Pencereden atla gel…

Kuzguncuk’ta giriş katında pencereleri denize boydan boya sarkan İsmet Baba’nın bulunduğu yalıcığı iyi bilirim. Yalının sahibesi anneannesine yatılı uğrayan has arkadaşım AyşeNur’u, sabahları Şehir Hatları Vapuru’nun kaptanı sarsa sarsa uyandırır. Vapur yalının dibindeki küçük iskeleye yanaştığında, kaptanın Köşkü’nden süzülen gözleriyle, onun üst katta yatağından doğrulan nazarı pencereden mahmur bakışır.

Şehirleri, kasabayı, köyü, orada yaşayanları önce pencereleri ele verir. Şöyle bir bakarsın; pencere esası mıdır oradaki hayatın, esaslı mıdır… Ardına kadar, “Gel buradan bak” diye mi açılır, “lomboz”unun mekaniği iki parmak aralamaya mı izin verir yoksa? Kepenkleri-perdeleri sımsıkı kapalı, karakteri kapı-duvar yahut “Pencereden atla gel” midir…

Issız mıdır, cıvıl cıvıl mı? Pencere çiçekleri dışa mı yapar ikramını, sokağa mı sarkar ya da içe mi dönüktür, pencereye dudak büken salon salomanje devetabanı… Hemen anlar, hayale meyyal kanaatinle şıpınişi çözersin. Ve ayaktayken bile koltuğuna yaslanarak, kendinden emin söylenirsin: “Üstadım bakınız bu penceredir, şu pencere değildir…”

Askeri-sivil kamu “daire”leriyle, saçı başı tokili toplu konutlarıyla “hayda bre” Ankara’nın pencerelerine bakın mesela. Yani yazları -bazı bazı- sıcak ve kurak, kışları artık ne bileyim süren kara(man) iklimine sıkıca kapanan ve “pencere” adı verilen aralıklarına…

Başıbozuk alayında bedelli nizamına iteklenen binalarının pencereleri, bir hizada, tipitip gider. Sokaktan geçene “esas duruş”u gösterir. Bâb-ı iktidardır, hatta şimdi Bâb-ı hümâyundur (Topkapı Sarayı’nın resmi, büyük, birinci kapısı). Tek millet, tek devlet, tek lider, tek kapı, tek pencere…

Yanıyor mu hâkî köşkün lambası

Senin o küçük, pervazı inadına menekşeli, sardunyalı penceren hariç, tüm “kamusal” pencereleri fevkalade mühimdir baş(üstüne)kentin. Pencere deyince, bu mevzuda boyu değil işlevi önemli tabii ki. “Kritik-krizli” günlerin gecesinde, gazetecilerin Genelkurmay Başkanlığı’nın karşısına geçip, pencerelerine heyecanla bakmalarının tarihi müzelik sayılmaz. Eğer ışıkları geceyarısı hâlâ yanıyorsa… Muhabirler (de) nöbettedir. Bir hazırlık, kıpraşma vardır; ilk sayfaya haber olur. Elektriği anında alırsın. Ertesi gün biraz yatıştırırsın: “Neyse söndü, şimdilik…” “Tüh söndü” diyenler de vardır, rap rap pencere mesaisinde.

Her zamanki gibi belgeleriyle konuşuyor-yazıyorum. “Pencereden mesaj”, Oramiral Güven Erkaya’nın emekli Büyükelçi Taner Baytok’la yaptığı söyleşide bile yer alır. Erkaya, 28 Şubat sürecinde “bir şeyler olacağını sezdirmek için Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıkları’nın ışıklarının daha çok ve daha geç saatlere kadar açık bırakıldığını” anlatır. Rahattırlar, nasıl olsa elektrik faturası her halükârda millete kesilir.

“Ankara manzaralı” daireler

Şimdilerde rahatsındır; göremezsin kritik, postosmanlı (eşanlamıyla posbıyıklı)pencereleri zira. Yakınından geçemezsin, dikilip uzaktan bile bakamazsın. İki anlamıyla da “nazar zaptiyeleri” çevirir, kovalar hemen. Biraz da ondandır cümle gazetenin manşetlerindeki eften püften, üstten tepeden haberler. “Penceresiz gazetecilik” bir yere (işte oraya) kadar; at gözlüğü desen artık Ray-Ban.  

