Türk münevveri kaç cins kiraz adı bilir?

Meyve isimlerini bilmekle, herkesin meşrebine göre, münevverlik, aydınlık ya da entelektüelliğin niteliği ve özgünlüğü arasında doğrudan bir bağ kuruyorum. Dolayısıyla yazının başlığı, vermek istediğim manadan uzakta bir yere düşmüş olabilir. Bu yüzden yanlış anlaşılmaktan imtina etmiyor da değilim. Ama üzerinde şüphe duymuş olmama karşın yine de böylesi bir başlıkta karar kıldım. Hakikaten Türk münevverleri memlekette kaç cins kiraz yetiştirildiğinden ve isimlerinden haberdarlar mı? Mesela Sahaflar Şeyhi Muzaffer Özak’ın Çınarcık’ta mukimken yetmiş [70] cins armut adı saydığını duydum. Bu yüzden şöyle de sorabilirim; yetmiş tane olmasa da münevverlerimiz bir çırpıda on-on beş kiraz cinsinin adını zikredebilirler mi? Zihinlerindeki vatan ve coğrafyaya karşılık gelen maddi varlıkların konumlandıkları çerçeveler bambaşka bir yöne mi düşmekte? Münevverlerimiz sadece kendilerince âlî olan önemli konular ve hususlarla mı ilgili yoksa? 

 

Bırakın daha geniş çaplı ve aşkınlık-içkinlik konularının içinde yer aldığı felsefi terimleri ve anlamlarını, kaçı, yediği meyvenin cinslerine aşina? Kaçı, etrafında kendiliğinden yetişmiş otların isimlerini biliyor ve çocuklarına öğretiyor? Halbuki bu, son derece ciddi bir duruma karşılık geliyor. İşte bu bağ, kişinin şeyeşya ile olan bağının sağlamlığını ve mensubu olduğu kültüre ne denli nüfuz edebildiğini,  açıklamaya gerek bırakmadan ortaya koyuyor.

 

Yanlış anımsıyor olabilirim. Ama bir yerlerde okuduğumu hatırlıyorum. Türk öykücülüğünün önde gelen isimlerinden Sait Faik Abasıyanık’ın “çiçek ve balık adlarını bilmeyen hikaye yazamaz” dediğini ya da yazdığını hatırlamanın şimdi tam zamanı. Çiçek ve balık adları belki sadece birer sembol. Buna başka şeyleri de eklemeli bence. Mesela renk isimleri yanında yöresine göre meyve cinslerini isimleriyle de bu listeye dahil etmeli. Doğrusu bunlar olmazsa bir münevver nasıl kendini ifade edebilir ki? Dursun Gürlek’e göre zaten günlük anlamda 200-250 kelime ile konuşmaktayız. Bu dar kapsamlı dil kullanımını entelektüellerde iki katı kelimeye çıkarmak belki mümkün. Ama bunun da insanın kendini ifadeden uzakta olduğunu sanırım söylemeye gerek yok.

 

Bir durumu ve hususu ya da daha genel anlamda varlığı anlamak için mefhumları ve dolayısıyla adları bilmek gerekiyor. Bunları bilmeden nasıl düşünebiliriz ki? Düşünsek bile mantık örgüsü içinde geliştireceğimiz fikirlerimiz ne kadar etkili olabilirler? Zira fikirlerimiz, derinlikli, yaygın ve geniş kapsamlı olmadıkları takdirde yeknesak ve yöreselliğe mahkum kalacaklardır. Öyleyse fikir üretiminde karmaşaya ve tekdüzeliğe düşmeden bu durumun üstesinden nasıl gelebiliriz? Hiç şüphesiz isimleri bilerek, bilmediklerimizi adlandırarak ve yeni şeyler ortaya çıktığında bunlara yeni isimler vererek!

 

Bahsini ettiğim bu husus hayatta karşılaşacağımız pek çok şey kadar önemli. Adları bilmek yaşamın gailesi arasında dikkatimizi çekmeyebilir, ama ucu nasıl düşündüğümüzden tutun da nasıl yaşadığımıza varacak denli problematik bir olgu. Bir varlığı ya da mefhumu anlamak için insan önce isimleri bilmeli. Münevver, varlık alemindeki şeylerin önce isimlerini sonrasındaysa anlamlarını bilmeden neyi, niçin ve nasıl düşünecek ki? Zaman ve mekan boyutundan bağımsız olarak belki hisler ve duyguların isimleri yardımıyla fizik ve metafizik hakikatleri temaşa etmek zor olabilir. Ne var ki en azından fiziki nesne ve varlıkların adlandırılmaları bu bakımdan önemlidir. Gözle görünen, kulakla işitilen, ten ile temas edilen, akıl ile anlaşılan ne varsa, her şeye ve her bir ayrıntıya ad vermeksizin düşünmek mümkün değildir. Hele hele geçmiş kuşakların ürettiği kültürel varlık ve tefekküre ek olarak bugün yeni bir adlandırma çabasına girmeksizin geleneğe yaklaşma isteği, ancak hukuktaki gabin gibi bir orantısızlıkla açıklanabilir. Bundan ötürü adların basit ve sıradan bir listesi olarak tanımlanabileceğimiz sözlük, önemlidir. Sözlük, ad verme becerimizin yanında görünen ve görünmeyen tüm varlık ve duygular arasında nedensellik bağı kurma yeteneğimizle de alakalıdır. Dolayısıyla sözlük yoksa bir tefekkürden asla söz edilemez.

