Tavşanın dağa küsmesi sanattır

 

Bizimgil ülkelerde politikacılar -istisnalar hariç- pek şiir sevmez, okumaz da, kürsüden bir kaç dize yuvarlamaya bayılır.

Ben hamasetine nutuk yazarları vasıtasıyla dize, itibar arayan bu türü, hariçten gazel okuyanlar öbeğine katarım.

Hariçtendir zira, ergenlik aşkı, ezber müfredatı, bir zaruret filan yoksa şiir kitabı okumamıştır.

İhtiyacı da yoktur esasında.

Türkiye siyasetinde dürüstlük ve vicdandan sonra en az ihtiyaç duyulan üçüncü şık(lık) sanattır.

Oysa sanat ihtiyaçtır, kadrini bilene.

Ki kadir bilmek, Türkiye siyasetinde en az ihtiyaç duyulan dördüncü şıktır.

 

De ki bir zamanlar okudu; şiirin emaresini, zerresini o siyasetçinin hayatında, tarzında hissedemezsiniz.

Kürsüde çoğu kez çuvallarlar zaten.

Ya şairini şaşırır, ya ritmine dili dönmez, dizesine havsalası yetmez, yahut ezberi zayıftır, kürsüde yakası okuma kurdeleli müsamere çocuğu gibi kekeler, öyle kalıverir.

Şiir öyle “promter”la, ampulle filan olmaz, Prometheus’u, ateşi gerektirir.

 

Müstesna örnekler göstererek, beni tezyargılı, önyargılı bulabilirsiniz.

Olsun ve olabilir.

Bu toplumda herkese bahşedilen önyargılı olma hakkını, bırakın ben de bir kez şiir konusunda kullanayım.

Lâkin şöyle bir bakın derim çoğu lidere, siyasetçiye…

Hiç şiir okumuş, okumuşsa sindirmiş tipleri var mı?

Dillerine, kaba söylemlerine, hatta mimiklerine yakışıyor mu şiir?

Söylemiyle münasip dizeler/tekerlemeler okusalar bir derece…

Ama Tosun öldü, yıllar önce.  

 

Şiirle tanışmamış, tanışıp da hoşlanmamış, hoşlanıp da geçinememiş insanlara elbette sözüm yok.

Sadece iç geçiririm.

Benim sözüm şiiri hayatına almayıp da, “bu dize iş yapar” kafasıyla kürsüden seslendirmeye çalışanlar.

Yapmayın… “Şiir solisti” olmak da zordur abiler.

Harcıâlem bir şarkıya bile eşlikte biçare siyaset tarihimizde, trajedisi şairine/yazarına emanet bir komik ünlem olursunuz.  

 

Ayrıca dört duvar siyasetçiler sanatla geçinemez ki, şiiri hazmedebilsin.

Otorite, sanata da, sanatçıya da kendi dümen suyundaysa katlanır.

Osmanlı’dan bu yana öyledir:

“Patrimonyal (babadan kalma) devlette her türlü nimet ve mertebe, yalnız ve yalnız hükümdardan kaynaklandığı için, buna erişmek isteyen namzetler arasında kıyasıya bir rekabet, hased, entrika ve yaltakçılık egemendi ve toplumun ahlâkını yahut ahlâksızlığını oluştururdu.

(…) Yaltaklanma ve intisâbın sanatla bağdaştırılmış, kurumlaşmış biçimi de kaside sunmak, sultanı ve paşaları en abartılı parlak ifadelerle göklere çıkarmakta görülür.

Patronun ilgisini sürdürmek için şair, öteki kullar gibi son derece dikkatli olmak, onun hoşlanmayacağı şeylerden kaçınmak zorundadır.” (¹)

Hükümdarın suyuna gitmezse, onun gazabına uğrar.