Gerçi seni böyle lüzumsuz, “ima hukuku”na aykırı meraklardan kurtarıp, Saray’ın hemen tüm pencerelerini sabaha kadar yakarlar, o ayrı. Bekadandır, itibardandır… Ankyra’ya tarihinde kimsenin, Osmanlı’nın bile yapmadığı cesâmette sarayı 21. Yüzyıl’da kondurmuşuzdur vesselam. Ne zaman kendini dünya (el)âlem yalnız, dermansız hissetsen umûmiyenin efkârıyla uzaktan bakarsın; “gayri”si ayıklanmış millî-müslim hislerin, tarihin ilelebet ışıl ışıl olur. Gözden geçirilerek yenilenmiş, sabitlenmiş Fener Alayı’na döner gariban manzaran, ampulü Kutup Yıldızı sanırsın.

Ondan gayrı ne manzaran var ki zaten? Ankara’nın biçare emlakçıları penceresi bir avuç yeşil gören daireyi “doğa manzaralı”, onu da görmeyeni “Ankara manzaralı” diye sunarlar hep bir ağızdan. Hırtlığına arasan; “Daireniz nerede, manzarası ne ola ki?” Çoğu bozulur biraz, “Hepisi manzaralı… Basbayağı doğa, basbayağı Ankara manzarası filan işte…” Hâlâ popüler öyle ilanlar. Ankaralı her anlamıyla “Ankara Manzarası”ndan kaçmak için “40 Metrekare Bodrum”a servet ödüyormuş, ne gam.

Camgüzeli Oryantal Sevilay

İstanbul derseniz… “Gerileme (Çöküş demeye dilim varmıyor) Dönemi”ne çoktan alışsa/alıştırılsa da, “Made in Her Milletten” arta kalan yaralı pencereleriyle seyrisefasını hâlâ hatırlatır. Öyle ki geçen yıl İstanbul Belediyesi “En Havalı Kareler Yarışması”nın temasını “pencereler”e ayırdı mesela. Çok güzel tabii de, fikrimce bu yarışmasının başına “Uluslararası” cilasını eklese, daha şık, daha sosyolojik, daha adil dururdu.

Aynı yarışmayı gel de Ankara’da yap misal. Tamam, pencereyi belki “En güzel balkon ve teras” yarışmasına vs. cürmünde itelersin ama kurtarmaz işte… Ankara’ya seçim vaatlerinde deniz bile getirir, Kanal Ankara’yla çılgın projeleri bile yedirirsin de, o yarışmayı asla hakkıyla yapamazsın.

İnat edip yapsan da… Bence pervazındaki pencere çiçekleriyle, her yıl Attila İlhan’ın Ankara Ulus’tan ahbabı, camgüzeli Oryantal Sevilay kazanır. Ve yarışmayı “yeterli katılım sağlanamadığı için” iptal eder, penceresi çoğu kez numaralı gözlüğünden ibaret jüri… Ertesi yıl gider izo(le)cam mutfak balkonunu seçer.

Boşverin onları… Aslolan Oryantal Sevilay, Git Başımdan Aysel, Sonbahar Belma, ilkbaharda rakıya başlayan Nurten, ilk kez sigara öksüren Hümeyra… “Kimi sevsem sensin hayret”! Sahi “Ne çapkın, ne vefalı, ne güzel komşumuzdun sen” Abla,  pencerenden baktığında, hele şöyle bir çıktığında “o gül endâm bir al şâle bürünsün yürüsün /ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün” salınışınla şiirden şiire, şairden şaire, pencereden pencereye gezindin ömrümüz boyunca… Tüm pencereler, kıpraşan perdeler, seher yeliyle oryantal karşılardı seni sabaha karşı eve dönerken. Beddua ederken bile sezdirmeden iç çekerdi pencere kaktüsleri.

“Karşı pencere”de geçen hayatlar

İstanbul önce denize nazır, leb-i derya pencereleriyle ayrılır diğerlerinden. Onlar da kendi içinde “müsilaja bakan ve bakmayan” daireleriyle iki ana grupta toplanır. Sonra ev denize nazır mı, yoksa sahra dürbünlü hariciye “nazır”ının Dudullu’dan “deniz gören” dairesi mi ona bakarsın. Bazısında bir avuç denizi, Aziz Nesin’in hikâyesindeki gibi taburenin üstüne çıkıp banyo penceresinden parmak ucunda yahut zıplayarak görürsün zira.

Heyhat kimi de daracık çıkmaz sokakta, önü arkası cam cama penceredir. “Karşı pencere”de yaşarsın, hayatı. Aynı evde, salonda yaşıyormuş gibi, burun buruna… Komşunu eve otel muamelesi yapan hayırsız evladına nispetle daha yakından tanırsın. Komşuluk bağları bazı semtlerde hâlâ karşılıklı gerilen çamaşır iplerindeki rengârenk hane bayraklarıyla da sıkılanır. Bana hoş gelir; öyle penceresi hayat cumhuriyetleri, uzaktan öyle (de) tanırsın.