 

Sözlük ve kelime darlığından yola çıkarak muhtemel bir tefekkür buhranından söz etmek mümkün olur mu, bilemiyorum. Ama az kelime az düşünce mottosunu ilan etmek imkan dahilinde görünüyor. Kelimeler, düşüncelerimizin ve hislerimizin tercümanı olmaktan ziyade öncelikle taşıyıcısıdırlar. Bu düşünceden olarak daha memleketindeki meyve cinsleri, çiçek isimleri, renkler ve daha birçok şeyin ismi bilinmeden ne, nasıl ve niçin düşünülebilir ki? Bu bir darlık değil midir? Darlığa işaret etmez mi?

 

Kiraz deyip geçmemek lazım; görüyorsunuz ya, kiraz adlarından bakın nerelere ulaşıyoruz! Lisan, kelime, mefhum ve yukarıda dillendirdiğimiz diğer sözcükler yanında sözlüğü de tartışmaya eklediğimizde bu kez başka bir konunun kapısı açılmış oluyor. Zira bunlardan bilhassa sözlük, kelime ve münevver üçlüsü bir araya geldiğinde, iş, ister istemez kültür ile de temas edilmesini zorunlu kılıyor. Ancak kültürün inşası mı önemlidir yoksa üretilmesi mi, zihnimde, bu konuda hangisinin daha makul olduğuna ilişkin emin olamadığım fikirler var. Kültür denilince ilk aklıma gelen zihni bir inşa faaliyeti oluyor; inşa yahut yeniden inşa. Genel yapı olarak sürekli bir yeniden inşa fikrinin zihnimizi esir almasını son yüzyıllarda maruz kalınan maddi ve bunu izleyen zihni çözülmeden kaynaklandığını anlamak ve hak vermek gerekiyor. Dolayısıyla bir ümran ihtiyacı ve isteği son derece belirgin. Ayrıca dikkat edildiğinde kültürel ve zihni eğitim bakımından dil ile kültürün yeniden inşası arasında da çok yakından ve canlı bir alaka kurulması söz konusu. Bu ise ateşten kaçmak gibi önemli ve içine dalındığında yanılacak bir husus. Hem yukarıdaki ifadelerin aleyhine söylenmiş hem de kelime oyunuymuş gibi görünebilir ama kültürün inşası belki dil iledir ama hiç kuşkusuz dil inşası ile değildir. Bu duruma fazlasıyla dikkat ve özen gösterilmesi gerekiyor. Çünkü dilin canlandırılarak inşa edilmesinde geleneğin de canlandırılması zımni bir kabul ve ön şart olarak ortaya çıkmakta, bu da bilhassa Şark’taki kültürleri fikri anlamda teknik olarak etkisizleştirebilmektedir. Zira her bir canlandırma hareketi zamanla özünde inşaya dönüşmektedir. İnşa denildiğinde akla ilk, var olanın üzerine ilave etmek gerektiği gelebilir. Ancak düşünülenin aksine ilk yapılan genellikle var olanı yıkmak olmaktadır. Oysa gelenek özü itibariyle önemlidir.

 

Gelenek ve kültür üzerindeki mukayeselerle yeni bir ifade biçiminin tartışılması bu defa karşımıza temel kaynaklara dönüş hareketini çıkarmakta. Bu husus da doğrudan doğruya isimler ile metin neşrinin bir meşruiyet kaynağı olarak görülmesine neden olmakta. Meşruiyet kaynağı meselesi de son derece önemli. Bu yüzden, ileride, belki klasik eserlerin neşriyle Batı’nın yaptığı tenkitli neşir faaliyetini mukayeseye yönelik bir iki hususa işaret etmeyi arzu ediyorum. Metin neşirlerinin salt eskiyi yad etmek haricinde nicelikli ve nitelikli getirilerinin de olması gerekiyor. Neşir konusunda Batı’nın ilk yaptığı işlerden biri olarak kelime örgü ve yapısını anlamaya çalıştığını söylemeliyim. Çünkü Batılılar hem kendi kaynaklarını hem de Şark kaynaklarını yayımlarlarken öğrenmenin yanında dil örgüsü ve kelime bilgisi üzerinde de sıkı sıkıya durmuşlardı; hala daha durmaktalar. Bunun neticesinde kelime kökenlerinin işaret edildiği ve örnekli çeşit çeşit sözlükler telif ettiler; hala daha telif etmekteler. İlginç bir biçimde bunlarla da yetinmeyerek etimolojik araştırmaları dil çalışmalarının içinde daha da dikkat çekecek bir seviyeye yükselttiler. Batı’nın bu yaptıklarından anladığımız üzere entelektüellerinden başlayarak herkese bir dil bilinci vermeye gayret ettiler. O yüzden mesela Batılı metinlerle temas ettiğimizde yahut bir tezarusa başvurduğumuzda en ufak bir ayrıntının adıyla karşılaşmak bile bizim için şaşırtıcı olabiliyor. Zira bu Batı’nın elinde teknik bir biçimde düşünme metoduna dönüşüveriyor. Semantik ve sentaks derken bir bakmışsınız ki mana ile anlamın matematiksel çözümlemelerine varılmış oluyor. Bu sonuç ise kuşkusuz tefekkürün sistematik ifadesi anlamına geliyor. Şimdi baştaki sorumuza dönelim ve tekrar soralım; kiraz isimleri bilinmeden tefekkür mümkün müdür?

