Yaren

Gündüz kafede çalışan garsonların kimi gece buz gibi gündüz yangın yeri gibi olan personel çadırına çekilmiş kimi de sahildeki şezlonglara uzanmış biralıyorlardı. Şarkıyı söyleyen Yaren’in yüzü geldi gözlerimin önüne, elimde bir telefon daha olsa gene fırlatırdım. Çenemi sıktım, küfretmeye başlarsam, bağıra bağıra ederim hiç kaçarı yok. Milleti başıma dikmeye de gerek yok. Tuttum kendimi.

Fırlattım attım telefonu. Duvara çarpıp yere düştüğünde ekranı paramparçaydı. Başımın arkasında bir yerde damar atmaya başlamıştı. Saldır diyordu o damar bana. Saldır, kır, parçala. Zıpkınımı alıp çıktım evden. Annem arkamdan sesleniyordu,

  • Gece gece nereye delibaş, çıkma sakın bu saate duydun mu beni çıkma sakın…

              Babana yakalanırsan kırar kafanı.

Kırsın, zaten hep kırıyor. Motosiklette az biraz benzin vardı ama teknede yoktu. Benzin bidonunu alıp Şefiklerin istasyona yollandım. Gece hala sıcaktı. Üzerimdeki tişört kardeşiminki, bana bol geliyor ona dar. Kardeşim bu gece kim bilir nerede. Cebime attım elimi, telefon yok. Kırılan ekran geldi aklıma. Bir küfür savurdum içimden Yaren’e.

Benzinliğe girince etrafıma bakındım. Nerde lan bu kazma. Şefik diye seslendim birkaç kere, ses gelmedi. Bacaklarımın arasındaki bidonu aldım yürüdüm. İçerinin ışıkları yanıyordu, baktım bu kasanın arkasına attığı şezlonga yatmış, göbeğinin üstüne koyduğu bilgisayarından film izliyor. Dev kulaklıklar kulağında. Arkadan dolanıp çektim kulaklığı, bu nasıl korktu. Beni görünce bastı kalayı.

  • Lan senin ananı… 

Kafasına bir tane patlattım.

  • Sus lan, sen kimin anasına ne yapıyon it. İçeriyi buzhane gibi yapmışın, baban görse önce şalterleri indirir sonra seni, dedim.

Bu gülmeye başladı. Zaten olur olmaz her şeye güler bu Şefik, gevşek Şefik.

  • Mazot lazım bana, kalk da bir işe yara, dedim.

Dürtükleyerek kaldırdım yattığı yerden. Kapıdan çıkar çıkmaz dışarının sıcağı yüzümüze vurdu. Elimdeki bidonu önüne koydum.

  • Hem bidonu hem de motosikleti fulle, dedim.

Şefik koca göbeğine rağmen çevikti. Tık sesi geldiğinde bidon yirmi litreyi almıştı. O ara bana dönüp baktı. Anca aklına gelmişti.

  • Paran var mı lan, dedi. Bidonu çoktan motorun önüne yüklemiştim.
  • Sen nereye bu saate elinde bidonla, bir yeri mi yakacan oğlum, dedi. Gözlerin çakmak çakmak olmuş, gene telefonu fırlatacak ne oldu hele söyle.

Kıvırcık siyah saçlarına baktım. Şefik kadar şişman birinin bu kadar çok saçı olmasına içerliyordum zaten. Elimi kafamda gezdirdim. İki numaraya tıraşlatalı daha bir hafta olmuştu.

  • Deli deli parlıyor oğlum gözlerin, içleri de kıpkırmızı olmuş. Korkutma lan adamı.
  • Para mara isteme benden Şefo, sonra uğrar bırakırım. Dalmaya gidiyorum yanıma cüzdan bile almadım, dedim. On beş yıllık arkadaşından para mı alır insan mal.

Şefik bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. Eskiden beri korkardı benden, korkusu işime yaradı. Daha fazla konuşmadan motosiklete atlayıp ayrıldım yanından. Peşimden bağırıyordu,

  • Yakalarsan yarısı benim ha kocakafa…

Dönüp o kafayı ona gömmek vardı ama onu bir dahaki sefere bıraktım. İlk karşılaşmamızda andım olsun kafamı suratına gömecektim.

