Yazarken şiirini seyreden şair

“Çabuk-güzel”, ne güzel bir teşbih, hatta tepeden tırnağa kozmetik çağımızda ne asi bir oksimoron değil mi? Tam kapıdan çıkarken saçlarını önüne döküp, sonra arkaya savurarak tarayan, saçları dağıldıkça taranan bir “çabuk-güzel” mi hayal edersiniz…

Bazı filmler, romanlar kahramanlarını isimleriyle de ölümsüz kılıyor.

Rita Hayworth’ın canlandırdığı Gilda, bir dönem o lakabın yakıştırıldığı genç kızlar için en cazibeli “unvan”dır mesela.

Hatta o isimler, bir şeyleri kısaca anlatmak için hayata yerleşir, teşbihe, deyime dönüşür.

Victor Hugo’nun Quasimado’su “zalım” benzetmelerin, ötekileştirmelerin boy fotoğrafıdır da… Kimbilir kaç kez sinemaya uyarlanan “Notre Dame’ın Kamburu” filmindeki “Esmeralda bana su verdi, bana su verdi!” repliği, kullanışlılığıyla kendini aşar. İmkânsız aşkının karşılıksız olmadığını öyle cümlelerle savunan saf gerekçeler mi dersiniz… Yahut o bir bardak suda çıkardığı fırtınanın ardından sırılsıklam yakalananların öne sürdüğü küstah mazeretler mi: “Ama o kız da bana su verdi Hâkim Bey!”. Ötesi Quasimado,  “görümünde gerçek olmayan disformik kusurlar, çirkinlikler bulmak”la seyreden sendroma da adını verir.

“Olağan Şüpheliler”in “Suç lordu” Keyser Söze’si… İsmin hikâyesi de filmi kadar ilginçtir. Filmin senaristi Christopher McQuarrie avukatlık bürosundaki patronu Keyser Sume’den esinlenerek karaktere o adı vermek ister. Ancak yasal-etik nedenlerle soyadını değiştirir ve İngilizce-Türkçe Sözlük’te gördüğü “Söz-e” kelimesini karakterin soyadı yapar. Ve finalde, babası Alman bir Türk olan karakterindeki isim oyununu, “Verbal (Sözlü)” nickli sakat, “çok konuşan”, küçük çaplı dolandırıcı Roger Kint’le açığa vurur. Karakterin ismi, “bir şeyleri geçiştirmek için çok konuşan, “sohbeti (bilhassa tartışmayı) lafa-söze boğan” deyimine biyometrik eşkâl kazandırır. Ekranlarda da çok görürüz değil mi?

Şiirlerdeki kahramanların da -anlatsan roman olur- isimleri var elbet. Melodisi, esintisi, anlamıyla dile-gönle yerleşiyor.

Çapkın ama vefalı Fahriye Abla’lar, Ava Gardner’in ikinci adına da selam yollayan Lavinia’lar, muhacir kızı Monna Rosa’lar, git başımdan Aysel’ler, sarı saçlı Mihriban’lar, “Sabahı bulacağız ha?” Suna Su’lar, fena halde roman olan Leman’lar…

“Çocukluğudur insanın adı”

İki haftadır yazmaya çalıştığım Edip Cansever’in isimlerinin yeri benim için ayrıdır doğrusu. O adını verir, az çok hikâyesini anlatır, romanını size bırakır.

Dalıp gittiği insanları kadar, isimleri, sıfatları da, bir şiire, bir hikâyeye bedeldir. Adını çok seven Cemile (“Çocukluğudur insanın adı”), korseli Seniha, soyundukça terleyen Yahudi Matmazel, şiiri artık sevmeyen Bayan Sara, çıplaklığıyla öğünen Ester, firuze ve turuncu deniz kabuğu alaşımı, “çabuk-güzel” Muhassen…

