Yapısal hatalar (2): Muğlaklık

Osmanlı Ermenileri’ne ait olan mal ve mülk önce İttihat ve Terakki iktidarının ve daha sonra Cumhuriyet rejimi kadrolarının çıkardığı bir dizi kanun, tüzük ve diğer hukuki düzenlemeler aracılığıyla kitabına ve “hukukuna” uydurularak Ermenilerin ellerinden alınmıştır.

Bir önceki yazıda zamanın kullanılmasındaki hatalara değinmiştim. Bu yazıda ise muğlâklıktan bahsedeceğim.

 

Bir çözüm süreci genel hatlarıyla dört aşamadan oluşur: Temas, diyalog, müzakere ve çözüm. İçinin doldurulması için her bir aşamanın bir vakte gereksinimi vardır. Eşyanın doğası gereği içerik hemen ilk anda bütün hatlarıyla belirlenemez. Her bir husus mutlak bir şekilde kararlaştırılamaz. Önce temas eden ve ardından diyaloga geçen tarafların birbirlerini tanımaları gerekir. Tarafların karşılıklı olarak sınırlarını görmeleri, “olur” ile “olmaz”larını keşfetmeleri ve birbirlerini anlamaları icap eder.

 

“Yapıcı muğlâklık”

 

Bu, sürece intibak etme dönemidir ve bu dönem kaçınılmaz olarak “muğlâk” bir karakter taşır. Keskin çizgilere yer yoktur, talepler genelde her bir tarafın kendine göre yorumlayacağı bir tarzda kaleme alınır. Topluma bilgi verilirken herkesi yakalayan ve kimsenin kolaylıkla “hayır” diyemeyeceği yuvarlak sözler kullanılmasına ihtimam gösterilir. Net ve kesin sınırlar çizilmekten imtina edilir.

 

İyi organize edildiğinde söz konusu muğlâklık “yapıcı” bir işlev görür. Tarafların daha en baştan sıkıntıya girmelerini önler, bazı tıkanıkları aşar, sürecin kamusal kabul görmesini sağlar. Ancak muğlâklığın da bir kullanım süresi ve değeri vardır. Kısa vadede yardımcı olur ama uzun vadede iş görmez. Muğlâklığın haddinden fazla uzaması süreci tahrip eder. Bu nedenle tarafların süreç demini aldıktan sonra muğlâklığı gidermeleri, sürece belirlilik ve öngörülebilirlik kazandırmaları gerekir.    

 

Sadre şifa

 

Türkiye’deki çözüm süreci de herkesin kabul edeceği genel bir söylem (“Analar ağlamasın”, “Kan dökülmesin”, “Sorun vurarak-kırarak çözülmez”) üzerinden başladı ve belli bir merhaleye geldi. 28 Şubat’ta ise süreçte önemli bir viraj dönüldü. İki taraf birlikte resim verdiler ve bundan sürecin izleyeceği güzergâhı açıkladılar. Toplantıda iki metin okundu: AKP adına Yalçın Akdoğan, genel bir demokratikleşme perspektifini seslendirdi. HDP adına ise Sırrı Süreyya Önder Öcalan’ın 10 maddesini deklere etti.

 

Sürecin bu aşamasında müphemiyetin asgariye indirilmesi ve belli bir yol haritasının oluşturulması gerekiyordu. Ancak her iki metinde de bunun izi yoktu. Hükümetin söylemi fazla geneldi. Özü itibariyle “Bir demokratikleşme yolundayız ve bu yolda ilerledikçe tüm sorunlar çare bulur” diyordu. Üzerinde çalışılan konuya ilişkin metnin herhangi bir özel düzenlemesi söz konusu değildi. Akdoğan aynı konuşmayı başka bir toplumsal sorun için de yapabilirdi ve muhtemelen kimse bunu yadırgamazdı. Ama fazlasıyla genel içerik, sadre şifa olmuyordu.

 

Öcalan’ın 10 maddesi

 

Keza Öcalan’ın 10 maddesi de acil ihtiyaca cevap verme niteliği taşımıyordu. Öcalan’ın yelpazesi çok genişti. Öcalan’ın 10 maddesi, demokratik siyasetin tanımından özgür vatandaşlığın gereklerine, kadın ve ekolojik sorunların çözümünden kimlik kavramına, demokratik cumhuriyet ve ortak vatanın ölçütlerinden özgürlükçü bir anayasaya kadar neredeyse her konuyu kapsıyordu. Bir müzakereye bu kadar ağır meselelerle yüklenmek iki açıdan hataydı:

 

İlki, bu on madde bir siyasi hareketin gelecek tasavvurunu yansıtabilirdi. Hatta zorlarsanız uzun –ama çok uzun- vadeli bir siyasi program olarak da düşünülebilirdi. Ama bu on madde somut bir çözüm sürecine bir çerçeve oluşturamazdı. Müzakereyi bu maddelere bağlamak, gerçekte müzakerenin geleceğini belirsiz kılmak ve olası bir anlaşmayı muhtemelen hiçbir zaman gelmeyecek bir tarihe atmak anlamına gelirdi. Zira demokratik siyaset, demokratik ulus, kadın ve ekolojik sorunların çözümü, vb. için çalışmak, belli bir zaman ile sınırlanamazdı. Bu başlıklarda her zaman daha iyisini yapmak imkân dâhilindeydi. Oysa ortada mümkün olduğunca çabuk sonuçlandırılması gereken bir süreç vardı. Böylesi bir süreci, daimi ve süresiz bir çabayı gerekli kılan maddelere bağımlı kılmak hataydı.

