Vicdan çağrısı ne zaman propaganda olur?

Gelinen noktada Kandil bu son iki ayın yaşanmamış olmasını herhalde tercih ederdi. KCK’nin açıklamaları Haziran başındaki duruma dönme isteğini yansıtıyor… Ama hükümetin eline geçirdiği avantajı kenara bırakma niyeti yok. İki şart ileri sürülüyor: Bölgeye yığılan silahların temizlenmesi ve PKK’nın silahlı güçlerinin Türkiye sınırını terk etmesi.

Şehirlere yayılmış bir çatışma ortamında sivillerin öleceğini kestirmek zor değildi.

PKK bunu tercih etti ve şimdi bu oluyor.

Şimdi onun “devrimci savaş”ını haklı veya mazur görenler, hiç değilse sessizlikle karşılayanlar veya mırıldanarak geçiştirenler, bu tercihin kendisini sorgulamak yerine, sonuçlarına ilişkin“ duyarlılık” sergilemeyi tercih ediyorlar.

Alışık olduğumuz üzere seçici bir duyarlılık bu. Genellikle polis ve asker kurşunuyla öldüğü iddia edilen sivillerden söz edip, “öteki ölümler”den söz açmamak şeklinde görünürlük kazanıyor.

**

Sokağa çıkma yasağı yüzünden bir cesedi derin dondurucuda bekletmek zorunda kalmak elbette dehşet verici.

Ama o cesedin alınmasını engelleyen savaşı başlatmak ve devam ettirmek çok daha dehşet verici.

Ve bugün sorunun kaynağı o.

Başta yaşama hakkı olmak üzere bir dizi hak ihlalini beraberinde getiren ilk adım o.

**

Bugün PKK’nın empoze ettiği bir savaşa maruz kalmış durumdayız.

Buna itirazı olanın, şu iki (aslında tek) soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyebilmesi gerekir:

Bugün yaşadığımız ülkede Kürt Sorununun çözümü adına -veya başka bir sorunun çözümü adına- silahlı bir mücadele yürütmek kaçınılmaz mıdır?

Buna bağlı ikinci soru: Çözüm süreci öyle oldu böyle oldu, masayı o devirdi bu devirdi, Erdoğan iyi, kötü… Bütün bunlar PKK’nın silahlı şiddeti yeniden başlatmasının meşru gerekçesi olabilir mi?

Bunu atlayıp, PKK’ya “sen cinayet işliyorsun” diyemeden veya ondan gelen ihlalleri görmeden yapılan vicdan çağrısı propagandadır.

**

Bir ilde hendek kazıp barikat kurup patlayıcı tuzaklayıp patlatan bir örgüt, oradan geçen çocuğun öleceğini de hesaba katmış demektir.

Ama sadece bunu değil.

O çocuk öldüğünde geniş bir sanatçı, entelektüel ve siyasetçi tayfasının kendisini mazur göreceğini veya hiç değilse sessiz kalacağını da hesaba katmış demektir.

Sessiz bir mutabakatın kötülüğü yaşadığımız.

Bazıları için Diyarbakır’da çorba içen polislerin üzerine ateş açıldığında hayatını kaybeden çorbacı çırağını anmanın zamanı değil. Çünkü onun “ulusal dava”da bir kullanım değeri yok. Başka bazıları içinse hükümete yarayacak bir trajediye göz yumulabilir.

Onların seçici vicdanlılık halleri, sadece sahici vicdanın görünürlüğünü perdeliyor.

**

Cizre’de veya yarın başka bir yerde PKK kendince özerklik ilan edip savaşçılık oynuyor, çatışmalar ve ölümler oluyorsa, dönüp önce ona dur demek, onun savaşını açıkça mahkum etmek gerek.

Ve aynı anda asker veya polisten gelen ihlal iddialarının ciddiye alınmasını, zaman geçirmeksizin soruşturulmasını, ihlal varsa açıkça kabul edilmesini ve etkili biçimde cezalandırılmasını istemek gerek.

Eli silahlı insanlarla sokaktaki çocukları birbirine karıştırmak PKK’nın tercihi.

Bu alacakaranlıkta bize de ayırmak düşüyor.

**

Şimdi de Nusaybin’de hendekler kazılmış, ana caddenin dışındaki pek çok cadde ve sokakta barikatlar kurulmuş.

Nusaybin’den gelen bir genç, PKK’lıların arabaları durdurup, anahtarlarını alıp çapraz biçimde park edip yolu kapattıklarını söylüyordu.

Şimdi PKK’ya söz etmeyip, yarın evlerin sokakların arasında çatışmalar yaşandığında, yine siviller hayatını kaybettiğinde “vicdan” çağrısı yapacak olanlar, sadece siyaseten doğru bir “duyarlılık” sergilemiş olacaklar.

“Vicdan” kavramını biraz daha anlamsızlaştırıp, biraz daha kullanılamaz hale getirerek.

Tıpkı “barış”a yaptıkları gibi…