Savaş zihniyetinin reenkarnasyonu

 

Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın başlangıç bölümü öncelikle halkların “bir insan yaşamı içinde iki kez insanlara tarif olunmaz acılar getiren savaş felâketinden gelecek kuşakları koruma” hedefine bağlılığını ve  “temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine (…) ”inancını vurgular. Bu amaca varmak için özellikle “ortak yarar dışında silahlı kuvvet kullanılmamasını sağlayacak ilkeleri kabul etme ve yöntemleri benimseme” konusundaki kararlılığının altını çizer.

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel ölçekli bir savaşın önlenmesi dışında, bu amaç ve ilkelere zaman, zaman uyulmamış, birçok kriz patlak vermiş ama dünyadaki gidişat, bölgeler arasındaki farklılıklar kalsa da, hep  “daha çok barış, daha çok demokrasi” yönünde olmuştu. Savaşa karşı çıkmak, barışı öncelemek, genç yaşında yaşamını yitiren Fransız şair, müzisyen Boris Vian’ın  “Le déserteur” (asker kaçağı) şiirinde (şarkısında) ölümsüzleşmiş olduğu gibi, entelektüel düzeyde hep saygınlığını korumuştu.

 

Doğduğundan beri, babasının ölümünü, kardeşlerinin askere gidişini, çocuklarının ağlayışını, annesinin çektiği acıları gören bir Avrupalı için savaşlar ne kadar kötüyse, Afrika, Asya ve Orta Doğu’da yaşayanlar için de öyledir aslında. İnsanlar tüm farklılıklarıyla eşit olduğuna göre, insan onuru ve hakları, Avrupalı için nasıl temel değerlerse, Afrika, Asya ve Orta Doğu’da yaşayan insanlar için neden öyle olmasın ki?

 

Gel gör ki iki savaş felaketinin bir insan yaşamına sığdığı Avrupa, demokrasi ilkeleri ve temel hak ve özgürlükler şemsiyesi altında büyük oranda bütünleşmesini sağlarken, dünyanın başka yörelerinde bu değerlerin ayaklar altına alındığı, hatta insanların yaşam haklarının bile tehdit edildiği görülüyor. Arap Baharı ertesinde Orta-Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde, bugün de Suriye ve Irak’ta olanlar gibi. Hem de BM anlaşmasının atıfta bulunduğum başlangıç bölümü, halklara,  “daha geniş bir özgürlük içinde, daha iyi yaşama koşulları sağlama” amacını dile getirdiği halde…

 

Öteden beri, evrensel demokrasi ilkelerinin ve temel hak ve özgürlüklerin sadece dünyanın gelişmiş ülkelerinde değil, her tarafında geçerli olması gerektiğini savunanlardanım. Bunun dünya barışının sağlanması ve gelişmiş ülkelere doğru zaman, zaman yoğunlaşan göçlerin ve yol açtığı toplumsal sorunların önüne geçilmesi için zorunlu olduğuna kuşku yok.

 

Ne var ki başta demokratik ülkeler olmak üzere, dünyada söz sahibi büyük güçler bu yönde politikalar izlemiyor. Bunun idealist bir yaklaşım olduğu ve sonuç vermeyeceği çeşitli argümanlarla savunulmaya çalışılıyor. Oysa insanların dünyanın gelişmiş ülkelere uzak bir köşesinde, bugün Suriye’de olduğu gibi, en temel hak olan yaşam haklarından bile yoksun bırakılması, bileşik kaplar misali, diğer ülkelerde başka sorunlara yol açıyor.

 

Avrupa Birliği’nin, Euro-Med sürecinde, yasadışı göçlerin önüne geçmek için Akdeniz’in Güney kıyısındaki ülkelerde demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesi ve ekonomik refahın ve yaşam standartlarının yükseltilmesi yönünde geliştirdiği politikalar aslında bu yaklaşıma dayanıyor. Ama klasik kurumsal ilişkilerle bu amaca varmanın büyük devletlerin politikaları ile desteklenmediği sürece mümkün olmadığı da ortada. Örneğin Mısır’da büyük devletler bir askeri darbeye destek verebiliyorsa, Euro-Med sürecinin öngördüğü demokratikleşme nasıl gerçekleşebilir ki?

