Tek ses olamamak

Daha komik olan rastlantı, kahvecide buluşacağım arkadaşımla, “vikipedia”nın ücretlendirilme(me)si üzerine o takside yaptığımız muhabbete, taksici abimin “komünizm” çözümlemesi ile katılmasıydı.

Sivil Dayanışma Platformu (SDP), İstanbul-Yenikapı’da “Milyonlarca Nefes, Teröre Karşı Tek Ses” başlıklı bir miting düzenledi. Miting günler öncesinden ilan edildi, etkili bir reklam kampanyası yürütüldü, mümkün olan en fazla sayıda insanın katılması için yoğun çaba sarf edildi. Mitingin amacı, halkın teröre karşı durduğunu ve bu ülke insanları arasında sahici bir kardeşliğin varlığını göstermekti.

 

Ne var ki amaç hâsıl olmadı. Zira deklere edilen amaç ile mitingde yapılanlar arasında muazzam bir tenakuz vardı. Miting “tek ses olmak” gibi büyük bir iddianın sahibiydi. “Tek ses olmak” pek de matah bir şey sayılmaz. Bu, ayrı bir konu. Ama daha işin başında tek bir ses olunamayacağı belli olmuştu. SDP, CHP ve MHP’ye davet gönderirken, HDP’yi es geçmişti. Altı milyon oy alan bir parti, tek olması istenen sesin içinde mütalaa edilmemişti. “HDP, çağrılsaydı da gelmezdi zaten” denilebilir elbette ama bu toplantıyı organize edenlerin teklik tasavvurundaki vahameti ortadan kaldırmaz.

 

Hem CHP ve MHP davet edildi de ne oldu? Onlar da katılmadı. Herhalde davet sahipleri için bu tahmin edilmeyen bir sonuç değildi. Ancak katılmayacaklarını bile bile CHP ve MHP’yi çağırırken HDP’yi dışarıda tutmanın bir anlamı vardı ve bu da hiç de “birlik”e hizmet eden hayırhah bir anlam değildi.

 

“Kardeşlik” nerede, baraj nerede? 

 

Mitinge hâkim olan dil ve ruh hali de toplanma gayesiyle hiçbir şekilde örtüşmüyordu. Sözüm ona insanlar oraya şiddeti reddettiklerini göstermek ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek için çağrılmışlardı ama ortaya basit ve kaba bir AKP mitingi çıktı. “Terör siyasete malzeme yapılmamalı”, “Terör, dar parti hesaplarına kurban edilmemeli” diyen bir parti, söylediklerini yalanlarcasına “terör” üzerinden siyasi prim elde etmeye çalışan bir tavrın içine girdi.

 

Mitingden akılda üç şey kaldı: Bir, Başbakan Davutoğlu’nun, HDP’nin barajının altına düşürülmesi için taraftarlarına yaptığı çağrı. İki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın HDP Eşbaşkanı Demirtaş’a yönelik “cici çocuk” sözleri ile “saz ve caz” anıştırmaları. Ve üç yine Erdoğan’ın “millî ve yerli milletvekili” talebi. Hepsi baştan aşağı sorunlu, böyle bir mitingde sözü dahi geçmemesi gereken mesajlar.

 

Sözde “sivil”

 

Davutoğlu’nun “baraj” vurgusundan başlayalım. % 10, bir demokrasi ayıbı. Bunun üzerinden bir siyasal güç devşirme niyeti başlı başına bir sorun. Bu, bir tarafta dursun. Yine de AKP tarafından düzenlenen ve seçim temalı bir program olsa, Başbakan’ın barajdan bahsetmesi anlaşılabilirdi. Ama burada durum farklıydı. Sözde sivil bir miting düzenliyorsunuz. Milletin yüreğini yakan bir meselede ortak bir tavır geliştirmek için insanlara çağrı yapıyorsunuz. Gayenizin “kardeşlik” duygularına kuvvet kazandırmak olduğunu söylüyorsunuz.