Çevre yolu boyunca ölük bir ışıkla aydınlatılmış yolda hızla ilerledim. Millet yemiş içmiş evlerine dönüşe geçmiş, küçücük yer araba kaynıyordu. Arka sokaklara vurdum kendimi. Dizlerimin arasında bidon, elimde dimdik tuttuğum zıpkınla bana bakmalarından hoşlanmadım. Böyle trafik olduğu zamanlarda şeytan diyor ki çek altına bir inşaat kepçesi vura vura sürükleye sürükleye kat önüne götür herkesi. Şehir ışıkları arkamda kalıp yol ıssızlaştığında zıpkını dizlerimin üzerine yatırdım. İleride bizim kokoreççi Tekgöz Canip abinin minibüsünün dumanlarını görünceye kadar öyle gittim. Tekgöz’ün başına toplanmış kalabalığı görünce diktim zıpkını, biraları ellerinde muhabbet edenlerin arasından hızla geçtim. Aralarında biraderi görür gibi oldum ama aldırmadım. Bir beş dakika dümdüz gittikten sonra yolun en sevdiğim yeri başladı, art arda gelen virajlardan hız kesmeden devam ettim. Koya vardığımda ortalık sakindi. Uzaktaki otelin müşterileri denize masa attırmış, şarkı türkü söylüyorlardı. Motosikleti otelin arka tarafına bıraktım. Resepsiyonda kimsecikler yoktu. Gündüz kafede çalışan garsonların kimi gece buz gibi gündüz yangın yeri gibi olan personel çadırına çekilmiş kimi de sahildeki şezlonglara uzanmış biralıyorlardı. Normalde ben de elimde birayla yanlarında olurdum, Tuğrul gitar çalar bir ağızdan Elfida’yı söylerdik. Şarkıyı söyleyen Yaren’in yüzü geldi gözlerimin önüne, elimde bir telefon daha olsa gene fırlatırdım. Çenemi sıktım, küfretmeye başlarsam, bağıra bağıra ederim hiç kaçarı yok. Milleti başıma dikmeye de gerek yok. Tuttum kendimi.

Teknenin anahtarını duvardaki panodan aldım, iskeleye doğru yürüdüm. Altı metrelik tekne şu dünyada en sevdiğim yerdi. Adını bile ben koymuştum. Tekneye atladım. Zıpkını yere yatırdım. Hırsım biraz olsun geçmişti. Kamaradaki feneri kontrol ettim. Yanıyordu. Dönüp palamarı çözdüm. Halatı içeri alınca koşup çapayı çekmeye başladım. Demiri koç boynuzuna sardım. Tekne kıyıdan uzaklaşmaya başlamıştı bile. Motoru çalıştırdım. Koyda demirli birkaç yatın arasından geçip uzaklaşmaya başladım. Teknelerin her birinden müzik sesi geliyordu. Kahkahalar ve müzik. Millet tatilde tabi. Ulan Yaren akşamımın içine sıçtın. Ulan Yaren ulan Yaren…

Karanlıkta yol alırken deniz önümde benimle bir sırrını paylaşmaya hazırlanır gibi yarılıyordu. Gökyüzündeki yıldızlar denize kadar inmişti. Ay çoktan kaybolmuştu. Sağımda parlayan yıldıza baktım. Yarenle teknenin önünde yan yana yatarken bu yıldız benim olsun demişti. Verdim gitti demiştim, sarılmış öpmüştü.

  • Kaybol lan gözümün önünden, diye bağırdım yıldıza. Kaybol gözüm görmesin seni!

Feneri geçip açığa çıktım. Sağa doğru kırdım dümeni. Deniz dalgalanmaya başlamıştı. Karanlıkta açıktan geçen yelkenlinin borda fenerini görünce yavaşladım. İskele tarafında yanan kırmızı ışık bana doğru yaklaştı, geçip gitti. Beni görmediklerine adım gibi emindim. Hiçbir ışığımı yakmamıştım. Hayalet gibi yol alıyordum. İçimden bir küfür daha savurdum. Zaten kim görüyordu ki beni. Ne gece ne gündüz. Bir tek Yaren görür demiştim o da vaz geçti benden. Kimi gördü gözü, kimi. Birini bulmasa bırakmazdı beni.

