Önsezi

Bir türlü ayrılamadım Emily Dickinson’dan.

[18 Temmuz 2021] Bunu lisede, Robert Kolejde okumuştum. Bir ders kitabımız vardı, Sound and Sense: An Introduction to Poetry diye (Laurence Perrine, 1956; Ses ve Anlam: Şiire Giriş). Aslında şiirle tanışmam (başka pek çok şey gibi) babamla başlamıştı. İlkokulda (tabii onun tutuklu veya sürgün olmadığı zamanlarda) Cumartesi Pazar sabah keyfimizdi, birlikte şiir okumak. Kalktıklarında odalarına gider, annem (babaannemin riyasetinde) kahvaltı hazırlarken ben babamın yanında yatağa kurulurdum. Çokça Orhan Veli okurduk, Melih Cevdet, Oktay Rifat, zamanla Arif Damar. Hem doyamadığım bir arkadaşlıktı, hem de biraz gerilimli. Öğretmenlerimin açık ara en derini ve aynı zamanda en titizi, en huysuzuydu babam. Pek tolere etmezdi, ister sesli okuma (âhenk), ister yorum hatâlarını.

Ama kendi bilgisi, ince estetik ve analitik anlayışıyla nasıl bir temel attığını sırf şimdi anlıyor değilim; hep farkındaydım. Üzerine lisede Sound and Sense geldi, sonra Amerika’da, üniversitede, ilk kimde gördüğümü, nereden ve nasıl öğrenip edindiğimi hatırlamadığım The Poem Itself (1967; ed. Stanley Burnshaw). Fransız, Alman, Portekiz, İspanyol ve İtalyan şiirinin seçkin örneklerini tek tek masaya yatırıyor; önce her şiirin kendi dilindeki orijinalini, ardından İngilizce düzyazı çevirisini veriyor; sonra uzun uzun tahlil ediyordu. Nerval. Baudelaire. Rimbaud. Mallarmé. Rilke. Stefan George. Hölderlin. Lorca. Vallejo. Neruda. Bizim orta-lise ders kitaplarımızdaki gibi kuru özetler değildi bu tahliller. Gerçekten tahlildi. Aynen başlığındaki ifadeyle, Şiirin Kendisi’ydi önemli olan. Satır satır. Sözcük sözcük. (Onun için şimdi öğrencilerime, ister yeni bir belge ister yeni bir resim gösterdiğimde, lütfen, diyorum, lütfen tahminde bulunmayın, kestirmeden gitmeyin, teori kesmeyin, dersin nereye varacağını ve dolayısıyla benim nasıl cevap vermenizden hoşlanabileceğimi keşfetmeye kalkışmayın. Metnin kendisine bakın. Ne görüyorsanız, ne okuyorsanız, önce onu tane tane anlatın.)

Sound and Sense’le ve The Poem Itself’le bir daha yollarımız ayrılmadı. Tatillere de gittiler benimle, 1972-74’te Mamak Askerî Cezaevi’ne de. En tepede, hayli yıpranmış hallerini görüyorsunuz. Dile kolay — altmış yıllık bir arkadaşlık. Bugün de evdeki çalışma masama en yakın, hep el altında tuttuğum “başucu rafım”ın en solunda yer alıyorlar. Şiirleri yüksek sesle okumanın ve hattâ mümkünse ezberlemenin önemiyle, Sound and Sense’in daha başlarında karşılaşmıştım.[1] Son zamanlarda Harold Bloom’da da rastladım.[2] Ama ben bunu çocukluğumda babamla yaptığımız sabah okumalarından beri biliyordum zaten. Dahası, şiir gerçekten büyükse ve birkaç kere yüksek sesle okuyup müzikalitesini sindirirsen kendiliğinden aklında kalacağını, yani özel bir ezberleme çabası gerekmeyeceğini de anlamıştım.

Nitekim Emily Dickinson’ın, numarasını bilmediğim için kısaca Presentiment dediğim ve Önsezi diye çevirdiğim şu şiiri, herhalde ilk 1961-62 ders yılında (yani 14-15 yaşımda) karşılaştığımdan ve kendi kendime bir defa, sonra bir defa ve bir defa daha okuduğumdan beri hiç çıkmadı aklımdan:

Presentiment is that long shadow on the lawn / Indicative that suns go down; / The notice to the startled grass / That darkness is about to pass.

Çimenlikte uzayan gölgedir önsezi / Güneşler de batar diyen; / Ansızın irkilen otlara / Gecenin biteceğini bildiren.

A visit to the Emily Dickinson homestead in Amherst

Bu da nasıl bir pürüzsüzlük — ve nasıl bir yoğunluk, alt tarafı dört satırda? Zamanın akışı, hiç farkettirmeksizin nasıl değişiveriyor, ikinci dizeden üçüncüsüne, “akşam” ve “sabah” sözcüklerini ağza almadan? Herşey imâ, herşey çağrışım. Sadece bitkilere değil, bize, okuyucularına da sezdiriyor şair, gündüzü ve geceyi. Doğanın sıradan döngüsünü mesaj alıp vermek üzerinden kişileştiriyor, olağanüstü kılıyor.

Yukarıdaki bina, Dickinson’ların Amherst’teki aile konağı. Düşünün ki sol tarafta gördüğünüz verandada oturuyor Emily, bir öğleden sonra. Ve ertesi sabah. Ve öğleden sonra. Ve ertesi sabah. Bir, akşam olurken gölgelerin uzayışını gözlüyor. Bir, güneşin ilk ışıklarını. Dünkü Tecrübe yazımda gündeme getirdiğim şiirin anahtarı precarious sözcüğüydü. Burada ise kilit imge the startled grass (ansızın irkilen otlar). Bahçe birden canlanıyor. Baskına uğrayan çimenler şaşkın, uyanıyor; dikilip ne oluyoruz dercesine sağa sola bakıyor.

Önsezi, hele eski dildeki “hissi kablelvuku” haliyle, biraz karanlık çağrışımlarla yüklü Türkçede. Bir tehlike, bir felâket hissi gibi. Oysa sorunlu olan tecrübe, Emily Dickinson’da. Önsezi ise hafif, neşeli, ışıltılı.

Güneşin batışı ve doğuşunu herkes gibi ben de seyrettim, kimbilir kaç kere. Ama aklıma otların irkilmesi hiç gelmedi. Buna önsezi demek de.


[1] Laurence Perrine, Sound and Sense (1956), s. 18: Read so as to hear the sounds of the words in your minds. Poetry is written to be heard… (Öyle okuyun ki sözcüklerin sesini kafanızda duyabilesiniz. Şiir, duyulmak [işitilmek] için yazılır).

[2] Harold Bloom, How to Read and Why (2000), s. 71: As a boy of eight, I would walk about chanting Housman’s and William Blake’s lyrics to myself… (Sekiz yaşımdayken, Housman’ın ve William Blake’in lirik dizelerini kendi kendime seslendirerek dolaşırdım); s. 73: Very good short poems are particularly memorable, and with that, I have arrived at a first crux in how to read poems: wherever possible, memorize them (Özellikle kısa şiirlerin en iyileri kolay akılda kalır ve bunu söylediğim anda, şiir okumaya ilişkin ilk ilkeme de ulaşmış oluyorum: ezberleyin, ezberleyebildiğiniz kadar).

Önceki İçerikHerkes gidiyor
Sonraki İçerikSporun ruhu