Stalk

Evdeki varlığım silinmiş gibi geliyor bana, öyle hissediyorum, köpeği gezdirmek, evi temizlemek, alışveriş filan hep bende. İş güç de evde. Bensiz birileriyle buluşmaları çoğaldı, arayıp haber bile vermiyor sen de gel hiç demiyor, diyorum fısıldayarak.

Buluşacağımız yere girdim, bahçesi varmış sevindim. Sabahın erken saatinde birkaç kişi var. Duvar dibine uzun bir oturma grubu yapmışlar. Yan yana masalar. Tepesindeki ısıtıcılar yanıyor Allahtan, hava buz gibi. Ortada bir yere oturdum, sağımız solumuz boş kalır rahat ederiz diye düşündüm. Müzikleri de fena değil iyi işte otururuz sakin sakin. Garson aradım bulamadım meğer self servismiş, masaya atkımı bırakıp kendime filtre kahve almak için içeriye girdim. Berlin’deki kahvecileri hatırlattı bana burası. Aynı minimallik, aynı renkler. Kokusu farklı sadece, kahveye karışan keder, beklentisizlik, güvensizlik, öfke var burada. Berlin’e has kayıtsızlık ve konfor hali eksik ne yazık ki. Kasadaki suratsız kız bana bakmadan alıyor siparişimi, temassız mı ödeme, diye soruyor. Evet diyorum kartımı gösterirken. Benim yaşlarımda, saçlarının uçlarını maviye boyamış kızın derdi ne ki diye düşünüyorum. Saçlarındaki maviler neşe yerine hüzün hapsetmiş yüzüne, zaten modası da geçti bu renklerin, annem bile lacivert attırdı saçlarına. Annelerin yapmaya başladığını bırakmak lazım derhal, biri bu kıza söylemeli. Kızın uçları tarazlanmış saçlarına sonra arkasındaki aynada kendime bakıyorum. Tepeden rasgele topladığım saçlarımla kızdan daha beter göründüğümü fark ediyorum. Ne zavallıyım, başkalarına bakmaktan kendime dönüp bakamıyorum. Mavi saçlı kız üzerinde kocaman Stalk yazan kupayı önüme bırakıyor. Ve dönüp arkasını, milyonlarca defa kullandığı bezle kahve makinesinin etrafını siliyor.

Geri geldiğimde birkaç kişi daha gelmiş, neyse ki yanıma yöreme oturan yok, sevindim. İnci gelmeden saçlarımı düzeltmek geçiyor aklımdan, boş veriyorum. Gelsin beni olduğum gibi görsün, anlatacaklarımı dinlerken halimi de görsün. İnci gelmiyor bir türlü. Yanım yörem doluyor, telefona bakıyorum neredeyse yarım saat olmuş.

Yanıma oturan kadın uzun uzun temizlikçisiyle konuşuyor. Kalkıp gitmek istiyorum, kadının verdiği direktifleri dinlemek içimi daraltıyor. Buzdolabını unutma, çarşafları değiştir, geçen sefer kapı üstlerini silmemişsin bugün sil, unutma, diyor. Evden çıkıp geldiği belli, evde anlatsaydın ya kadına. Gözümün ucuyla bakıyorum. Tombulca, kısa boylu, kıvırcık saçlı. Kısa montu yukarı doğru çıkmış beli açılmış, çamaşırı görünüyor. Çamaşırının dantelli olduğunu görünce şaşırıyorum. Vay be!

Kadın durmadan telefon ediyor birilerine, konuşmayı mı seviyor içi mi şişmiş anlayamıyorum. Bir ara yapılabilitesini check ettiysen just get it done lütfen, dediğini duyuyorum. Az önceki domestik kadınla Maslak Levent cehenneminde çalışan beyaz yaka kadının aynı bünyede buluşmuş olmasına şaşıyorum. O konuşuyor telefonda, ben yanında dinliyorum. Beni pek umursamıyor, bir iki huzursuz kımıldanıyorum ama çok da tınlamıyor.

Köpekli ve bebekli bir çift giriyor içeri, bebeği göğsünde taşıyan babaya bakıyorum, adamın uzun sakalları bebeği huylandırmıyor mu acaba. Anne olan kahveleri alıp geliyor, yürüyüp gidiyorlar. Peşlerinden bakıyorum, bu semtin insanları ana baba olmaya başlamış demek.

Kahvemin sonuna geldiğimde Covid aşısının üçüncü dozunu olacağını, bunun onu içten içe nasıl endişelendirdiğini anlatıyor son telefonunda. Derken İnci geliyor. O kadar seviniyorum ki, geç kaldığını, beni neredeyse bir saat beklettiğini unutuyorum.

İnci maskesini çıkarmadan sarılıyor bana, sonra karşıma oturup N95’ini cebine tıkıştırıyor.

Karşılıklı sessiz oturuyoruz bir süre. Bu kahveyi çok seviyormuş, evine çok yakınmış, kız yuvaya gidince buraya gelip çalışıyormuş, içli dışlı olmuşlar sahipleriyle.