Ankara’nın aksine… İstanbul’da otorite vız gelir, pencerelere. Cihangir’de bir şey zıplar pencereden; kedidir kedi. (H)acıhüsrev’de, küpe çiçeklerinin arasından esmer bakar birisi… Ötesinde bir zamanlar ardına kadar Batı’ya açılan pencereleriyle Beyoğlu’nda, sarışından hallicedir silueti. Cumbalı, sarkık pencereli evleri az değildir de, yorgun, çaresiz akıbetini bekler. Gelip geçenler hep turisttir hayatına.

Kuzguncuk’taki pencere bakışmaları

Kuzguncuk’ta giriş katında pencereleri denize boydan boya sarkan İsmet Baba’nın bulunduğu yalıcığı iyi bilirim. Yalının sahibesi anneannesine yatılı uğrayan 40 yıllık has arkadaşım AyşeNur’u, o yıllarda sabahları Şehir Hatları Vapuru’nun kaptanı sarsa sarsa uyandırır. Vapur yalının dibindeki küçük iskeleye yanaştığında, kaptanın Köşkü’nden süzülen gözleriyle, onun üst katta yatağından doğrulan nazarı pencereden mahmur bakışır. Bir gün kuyruklu hikâyesini yazarsam; “her limanda bir sevgili” kaptanı, Yalıdaki Rapunzel’in penceresinde müstesna bir yere sıkıştırırım da, şehir hatlarının nefesi bu efsaneye yeter mi, seyri buna uyar mı bilemiyorum.

Ataşehir’in pencereleri cürmünden fazla medet umar. Sahibinden.com iftiharla diyor ki, -cıngılıyla “Miş miş miş de muş muş muş”- deniz manzaralı pencereleri bile varmış… Oysa mutfaktan çıkılan üç köşe camlarla sonradan cumba(danak)lıştırılmış balkoncuklarında anca sığıntı sigara içersin. İçersin de, pazar günleri hariç; dumanı o kavanozda -mahçup- kurutulan çamaşırlara siner.

Uzaktan gördüğün “Valla da deniz” dediğin mavilikse, psikiyatristine söylediğinde sana esaslı tanı aldırır. Sorar doktorun: “Sana görünen başka neler var?” Gerçi Hezârfen yani her şeyi beceren Ahmed Çelebi o tepegöz pencereleri açıp aşağı baksaydı, “İstanbul’da böyle gökdelenler vardı da biz mi üzerinden havalanmadık?” derdi muhtemelen.

Burgazada’da hikâye nasıl yazılır

Burgazada’nın geçmişten geleceğe berdevam pencereleri ise her yazı-çizi erbabına devadır. Yakından uzaktan, yeşile denize manzaralıdır. Sait Faik’in evi desen, daha ön cephesinden üç balkonlu, bol pencereleriyle çağırır insanı. Önünde boydan boya uzanan pencerelere -şartım şart- dayalı çalışma masası, Ada’ya nazırdır. Çatı katı pencereleri önce yeşile, oradan denize, ufka bakar. O müze yalnızlığında onun kalabalık yalnızlığıyla öğrenirsin, hikâye nasıl yazılır.

Genç ömrümle bakar dururdum İstanbul’un pencerelerine o zamanlar… Ankara’daki ve tekmili Anadolu’daki şöhretinin aksine, pencereden el etmezdi hiç kimse. Olsun… Mutluydum, mesuttum, bahtiyardım… Edip Cansever’in ferahfeza dizeleriyle: “Ben pencereden bakarken /Kimseler ölmemişti /Ölüm diye bir şey yoktu ki…” Yani herkesin, hepimizin ölmeyecek yaşta olduğu zamanlardı o günler; öldürülenler hariç. Pencerenden gencecik sonsuzluğun rehavetiyle bakardın.

Orhan Veli’nin pencereden kapısı

Ankara’nın pencerelerine, Erkin Koray’ın yorumuyla “Penceresi cam cama muallim /Turşu kursun fincana muallim /Penceresi perdeli muallim /Çiçek açmış zerdali muallim /Penceresi cam değil mi muallim /Boyaları ham değil mi muallim” diyerekten verdim veriştirdim ama… Hayatımdaki yeri, hatıralarımdaki ayarı öyle değil bittabi. İnsan sevdiğine şey eder.