O suda debelenen balıkları da şöyle tanımlar şair:

“Derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibi…”

Otoritenin köşkündeki, sarayındaki fıskiyede bir aşağı, bir yukarı pinpon topu gibi zıplarsın…  Artık sana balık bile demezler.

 

O sularda değilse, sanatı-sanatçıyı sevmek ne kelime…

Adı geçse, o her dem işaretkâr-tehditkâr parmağına, olmadı her türden silahına davranır.

Ece Ayhan’ın cümlesi miydi tam hatırlayamıyorum ama, “Tarihte önemli şairler iki kez asılmıştır”.

Şair Pablo Neruda’nın sürgüne yollanıp, tablolarının, yaptığı heykelciklerin parçalanması, evinin yakılması…

Yıllar sonra Şili devletinin, Neruda'nın Nobel ödülü aldıktan iki yıl sonra, 1973’de kanserden değil diktatör Pinochet'nin darbeyle iktidara gelmesinin hemen ardından öldürülmüş olabileceğini kabul etmesi….  

Aynı yıl halk ozanı Victor Jara’nın günlerce işkenceden geçirilip, bir daha gitar çalıp şarkı söyleyemesin diye ellerinin kırılması… Ardından kurşuna dizilmesi…

İstisnai, tarihe karışmış bir zulüm sayılmaz.  

Zulmün yöntemi değişir zamanla. Kanadını dipçiksiz de kırarlar.

Zira sanat da, şiir de geçimsizdir. Bilhassa parmak sallayan, parmağıyla gösteren otoriteyle…

Şimdi Şili’de kadınlar sana dansla ayaklanıyor, “Tecavüzcü sensin” diyorsa… 

Vardır elbet günahın.

 

Sanat sistemi sorgular.

Puzzle’ı bozar, otoriteyi baştan aşağı “bozum eder” yeri geldiğinde.

“Değişme”yi, “farklı”yı, “özgürlüğü”, “yenilenme”yi, müziğiyle, rengiyle, yazınıyla, heykeliyle, dansıyla, tiyatrosu-sinemasıyla hayata katar.

Muhaliftir; çünkü “yeniden” yaratır.

Bilirler ki şöyle iyice toplanıp, birlikte, yüksek sesle okusalar…  

Otoritenin bir şiirlik canı vardır.

 

Şiir, kalibresi yüksek dizeler sıkar otoriteye.

“Yort Savul”u çeker, üzerine varırsan.

O’nu astırsan bile, hiç kalırsın tarihte.

Yan basarsın, çivisi çıkmış koltuğuna uyaksız dönerken.

 

Siyaset ve sanatın kavgası hiç bitmez de…

Yeri-zamanı gelir, küfredenine tuval, palet yalatır.

Misal… Darbeci Kenan Evren gezdiği sergide öfkeyle nü tabloyu kaldırdı…

Ressam Orhan Taylan’ın Belediye İşhanı’nın duvarına resmettiği “Prometheus’un İnsanlara Ateşi Getirmesi Efsanesi”nin üzerini boyayla kapattırdı…

Sergide gördüğü kolaj tabloyu “yırtık” diye beğenmedi…

ABD gezisinde gördüğü Picasso’nun eserleri için, “Buraya bir siyah fırça vurmuş, yanına yuvarlak yapmış. Burada da bir siyah, aralar beyaz. Baktım, baktım, dedim ki, ben Türkiye’ye gittiğim zaman resme başlayacağım. Ben de yaparım bunu” dedi.

 

N’oldu sonra?

Dünyanın en berbat, en arak resimlerini boyadı, diktatörlükten emekliliğinde.

Röportajında “Asla nü yapmam” dedi de, sonra Playboy’a poz veren Buz Pateni Şampiyonu Katarina Witt’in, Hande Ataizi’nin anadan üryan tablolarını şey ettirdi. (Şimdi copy paste diyorlar)

Sibel Can’ın konserini izlediğinde sanatsal iltifatını esirgemedi:

"Vücudun tam resimlik olmuş"…

Onunla birlikte, resimlerini milyarlarca lira ödeyerek alan şakşakçıları, devletin kurumları da kepaze oldu. Artıklarını en dandik çay ocağına bile asamadılar.