Evine o kadar yakındı neden o kadar geciktin, diyorum içimden.

Beni duymuş gibi, uzaktan gelen erken gelirmiş yakında olan geç kalırmış, derdi ananem, diyor. Afferin ananene, seni hazırlamış çoktan geç kalmaya.

Güzel kadın fakat, bir de üşümez hiç. Kışı incecik bir montla geçiştirir. Onun yerine ben üşürüm.

N’aber diyor gülümseyerek. Yorgun bakıyorum. Yanımdaki kadının beni duymasını istemiyorum. Ben onun hayatını öğrendim, ben onu ortak etmek istemiyorum. Bir süre bekliyorum yandaki keşke kalkıp gitse. O hâlâ telefonla konuşuyor. Çantasından çıkardığı dizüstünü de açmış, ekranda birtakım çizelgeler…

İnci’yle göz göze geliyorum kafamı çevirdiğimde, hayırdır der gibi bir işaret yapıyor, sürekli konuşuyor da, diyorum.

Aman takma, sen de hep böylesindir, kafayı taktın mı bir kere orada kalırsın, diyor.

Sesimi çıkarmıyorum. İlk fırçayı yedim İnci’den.

Anlat bakalım Oğuz nasıl, nasılsınız, diyor.

Buz gibi olmuş kahvemden bir yudum alıyorum. İyi değiliz. Yani o iyi de ben değilim. Bu ilişkinin neresinde olduğumu bilmiyorum. Sanki sadece onun hayatını kolaylaştırmak için yaşıyormuşum gibi geliyor, diyorum.

Sessiz bana bakıyor. Bakışlarındaki sertliği görüyorum.

Oğuz hep öyle kendine dönük bir adamdı, sen de bunu baştan biliyordun, şimdi ne oldu da odağını bu meseleye kaydırdın, diyor.

Ne dediğini anlayamıyorum. Çabucak durumun ciddiyetini anlatacak sözcükleri arıyorum zihnimde.

Evdeki varlığım silinmiş gibi geliyor bana, öyle hissediyorum, köpeği gezdirmek, evi temizlemek, alışveriş filan hep bende. İş güç de evde. Bensiz birileriyle buluşmaları çoğaldı, arayıp haber bile vermiyor sen de gel hiç demiyor, diyorum fısıldayarak.

Gözlerimde biriken yaşları görmesin diye başımı eğiyorum.

Öyle denk gelmiştir, Oğuz seni sever, senden önce de sevgilileri oldu ama hiçbiriyle aynı evi paylaşmadı bunu unutma. Hem twit atıyor durmadan memleketin haliyle ilgili, başka bir şey görmüyorum son zamanlarda, sen abartıyorsun bence, diyor.

Burnumu çekip gözyaşlarımı toplamaya çalışırken nedense İnci’nin bana sinir olduğunu düşünüyorum.

Twitleri çok popüler Oğuz’un. Takipçi sayısı her gün artıyor biliyorum. O da beni endişelendiriyor zaten. Sosyal medyadan bir sürü arkadaşı oldu, yürüyenler de vardır içlerinde, buna eminim. Ben de eskiden twit atardım ufak ufak ama şimdi aklıma hiçbir şey gelmiyor. İşle ev çok bağlıyor beni bir de üstüne Oğuz, diyemiyorum.

Tepemizdeki ağaçtan sararmış bir yaprak kupama düşüyor yavaşça. Donup kalıyorum. Bu günlerde işaretlere taktım biliyorum. Gözlerim nemleniyor burnumun, içi yanmaya başlıyor.

Miracle bir ilişkiydi sizinki, gözlerini kapat ve başladığınız zamanları hatırla, çok darlandığında derin nefesler al sonra yavaşça bırak. Hep negatife bakıyorsun olumlama yap biraz. Anın tadını çıkarmayı unutuyorsun, bırak ev işlerini kimse sana yap demiyor. İlişkinize müdahale edenler varsa olumsuz anlamda yani, sal gitsin. Kendini iyileştirmeye bak. Hem sen seviyor musun Oğuz’u söyle bana. Aynı evde yaşamak mutlu ediyor mu seni?

İnci’nin avucunun içine aldığı yanaklarına bakıyorum.

Ayça sen bu adamla kendini nerede görüyorsun, asıl istediğin ne, diye soruyor. Üzgün halinden ben bile sıkıldım adam nasıl sıkılmasın. Biraz da onu düşün, dışarda gürül gürül akan bir dünya var, Oğuz akışta kalmayı sever bilirsin sonra eve geliyor mutsuz bir kadın. Erkekler sevmez böyle şeyleri, topla kendini, iyileşmek senin elinde, istersen başarırsın, diyor.

Canım şiddetle sigara istiyor, Oğuz’la birlikte bırakmıştık üç ay önce, o tekrar başladı ama benim başlamamı istemiyor. Yanımdaki kadının içtiği sigaranın kokusunu içime çekiyorum.

Sen kendini değiştir, onu değiştiremezsin bunu bilmen lazım, diye sürdürüyor İnci. Bak ben değiştirdim, boşadım gitti.

