiğine dikkat çekiyordum. Ama AK Parti Batı medyasında övgülere mazhar olduğunda bile “ılımlı İslam” etiketinden kurtulamadı. Hal böyle olunca da sağ ve sol liberal entelektüellerin AK Parti’ye neden destek olduğu kolay anlaşılamadı.Bonzon yazısında, “Avrupa yanlısı, Batılılaşmış, agnostik ya da ateist” olarak tanımladığı sağ ve sol liberallerin toplumsal ve kültürel olarak tümüyle zıddı olan İslamcı muhafazakârlarla birlikteliğinin doğaya aykırı bir evlilik olduğunu (mariage de la carpe et du lapin) vurguluyor. Ardından bu evliliğin AK Parti’ye “post-İslamcı, liberal, demokrat ve reformcu” bir kimlik kazandırdığını söylüyor. Liberallerin sayıları az olmasına, tabanları bulunmamasına karşın, ülkenin “batılılaşmış orta üst sınıfları” olduğu kadar ABD ve Batı ülkelerindeki siyasetçileri ve işadamları nezdinde partiyi meşrulaştırdığının da altını çiziyor. Bu yaklaşımdaki temel yanlışlık “milli egemenlik” kavramına yeterince önem verilmemesinde yatıyor. Sorulması gereken soru şu: Usulüne uygun yapılmış genel seçimlerde sandıktan çıkan bir partinin meşruiyeti yok mudur ki liberallerin vizesi gerekli olsun?Liberallerin AK Parti’ye verdiği desteğin nedenleri    Bonzon’un, yazısında demokratlardan çok ulusalcı olarak tanımlanabilecek isimlerin analiz ve görüşlerine dayandığı görülüyor. Erol Özkoray’ın sosyalist eğilimli Libération’da yayımladığı 2002 seçimlerini “karşı devrim” olarak niteleyen, kanımca demokrasi açısından yüz karası olan yazısına (Contre-révolution en Turquie, 11 Kasım 2002) bile atıfta bulunuyor. Bonzon, “francophone ve francophile” olduğu için övgüde bulunduğu Koray Özkoray’ın o zaman arkadaşlarının da bu yazısından ötürü kendisini eleştirdiğine, hatta bir arkadaşının kendisine küstüğüne dair sözlerini aktararak bugün gelinen noktada pek de haksız sayılamayacağını ima ediyor.Bonzon, AK Parti’ye başlangıçta verilen destekte, Dani Rodrik’in sözleriyle “biraz İslam vurgulu ve muhafazakâr olsa da gerçek bir demokratik güç olacağı” beklentisinin rol oynamış olduğunu vurguluyor. Bu tespit doğru ama bugün için tümüyle ortadan kalkmış değil. Çünkü BDP dışındaki muhalefet partilerinin AK Parti’den daha fazla demokrasi yanlısı olduğunu söylemek hâlâ mümkün değil.Bonzon ayrıca “batılılaşmış sol elitlerin iktidara gelen Anadolulara ya da İstanbul’un güzel semtlerinde denildiği gibi kırolara (culs-terreux) karşı biraz da suçluluk duyduğunu” yazıyor. Türkiye’de gerçek anlamda “sol elit” olarak adlandırılabilecek bir sınıf ya da grubun olup olmadığını araştırmamış ama “kıro” sözcüğünün tam Fransızca karşılığını bulup yazmak için uğraşmış, iktidara gelen kesimin küçümsendiğini vurgulamak için belli ki. Bonzon’un dikkat çektiği gibi Erdoğan’ın da aralarından çıktığı bu muhafazakârların askeri laik yerleşik düzenin demir yumruğu altında dinsel özgürlüklerinden yıllarca yoksun bırakılmış ve başörtülü kızları ile alay edilmiş olduğuna kuşku yok.Bonzon yazısında ordunun liberallerle “İslamcıların” ortak düşmanı olduğunun altını ayrı bir alt başlık altında çiziyor. Bunu birlikte 1980 darbesinin hedefinde olmalarına bağlıyor. Burada “İslamcı” sözcüğü yine sorunlu zira dini hassasiyetleri olanların tümünü böyle tanımlamak hiç doğru değil. Gerçek anlamıyla kullanılacak olursa İslamcılar bugün dahi ülkemizde azınlıkta olan bir grup.Bonzon bir sonraki paragrafta tümüyle “Ergenekoncu” denebilecek bir tavır alıyor. 2007’de güçlü konumdaki Genelkurmay’ın Erdoğan’ın istikrarsızlaştırılması için laik yerleşik düzenin desteğiyle bir girişimde bulunduğunu ama seçimleri güçlenmiş bir çoğunlukla kazandığını ve AB tarafından desteklendiğini söyledikten sonra hükümetin askeri vesayete karşı Ergenekon operasyonunu başlattığını söylüyor. Yargının bir operasyonunu hükümet operasyonu olarak takdim etmek doğru değil elbette ama sorun bu kadarla da sınırlı değil aslında.Bonzon, liberal entelektüellerin onlarca subaya karşı girişilen tutuklamaları tek bir vücut olarak desteklemesini Samim Akgönül’ün 2009’da yayımladığı “Üç Ergenekon” başlıklı yazısına atıfla eleştiriyor ve operasyonu muhaliflerin tasfiyesi olarak takdim ediyor. Mehmet Altan’ın bu konuda kendisine “seni temin ederim, bir darbe girişimi oldu, önemli olan da bu” dediğini eleştirel bir ifadeyle aktarıyor. Bonzon’un tercihi Dani Rodrik’in delillerin sonradan uydurulmuş olduğundan ve liberallerin katı