 

Herkes Evren gibi resim boyayamazdı netekim.

Siyasetçiler de işleri düştüğünde bilhassa şiire sarıldılar.

Hamasetin kafiyeyle güçlendiğini düşündüler zira. “Alıntı”nın onlara prestij, hava katacağını…

Sloganlarıyla, hitaplarıyla dizi dizi incilediler kürsüden.

Altı boştu, astarı eğreti… Ne gam?

Akıllarına gelmedi… Sesli okuması müşküldür şiirin.

23 Nisan müsameresindeki iki kıtalı şiirine üç ay sular seller gibi hazırlanırsın da, kürsüye çıkınca ezberin açık büfe ordövr tabağına döner.

Hele ki, seçim menzilinde nutuk atarken…

Nutku tutulmak deyimi boşa değildir.

 

Ankara’da 11 yıl önce Uluslararası Türk Dil Kurultayı’nda dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan bir şiir okumuştu da…

Okuduğu şiirin aslında Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait olduğu, araştırmacı gazetecilikle ortaya çıkmıştı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dersen, o da emsalsizdir bu mevzuda.

Sevgililer Günü’nde, “Sevgili gençler Nazım Piraye’ye şöyle yazmış” diyerek başladığı video-mesajında şiirdeki yaprakları dalları, yeşilleri alları birbirine karıştırır.

Ve kameraya okuduğu tek dizeyle iki çam devirir; çünkü o şiir Piraye’ye değil, doğum gününde Münevver’e yazılmıştır zahir.

Ama böylesi sürçmeler mühim değil.

Türkiye’de insanları şiiri yanlış okudukları için değil, yanlış zamanda “yanlış şiiri” okudukları için hapse atarlar.

Tersi olsa belki kabul edebilirdim de, önce biraz düşünmeliyim.

 

Kürsüden Sesler geçen yaz Beştepe’deki törende şaşırtmıştı beni. 

Bir zamanlar okuduğu şiir yüzünden hapse düşen Cumhurbaşkanı Erdoğan, göreve başlama töreninde yine dizelere başvurdu:

“Bütün iyi kitapların sonunda, bütün gündüzlerin gecelerin sonunda meltemi senden esen, soluğu sende olan yeni bir başlangıç vardır.”

Bu kez “alıntı” Edip Cansever’dendi.

İnkişafınıza kurban olsunlar.

Yalnız… O mertebeye geldiyse alıntılama, yahut öyle sanıyorsa metin yazarları…

O kadar da değil.

Cansever’den mülhem, o pul o zarfa yakışmaz.

 

Helâl değildir bir kere şiiri, terkibinde mebzul miktarda alkol vardır.

Helâl değildir, hatmetmeyi değil, manayı duygularınla hak etmeni gerektirir.

Ve illâ ki helâl değildir:

“Aslolan şiirin hayatını yaşamaktır, /yazmak (hatta okumak) sonra gelir hep…” (²)

Herşeye rağmen öyle ulu orta, öyle kürsülerden yuvarlanacaksa…

Ben helâl etmem.

Tavşanın dağa küsmesi, sanattır!

 

BİR FİLM/BİR REPLİK
 

“Bazıları asla delirmez. Ne kadar korkunç bir hayat sürdürüyor olmalılar.”

Barfly – Yönetmen: Barbet Schroeder, Senaryo: Charles Bukowski.

 

(¹) Halil İnalcık, Şâir ve Patron.

(²) İlhan Berk.

KAPAK FOTOĞRAFI: Leonard Cohen 1966’da kendi şiirlerini okurken…

Önceki İçerikİnfaz sistemindeki ‘açık’ can aldı
Sonraki İçerikFransa’da genel grev hayatı felç etti