 

Lakin orada ortaya bambaşka bir şey çıkıyor. Seçim hesaplarınızı gündeme getiriyorsunuz. HDP’nin baraj altında kalmasının sizin için ne kadar önemli olduğundan söz ediyorsunuz. Taraftarlarınızı bununla vazifelendiriyorsunuz. İşte bunun anlaşılabilir bir yönü yoktur. Bu, büyük bir gaftı. Toplumun büyük bir kısmı “Terör merör bahane, bunların derdi HDP” diye düşündüler haklı olarak. Nitekim Davutoğlu da yaptığı yanlışın büyüklüğünün farkına varıp sonrasında düzeltmeye çalıştı. Ama olan olmuştu artık.

 

“Cici çocuk, saz ve caz”

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dönelim. O da aynı güzergâh üzerinden yürüyüp HDP ve Demirtaş’a sardı. Demirtaş’ın “cici çocuk” olmasından girdi “bu işler sazla cazla olmaz”dan çıktı. Sonra “550 millî ve yerli vekil”  diyerek yeni bir tartışma başlattı.

 

“Millî ve yerli” ne demekti? İktidara yakın bazı kalemler, Erdoğan’dan bağımsız olarak, bu ifadeye olumlu bir içerik kazandırma uğraşı içine girdiler. “Millî, dünyaya Ankara’dan bakmaktır”, “Millî olmak her soruna Türkiye’nin menfaatini gözeterek yaklaşmaktır”, “Millî olmak, Türkiye’nin Türkiye’den yönetilmesini savunmaktır” gibi yazılar döşendiler. Tarihten referanslar getirdiler, Türkiye aydınının gayri-millîliğinden dem vurdular.

 

Ama hamaset dozu yüksek bu yazılar, “millî”deki sorunları gidermekten uzak. Sorunlar ise çok yönlü: Birincisi, “millî” izaha muhtaç bir kavram. Nitekim basında sürekli “millî”nin nasıl anlaşılması gerektiğini gösteren yorumlar çıkıyor, tevil gayretleri göze çarpıyor. Kendi başına bir zaaf bu. Eğer her tarafa çekilebilen, ucu sonu belirsiz  ve aleyhinizde de kullanılma potansiyeli taşıyan kavramlarla konuşursanız, bunun size yarardan ziyade zarar getirmesi ihtimali büyüktür.

 

İkincisi, önemli olan sizin kavrama yüklediğiniz mana değildir, ondan halkın ne anladığıdır. Her kavramın bir tarihi vardır ve kullanıldığında insanların aklına olumlu ya da olumsuz çağrışımlar bırakır. Mesela “millî”, geçmişte Kürtleri içermek bir yana dışlamak amacıyla kullanılmışsa, bugün siz istediğiniz kadar bunun kapsayıcı olduğunu iddia edin, beklediğiniz sonucu alamazsınız. Aksine tepkileri büyütürsünüz.

 

“Millî olan ve olmayan”

 

Ve üçüncüsü, AKP’nin içinden çıktığı siyasi gelenek halkı yüceltir. Buna göre esas olan halkın tercihidir ve son kararı da halk verir. Vekiller ise, halk tarafından seçilir. Her bir vekil, halkın teveccühünü alarak parlamentoya gelir, vekillik sıfatını kuşanır. Hangi partiden gelirse gelsin her bir vekil bir diğeri karda meşrudur. Dolayısıyla ölçütleri belli olmayan bir millîlik üzerinden vekillerin meşruiyetleri sorgulanamaz ve vekiller “millî olan ve olmayan” diye bir ayrıma tabi tutulamaz. 

AKP ve Erdoğan böyle yaparak aslında kendi politik gelenek ve tarihlerine ters düşüyorlar.  

 

Gerçekten nazik bir dönemden geçiyoruz. Herkes, hassas ve sorumlulukla davranmasını beklemek hakkımız. Özellikle devletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı’ndan. Erdoğan’ın istismara son derece açık konularda siyaset üstü bir tavır göstermesi, birleştirici ve teskin edici olması gerekir. Maalesef tam tersine yapıyor. Sivil ve demokratik tepkiyi örgütlemek için yapılan bir toplantıda bile bodoslamadan siyasete giriyor, dibine kadar siyaset yapıyor, bir partiyi hedefe koyuyor ve düşürmesi lazım gelen tansiyonu kendi elleriyle yükseltiyor.

 

Sanırım “sivil ve demokratik tepki” denilirken kastedilen bunlar değildi.