 

İkincisi, devlet ile müzakereye oturan bir grup tüm toplumsal sorunların kendisiyle konuşulmasını isteyebilirdi. Ancak, bu doğru değildi. Çünkü her bir sorunun farklı bir muhatabı vardı ve toplumun tümünü temsil etmeyen bir grupla toplumun tüm sorunları müzakere edilemezdi. Edilse de bundan bir fayda çıkmazdı.

 

Aynı grup, elindeki silahları bırakmak için geniş bir tarihsel arka plana sahip problemlerin çözülmesini de talep edebilirdi. Ancak bu da mümkün olmadığı görülmeliydi. Çünkü hükümetin tüm problemleri hal yoluna koyacak kadar uzun bir ömrü yoktu. Çatışmanın bitmesi için toplumsal sorunların tamamının bir koşul olarak ortaya sürülmesi tehlikeliydi. Zira sorunların önemli bir kısmının ancak silah bırakıldıktan ve sonra demokratik siyaset içinde çözülebilir nitelikteydi.

 

“IRA’sız bir gelecek”

 

Kısacası 28 Şubat’tan sonra sürecin etrafında dolaşmanın imkânı kalmamıştı. Eğer gerçekten bir çözüme ulaşılması arzu ediliyorsa, meselinin bam teline basılması gerekiyordu. Dünyada da böyle oluyordu. Mesela İrlanda’da Hayırlı Cuma Anlaşması muğlâk bir dille yazılmıştı. Diplomatik bir maharetle iki tarafı da hoşnut eden bir esneklik vardı anlaşma metninde. Ancak bir süre sonra muğlâklık taşınabilir olmaktan çıktı. Çünkü imzaların atılmasından sonra IRA’dan silahı tamamen bırakması bekleniyordu. Fakat IRA bunu yapmamış, düşük seviyede de olsa paramiliter ve yasadışı faaliyetlerine devam etmişti. Bu durum İrlanda’da rahatsızlığı yükseltmiş ve anlaşmanın bozulması an meselesi haline gelmişti. Gerisini Jonathan Powell’dan okuyalım:

 

“Muğlâklığı ele almamız gerektiğini, aksi halde anlaşmanın bozulabileceğini anladık. Bunun üzerine Tony Blair Belfast’ta bir konuşma yaparak Sin Féin’den silahla oy sandığı arasında bir seçim yapmasını istedi. Cevap konusunda tedirgindik, ama birkaç gün sonra Gerry Adams beni aradı ve içimi rahatlatan bir şekilde güzel bir konuşma olduğunu söyledi. Beni şaşırtarak cevabi konuşmasının taslağını yazıp yazamayacağımı sordu. Cumhuriyetçi ağzıyla bir taslak yazmaya çalıştım ve şöyle bitirdim. ‘Dolayısıyla bana IRA’sız bir gelecek tahayyül ediyor muyum diye soracak olursanız, cevabı bellidir. Cevabım evet olur.’ Birkaç gün sonra televizyonu açtım ve Adams’ın taslağı hiç değiştirmeden konuştuğunu gördüm. Bütün güçlüğüne rağmen süreci muğlâklıktan kurtarma suretiyle çok önemli bir ilerleme kaydetmiştik.”     

 

Aslında 28 Şubat’ın ertesinde Türkiye’de de yapılması gereken buydu. Taraflar muğlâklığı gidermeli, sürece açıklık kazandırmalıydılar. Karşılıklı olarak birbirlerinden ne istediklerini net bir şekilde masaya koymalıydılar. Silahlar ne zaman ve nasıl bırakılacak? PKK üyelerinin hukuki durumunu ne olacak? Siyasi hayata geçiş nasıl düzenlenecek? Hangi yasalar değişecek? Hangi alanda yeni yasalar çıkarılacak? Bunlar ne zamana kadar bitirilecek? BU ve benzerleri cevabını herkesin merakla beklediği somut sorulardı. Ve bunlara üzerinde mutabık kalınan, gerçekçi ve somut cevaplar üretilmeliydi. Burada eksik kalındığı için süreç başarıya ulaşmadı ve açmaza girdi.

 

Gelecek yazıda taahhütlerin yerine getirilmemesinin yarattığı sorunlardan söz edeceğim. 

Önceki İçerikErmeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-14
Sonraki İçerikDengir Mir Fırat’ın mektubu