tutumuna yönelik eleştirilerinden yana. Rodrik’in sözlerine tam iki paragraf ayırıyor. Ordusuna “büyük dilsiz” denilen bir ülkenin vatandaşı olarak askerin siyasete müdahalesinin demokrasiyle bağdaşmadığını vurgulamamasını, buna karşılık subayların “uyduruk” delillerle mahkûm edildiğinin altını çizmesini ve dahası liberalleri bu konuda tepki vermemekle eleştirmesini bize ikinci sınıf (Bon, pour l’Orient) bir demokrasiyi lâyık gördüğünün kanıtı olarak mı yorumlamak gerekir?Bu soruyu yöneltmemin bir başka nedeni de, AK Parti hükümetlerinden önceki dönemlerde Fransız basınının Türkiye’de askerin siyasete müdahalesini çok sert biçimde eleştiriyor olması ki bunu özellikle Kürt sorunu bağlamında 90’lı yıllarda çok gördük. Bonzon, Türkiye için hayati önem taşıyan bu soruna uzun yazısının sadece başlarında liberallerin AK Parti’ye verdiği desteğin bir nedeni olarak sadece değiniyor. O cümlesi aynen şöyle: birçok liberal AKP’nin belki bir barış anlaşmasına varma umudu vardır diye düşünüyor. Evet, öyle düşünüyorlar da bu olasılık ortadan mı kalktı, çözüm sürecinin aktörlerinden biri AK Parti değil mi,  Meclis’teki muhalefetin bu konuda umut veren bir tutumu var mı?AK Parti karşıtlığı ve yanlış bilgilendirme Bonzon’un 2010 referandumuna yaklaşımı da hem taraflı, hem de yanlış bilgiler içeriyor. Bir kere anayasa paketinde iyiler yanında kötü olan hususlar da olduğunu söylüyor. Kötü dediği değişiklikler, Anayasa Mahkemesi ve HSKY üyelerinin bir bölümünün yasama organınca atanacak olması. Bonzon bunu böyle takdim etmiyor; diyor ki yargıyla ilgili bazı atamalarda siyasi çoğunluğa vesayet hakkı tanınıyor. Bonzon böyle bir saçmalığı yazmadan önce keşke Fransa’daki Anayasa Konseyi’ne (Conseil Constitutionnel) seçimlerin nasıl yapıldığına bir göz atsaydı. Dokuz üyeli Konsey’in üç yılda bir yenilenen üç üyesinden birini Cumhurbaşkanı, birini Senato, birini de Milli Meclis Başkanı seçiyor. Bu nedenle Fransa siyasi çoğunluğa Anayasa Mahkemesi üzerinde vesayet hakkı mı tanıyor demek gerekiyor?Bonzon, anayasa referandumunda bir kutuplaşma olduğunu söylüyor buraya kadar doğru da cepheleri yanlış aktarıyor. Bir cephe, bu değişiklikleri yeterli görmeyip AK Parti’nin ucuz bir zafer kazanmasını istemeyen, bu nedenle çekimser oy kullananlar, diğerleri de “yetmez ama evet” diyenlermiş. Bonzon’a göre “hayır” cephesi yok referandumda. Bu yanlış bilgilendirme üzerinden “yetmez ama evet” çağrısı yaptıkları için Murat Belge, Ahmet İnsel ve Baskın Oran’ı isimlerini zikrederek eleştiriyor.Buraya kadar sorduğum sorular Bonzon’un konuya hangi taraftan baktığını açıkça gösteriyor. Bunu özünde AK Parti karşıtlığı olarak nitelemek abartı olmaz. Nitekim Bonzon, Gezi olaylarında polisin orantısız güç kullanmasını ve ardından kendi ifadesiyle “son yolsuzluk işlerinin (iddia demiyor) ve bunları devletin en üst düzeyinde kapatma çabalarının uzun zamandır su almakta olan geminin tamamen batmasına yol açtığını” yazıyor. Bu ifade doğru değil, ancak “hüsnü kuruntu” ya da “wishful thinking” olarak nitelenebilir. Kuşku yok ki gerek Gezi olayları, gerek 17 Aralık operasyonu liberaller arasında önemli bir bölünmeye neden oldu. Bir kısım liberaller, AK Parti’den umutlarını keserek karşıt cephede yer almaya başladılar ama özellikle çözüm sürecine ve Kürt sorununu çözüme kavuşturacak yeni anayasaya önem atfeden diğer bir kesim bu konularda “ alternatif bir irade göremediği için” AK Parti’ye destek vermeyi sürdürüyor.Özet olarak belirtmek gerekirse, bir süredir Amerikan ve Batı basınında okuduğumuz AK Parti karşıtı analizlerden birini ayrıntılı olarak değerlendirmeye çalıştım bu yazımda. Komplo teorileri üretmek niyetinde değilim ama bazen yanlış bilgilendirme, bazen de ikincil derecede olan hususların öne çıkarılmasıyla Batı’da AK Parti aleyhinde bir havanın estirilmekte olduğu bu yazıda da açıkça görülüyor. AK Parti’nin karşıdan esen bu akımla mücadele etmesinin tek yolu daha çok demokratikleşmeden geçiyor. Demokratikleşme deyince de yeni anayasa ve çözüm sürecinde hızlı adımlar geliyor akla.Liberallerin AK Parti’ye desteğini sürdürmesi için de bu yolda hızla ilerlenmesinde yarar var aslında. Liberal entelektüeller Bonzon’un dediği gibi İslamcılara değil, demokratikleşmeye destek oluyorlar çünkü.

Önceki İçerik17 Aralık ve Cemaat (2)
Sonraki İçerikKimdir bu “hukuk devleti” adlı arkadaş?