 

Uzaktan bakınca yeni bir kelime bilgisine ve yaklaşımına ihtiyacımız olduğunu açık yüreklilikle itiraf etmeliyiz. Açıkçası ben kendi kendime ettiğimi düşünüyorum. Çağın bize sunduğu ve karşımıza çıkardığı ilmi olgular yanında karmaşık ve eklektik meseleleri de kıvraklıkla izaha yetecek nitelikli kelimeleri türetmemiz gerekiyor. Zamana ve duruma göre kendimizi ifade etmekten uzak felsefi içerik yüklü kelimeler olmaksızın yeni bir atmosferin oluşturulması iyi niyet ve hevesten öteye gidemez. Gidilse bile anlık bir yanılsamadan daha nitelikli bir çerçeve çizemez. Çizse bile anlık bir varlıktan daha ilerisine erişemez; o raddede kalır. Bu yüzden kiraz cinslerine ait isimleri yahut kekik sapına verilen adları bir münevverin bilmesini beklemek gerektiğine inanıyorum. Yoksa yüksek fikirlerinin peşinde koşan ve kendini yenileyici görmek eğilimindeki münevver, aydın ya da entelektüellerin dil problemlerini çözmeden yeni bir şey söyleyebilmeleri mümkün görünmemektedir.

 

Bu söylediklerimin yeni bir dil kurulmasıyla ne ilgisi ne de alakası vardır. Zira “yeni” kelimesinin açık yahut gizli de olsa geleneği örseleyebileceğine ihtimal veriyorum. O yüzden demek istediğim yeni bir dil değildir; kelime bilgimizin nitelikleşerek yaygınlaşması meselesidir. Varlığa ad vermeden insanın kendini ifade etmesi mümkün olabilir mi? Dahası kirazlara ya da kekik saplarına verilen isimleri bilmeden nasıl bir kültürel zenginlik ve atmosferden bahsedebiliriz? Pazardan alınan elmanın ya da portakalın cinsi ve adı bilinmeden, daha da ilginç olanı merak bile edilmeden hem gündelik hem de kültürel bir dil kurabilir mi? Çocuklara eşyanın isimlerinin öğretilmediği bir dünyada yeni bir şey nasıl söylenebilir?

 

Dil, estetik bir ihtiyaç değildir. Kurumsallaşma ve değiştirme arzusunun katmerli hale getirdiği estetik kaygıların dilden uzak tutulması önerilir. Mümkünse dilin etik kaygılardan da olabildiğince ırak kalması yerinde olur. Zira estetik ve etik meseleler, kendiliğinden, hem resmiyete yönelik karakterleri hem de normatif hedefleri belirlemesi yüzünden dil meselesini bir araç olmaktan çıkartıp amaç haline getirecektir. Bu ise istenilen bir şey değildir.

 

Bir münevver, aydın veya entelektüel önce içinde bulunduğu kültür ortamının gündelik diline ve felsefi terimlerine yakın durmalıdır. Çünkü dil, hakikat ve eşya ile temas etmek anlamına gelir. İlkin ve hiç şüphesiz içinde doğduğu ve düşündüğü dilin adlarına [kelimelerine]  vakıf olabilmelidir. Ancak bu vukufiyeti kazanabilirse belki düşünme başlayabilir. Niyetlerimiz halis olabilir ama amellerimizin de niyetleri örtmesi ve doğrulaması gerekir. Bu yüzden sağlam bir dil bilgisi ve sağlam bir kelime örgüsü işin hem başı hem de sonudur. Ezcümle, kelimat-ı kalil ile  efkar-ı kesir na-mümkündür!

 

Önceki İçerikEyfel Kulesi kırmızı-beyaz
Sonraki İçerik‘O golü Volkan’a yakıştıramadım’