Sinirleniyorum, ben buraya dertleşmeye geldim ama azar dinliyorum.

Sen Oğuz’u hayatında ne kadar istiyorsun, diyor yeniden.

Ben bu adamla kendimi nerede görüyorum diye tekrar ediyorum. İçimde bir yerde kıpırdanan cevaptan hoşlanmıyorum. Bir araya gelip bir sözcük oluşturmaya çalışan harfleri dağıtıyorum. Aklım flulaşıyor. Aynı masada karşılıklı oturduğum kadına bakıyorum. O telefonuna bakıyor. Sessize aldığı telefon yanıp sönüyor. Annesinin resmi ekranda gülüyor. Bana bakmadan cevap veriyor.

A evde değilim ben, Ayça’yla bizim kafedeyim, yok yok özel bir durum yok, hadi gelin, diyor. Çok sevindiği belli, sebepsiz gülüyorum ben de.

Teyzem de yanındaymış iki dakika uğrayacaklarmış diye açıklama yapıyor kısacık, daha ben bir şey diyemeden annesiyle teyzesi geliyorlar. Yıllardır görüşmemiş gibi sarılıp öpüşüyorlar. Ben ayakta bekliyorum. Teyzesiyle oturmuştuk bir akşam, kafa kadındı, neşeli muhabbetli. Sevmiştim hatırlıyorum.

Üçü birden bana bakıyor sonra, Ayça’yı hatırlarsınız, Oğuz’un Ayça’sı diyor gülerek.

Teyze elini yumruk yapıp uzatıyor bana, uzattığım yumruğumla hafifçe dokunup selamlaşıyoruz. Teyze hatırlıyor beni, kilo almışsın biraz, diyor.

Öyle oldu, malum Covid, diyorum.

Annesi durgunlaşmış bana bakıyor. Kızına dönüp,

Senin Oğuz mu, diye soruyor.

İnci küçük bir kahkaha atıyor, Oğuz artık herkesin anne, diyor. Fanları, takipçileri çok bize sıra gelmiyor.

Biz dediği kim. benle sen mi diye sormak geçiyor içimden. Soramıyorum.

Annesi mesafeli selam veriyor.

İnci evlenmeden önce siz beraber olmaya başlamıştınız değil mi, nasıl gidiyor, mutlu musun, diye soruyor bakışlarını bana sabitlemişken.

Şaşırıyorum, bocalıyorum.

Mutluyuz çok şükür, diyorum. Annemin kullandığı bu sözcükler ağzımdan dökülünce kendime kızıyorum. Mutluyuz çok şükür diye mırıldanıyorum bir daha.

İnanmayarak bakıyor kadın bana.

Zoru başarmışsın o zaman bravo, diyor.

İnci telaşla araya giriyor.

Mercan’ı yuvaya bıraktım siz isterseniz gidip alın anne, parka doğru götürün ben de arkanızdan gelirim, diyor.

Vedalaşıp ayrılırken teyze annesini kolundan çekiştiriyor. El sallıyorlar bana çıkarken, İnci’ye saati gösteriyor annesi. Anlıyorum. Bizim seans bitmeli.

Babası ilgileniyor mu diye soruyorum cevabını bildiğim halde. İnci de üzülsün istiyorum.

Amaan hiç aramasın daha iyi, nafakayı düzgün göndersin yeter, diyor.

Oysa bir zaman önce buluştuğumuzda kızının nasıl tırnaklarını yediğini, kekelemeye başladığını, yuvaya gitmek istemediğini anlatmıştı uzun uzun. Çok akıllı ve çok duyarlı olduğu için babasının yokluğu duygularını karıştırıyormuş, ağlama krizlerine sebep oluyormuş. Yuvada tek başına bir köşede oturuyor hiç kimseyle ilişki kurmuyormuş. Diğer çocuklar hiç yanına yaklaşmıyormuş. O da buna karşılık oyuncaklarına aşırı sahip çıkıyormuş.

Çok üzülmüştüm Mercan’a o zaman. Bunu söylediğimde omuz silkmişti İnci. Travmalar karakteri besler, hiç kimseye ihtiyacı yok kızımın, biz ikimiz birbirimize yetiyoruz, demişti.

Baba gitmiş, hiç aramıyor, çocuk çökmüş bu hâlâ yeteriz, diyor. Terapi önermiştim o zaman da nasıl kızmıştı bana. Ben okuyorum sosyal medyadan, benden iyi mi tanıyacaklar çocuğumu, demişti.

Mercan nasıl diye sordum yavaşça. İyi çok iyi, diye kestirip atıyor.

Eve git, saçlarını yıka, üstüne güzel bir şeyler giy bir de gülümse, diyor.

Çözdü meseleyi İnci.

Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecekken ayaklanıyor. İstersen sen de gel parka, diyor. Başımı sallıyor yok diyorum. Gerçekten sormuyor, anlıyorum.

Maskesini takıp vedalaşıyor.

Kafenin karşısındaki eczaneye doğru sürüklüyorum kendimi, o testi alıyorum.

- Advertisment -