Kayalıklara doğru gelince yavaşladım. Tekneyi baştankara çevirdim. Demiri attım. On metreyi bulduğunu görünce durdum. Oracıkta dalgıç elbisemi giydim, paletleri taktım. Zıpkını kontrol edip atladım denize. Ciğerlerime çekebildiğim kadar havayı doldurdum boynuma taktığım fenerin ışığında aşağılara doğru inmeye başladım. Karanlık sular ben geçerken açılıyor benden sonra kapanıyordu. Suyla birlikte dalgalanırken içimden duamı ettim. Dileğimi diledim, imanımı tazeledim. Suyun altında öylece durdum. Anamın kucağında olmadığım kadar rahattım. Anamın kucağını hatırlamıyordum. Anamın kucağını anam bile hatırlamıyordu. Ya sokak ya deniz. İlyas dayım yanımda olsaydı keşke, anama benzemez severdi beni. Kaptan İlyas. Akıl hocam İlyas. İçimden ona da rahmet okudum. Yalnızlık bir burada koymuyordu bana, ana kucağımda.

İlyas dayımla avlandığımız meraya doğru yüzdüm. Kayalıklara doğru su bir buçuk metreye kadar sığlaşmıştı. Çıkıp tekneye baktım. Işıkları yandığında saha güzeldi. Teknenin hemen arkasında uçurumlar başlıyor birdenbire yirmi metre kadar derinleşiyordu. Buraları avucumun içi gibi biliyordum. Derin bir nefes daha aldım yeniden daldım. Meralık alanda dibe yakın durarak pusuya yattım. Paletleri çırpmadan bekledim. Sağımda bir hareket hissettim. Baktım dev bir gölge öylece duruyordu. Uyuyor bu saatte. Işığımı gözüne yapıştırınca, zıpkının lastiğini yerleştirdim. Fırlattım. Balık bir irkildi. Tam başının ortasından vurmuştum. Vurulunca hızla yüzmeye başladı. O önde ben arkada. Nefesime baktım yeterdi.

  • Beni sürüklediğine göre sandığımdan büyüksün, dedim balığa. Bundan böyle yakaladım mı bırakmak yok, ben seni bırakmazsam sen de beni bırakamazsın.

Ben çektikçe zıpkın iyice yerleşti yanaklarına. Balığın yavaşladığını hissedebiliyordum. Peşinden giderken omuzumu kayalığa çarpınca gözümden yaş gelir gibi oldu.  Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Bugün canımı yakan yakana, dur sen kim kimin canını yakıyor gör sen. Serbest bıraktığım ipi hızla çektim. Benim canım yanıyorsa herkesin canı yansın. Balık kıvrılıp bükülürken yorulmaya başlamıştım. Hala sığlıktaydık, balık kayaların arasına girip saklanmak benden kurtulmak istiyordu, anlıyordum. Çok az balık derinlere doğru çeker adamı, salaklar. Hızla çektim zıpkını, durur gibi oldu, bir kuyruk daha vurdu, bir daha asıldım, bıraktım. Asıldım, çektim. Yolun sonu paşam. Buraya kadar. Canına yandığım bugün böyle bitsin.

İyice yanına yaklaştım. Ağzı bir şey söyleyecekmiş gibi açılıp kapanıyordu. Kuyruğunu son bir gayretle bana doğru savurdu. Yer miyim lan ben bunu. Tekneye doğru çekmeye başladım. Ara ara kuyruk vurmasının dışında yenilgiyi çabuk kabullenmişti, neşelendim. Zıpkını tekneye atıp ipi kenara doladım. Balık kaderine razı olmuş bekliyordu. Zıpkının ipinin ucunu halata düğümledim. Irgatı sarmaya başladım. Epey bir uğraştıktan sonra balığı havuzluğa çektim. Kocaman ıslak gözleriyle bana bakıyordu. Boyu benden uzundu, bir seksene yakın kılıç balığı. Emin değildim başta. Kılıç balığı her zaman denk gelmezdi. Lokantalardan alacağım parayı, atacağım havayı düşündüm. Bir sigara yaktım, günlerdir ilk defa keyfim yerine geldi. Sağ tarafımdaki yıldızın ışığı azalmıştı. Demiri toplayıp yola koyuldum. Dönerken Elfida’yı yıldızlara bakarak bağıra bağıra söyledim.

Önceki İçerik“Yakın ada, uzak ada” (¹)
Sonraki İçerikYaş iken liberal, kuruyunca komünist!