 

Bu soru, geçen yazımda içinde bulunduğu iç savaşın yol açtığı insani trajediyi etraflıca ele aldığım Suriye için de geçerli. Hatta büyük devletlerin Suriye politikalarının çok daha ilkesiz olduğu görülüyor. Mısır’da askeri darbeye sessizce destek olan bu devletler, Suriye’de de beş yılda yaklaşık 300 bin vatandaşını katletmiş, 6 milyon kadarını zorla yurt dışına göç ettirmiş bir rejimi ayakta tutmak için arazide askeri müdahalede bulunan yayılmacı ülkeleri sadece seyrediyor. Hatta biri teokratik bir devlet yapısına sahip bir bölgesel aktör, diğeri de Kırım’ı ilhak ettikten sonra dünyaya meydan okurcasına askeri güç gösterisi yapan eski bir süper güç olan bu ülkelere demokrasi kartını göstermek bir yana, yaptıklarına adeta sessiz bir onay veriyor.

 

Önceki hafta sonu Cenevre’de başlayan çapraz görüşmelere bakıldığında, Batılı bağlaşıkların Suriye politikasının 1938’de Hitler Almanya’sını yatıştırmaya yönelik Münih politikasını andırdığını görmemek mümkün değil. Gerçi Fransa ve Büyük Britanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinin İran ve Rusya’nın askeri olarak arkasında durduğu mevcut rejimle ilgili görüşleri söylem düzeyinde olumsuz ama ABD tarafından sonuna kadar desteklenmedikçe gerçekleşme olasılığı bulunmadığını da biliyor olmalılar. Washington ise ne İran’ı frenlemek, ne Rusya’ya karşı ağırlığını yeterince hissettirmek istiyor. Bu da askeri kazanımların masada artı puana dönüşeceği bir müzakere sürecinin kapısını aralıyor.

 

Cenevre’de masaya gecikmeli olarak oturan Suriye muhalefetinin özünü oluşturan Yüksek Müzakere Konseyi’nin (YMK) makul talepleri, verilen sözlere karşın, henüz tam olarak karşılanmış değil. Oysa BMGK’nin 2254 sayılı kararı açık. Askeri operasyonlar durmadan, sivil halka dönük kuşatmalar tümüyle kalkmadan ya da tehdit olmaktan çıkmadan müzakere masasında savaş zihniyetinin kazanacağına kuşku yok.

 

Lübnan’ın Fransızca yayınlanan en eski ve tek gazetesi L’Orient Le Jour,  Pazar gecesi YMK sözcüsü Riad Nassan Agha’nın, 43 kişinin açlıktan öldüğü Madaya kasabasını işaret ederek “rejimin hala kadınları ve çocukları açlığa mahkûm etmesini anlayamıyorum” açıklamasını yaptığını aktarıyor.  Bu nedenle YMK şemsiyesi altındaki muhalefetin iyimser olmadığının altını çiziyor.

 

Aslında BM temsilcisi Staffan de Mistura, YMK heyeti ile gerçekleştirdiği ilk temas sonrası yaptığı açıklamada, insan hakları ihlallerinin sona ermesinin zorunlu olduğunu vurguluyor ve bu konuda ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’den yazılı bir taahhüt aldığını belirtiyor. Ayrıca Fransız ve Alman Dışişleri Bakanları’nın yaptığı açıklamaları hatırlatan De Mistura, arazide Beşar Esat’ı destekleyen Rusya’ya karşı ellerinin güçlendiğini söylüyor. Ama yardımcısı Ramzi Ezeddine ile başka bir yerde bir araya gelen Suriye heyeti başkanı Beşar Caferi, hiçbir ön koşulun kabul edilmeyeceğini, sadece insani konuları ve tutukluların serbest bırakılmasını tartışmaya hazır olduğunu belirtiyor.

 

Özetle birbirinden farklı çıkarları ve amaçları bulunan uluslararası aktörlerin baskısıyla başlayan Cenevre müzakereleri sorunun çözümü yolunda iyimserlik aşılamıyor. Öyle ki bu aşamada müzakerelerin devam etmesi bile pamuk ipliğine bağlı görünüyor. Aslında barış kapısını aralayacak olan, savaş zihniyetinin müzakere masasında kazanamayacağını, bu zihniyeti reenkarne eden aktörlere göstermek. Ama gerçekçi olursak, bunu Cenevre’de ağırlığını koyarak yapabilecek tek uluslararası aktörün ABD olduğunu kabul etmek gerekir.