Mesela Abidin Dino’nun 40 yıl önce 1 Aralık’ta Milliyet Sanat’ta çıkan yazısı bugün gibi aklımda. Dino Kayseri dönüşü Ankara’da kaldığı yıllarda, Orhan Veli’yle buluşur sık sık: “Yeni Meclis karşısında, caddenin karşı yakasında, iyice çukurda, bir yönü sokağa, bir yönü küçük dereye ve bayıra bakan Mecdi Bey Apartmanı’nın bodrum katında oturuyorduk. Evden öte bozkır başlıyordu. Bizi görmeye gelen dostlar apartmanın kaygan basamaklarını inip, kapımızın zilini çalıyorlardı sık sık.

Orhan Veli ise pencereden inmeyi yeğliyordu… Neden olmasın, her yiğidin bir yoğurt yiyişi yok mu? Orhan arka bayırı koşarak iner, yarış atı gibi dere hendeğini atlar, pencere kapalıysa upuzun parmağını tık tık cama vurarak Karagöz seslenişiyle geldiğini haber verirdi. Cam açılınca, upuzun leylek bacağını kolaylıkla içeri sarkıtıp, kendini odada bulurdu. Bu kendine özgü eve giriş yöntemi, Orhan’ın terbiyeden yana kusurlu olabileceğini düşündürmesin size. Orhan kadar terbiyeli kişi pek az gelmiştir yeryüzüne. Tam zamanında gelmesini, tam zamanında gitmesini bilirdi, tüy gibi hafif.”

Hatıralarda çocuk kalır penceler

Bu satırların belleğimin misafir odasına yatılıyerleşmesinin ana sebebi ise aslında Dino değil Gürbüzüm Özaltınlı’dır. Çocukluk-ilk gençlik arkadaşları, Bahçelievler’de o yıllarda ailecek oturdukları eve her dem açık pencereden dalar-çıkar. Yolunu kendi yapmıştır aslında… O Urfa türküsünden esinlenerek: Pencereden atla gel /Ayağını topla gel /Eğer babam evdeyse /Kılıcını al da gel… Öyle, o gazla dalarsın pencereden.

Evleri ardına kadar açık, dönem mimarisinin inadına iki kapılıdır yani. Sonradan da pek vazgeçtiği söylenemez penceresi-kapısı-gönlü açık bu serbestiyetinden. Yaşadığı evler hep çift kapılı olur. Farklı, açılımı hoş bir cereyan. “Yaş aldıkça durulur” derdik o zamanlar ama şimdiki evi üç kapılı

Vaktiyle Ayrancı’daki çift kapılı evine taşındığında, en kod altı ama o sayede koca bir bahçeye sıfır güzelim dairesinde de nükseder “Pencereden atla gel” îtiyadı. Zira asansörsüzdür apartman. Evine gelen sabırsız-sigaradan dermansız arkadaşları, dört kat merdivene katlanmayacağı için o dairenin asıl kapısını hiç çalmaz, bazısı hiç bilmez.

Apartmanın yanındaki ezelden boş arsanın engebeleri, tepeciklerinden -Orhan Veli usulü- yuvarlana-zıplaya-koştura direkt bahçesine ulaşır, hep açık duran bahçe kapısından içeri dalar. Misafiri önce bir dönem “vasıfsız sokak köpeği” (¹) Şopar, ardından Kırık’ın şahane havlamaları, zıplamaları karşılar. Ve bahçesine diktiği ergenliğinde şayan-ı hayret büyüyen -onun da genetiği gürbüz- Mavi Ladin elbette… Neredeyse her canlının ismi vardır o bahçede. Ladin’e de ad takarlar, benzetmek gibi olmasın: Usame…

Böylesine gezinen nostaljisiyle benim izleğimde hep çocuktur pencereler. Büyümeye değer manzaraları olmadığı için de hep öyle, Teneke Trampet’in büyümeyi reddeden Oscar’ı gibi çocuk kalır. “İnsan pabucu yarım /Çık dışarı oynayalım” nakaratıyla seslenir, çıkamazsan topuyla pencereni kırasıya tıklatır. Dışarıyı içeriye, içeriyi dışarıya çağırır, esasına bakarsan. Ve bir bakış yaratır. Haftaya pazara “pencere testi”yle filan devam edeceğim yazı dizisine…

(¹) Bu afili, o güzelim sokak köpeklerini “insan”a daha da sevdiren benzetme, Emrah Serbes’in, “Paramparça” kitabından alınmıştır.

Önceki İçerikHer şeyi mahvettin Hüsamettin
Sonraki İçerikİZLENİM | “Büyük oyunu gören”ler biraraya geldi