Çabuk-güzel”, ne güzel bir teşbih, hatta tepeden tırnağa kozmetik çağımızda ne asi, nasıl da çıplak ayaklı bir oksimoron değil mi? Tam kapıdan çıkarken saçlarını önüne döküp, sonra arkaya savurarak tarayan, saçları dağıldıkça taranan bir “çabuk-güzel” mi hayal edersiniz… Yoksa daha eskilerden, aşkın manzumelerde pek sevdiği “al”lığı yanaklarını çimdikleyerek geçiştirenlerden misiniz? (Bu arada Arapça “muhassen”, güzel, süslü demekmiş)

Ruhi Bey’ler, Manastırlı Hilmi Bey’ler, Çağrılmayan Yakup’lar, ayakları çaydanlıktan dökülen suyla yanan İkaros Cemal’ler, Stepan, Armanak, Vartuhi, Diran, Lusin’ler, ayaksız bir iskemlede, hiçbir yanı kımıldamadan oturan Süleyman’lar… 

Dünya denilen sahnenin, hayat denilen izdihamın kuytusundaki insanı görünür kılıyor Cansever. Elinizi uzatsan… O kadar yakın.

Rengârenk bir “sivil geçit” seyrediyorsun okurken. İnsanları onun kelimelerine göre yürüyor ya da aksıyor, adımlarını raprap uyaklamadan, sereserpe atıyor. Okurken kulakların duymaz oluyor, kelimelerini görerek işitiyor, sokaktaki yürüyüşüne tek tek bakarak anlıyorsun. Hani, “parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın /gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın /onu işitsen, yuvarlağı sende kalır”… O yüzden -tabiri caizse- Edipal şiirin meczupları, nakaratları, seslenen dizeleri, bir an kitabı elinden bırakıp ayağa fırlayarak bağıra bağıra okur. Kendini çimdikler sanki… Ki, onu sürükleyip “Yalnızlar Rıhtımı”na çarpmasın.  Şair de pek istemez bunu; “İstemem bu ölü dalga dokunmasın sana /Vurdukça gövdeme gerisin geriye dönen”…

Ona kıyı kuşu mu demeli?

Cansever yazarken “aynı anda şiiri görmeyi”, şiirini seyretmeyi önemsiyor zaten. “Anında gören şiir” yazıyor, içgörü dâhil: “Ön çalışmalarım kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediğim İstanbul’u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.” Yalnızlığı da seven, yalnızlığını ve özgürlüğünü “uçarak” koruyabilen, ama kanatlarının menzili Kaf Dağı’nın ardına değil “insan”a ayarlı bir kıyı kuşu mu demeli?

Füsun Akatlı ile söyleşisinde, kalabalık yerlerin, caddelerin, sokakların, içkievlerinin, garların, iskelelerin, “şiirlerinin önsözü” gibi olduğunu vurguluyor. Böylece “insan ilişkilerine, tek tek insanlara yakından bakmak” fırsatını buluyor.

Bazen, bazı yerlere her gün, aynı saatte gidiyor. Smoke filminde her sabah, aynı saatte, aynı yerden tütün dükkânının fotoğrafını çeken Auggie misali. Zira şiirin, aşkın yakaladığı fotoğraflar, zamanın değil “an”ın kareleri. (An… “Hatırlama”nın yerini asla tutmasa da, “an-ım-sama” kelimesine zaten bu şartla, kerhen katlanıyorum. O saklı nefesiyle… Dil, ıslığını ıkınmadan çalar. Yok “dil”ini önce “iç”e doğru kıvırıp, dil için çok kıymetli olan “ağzı” öyle daraltıp –aradan- üflüyorsan, ıslığını anca yan odadaki duyar. Hele havayı kaçırırsan, fıf fıf…)

Onun insanları bazen kendine bakıp bakıp ağlıyor. Ama yoksulluklarından değil, çoğu kez yoksunluklarından… Zira Cansever kendi deyimiyle “sınıfsal”ın değil, “insansal”ın, o “içsel dramlar”ın peşinde. “Dışsal dramları” da tümden ihmal etmeden.

Selim İleri’nin deyişiyle, Cansever şiirindeki insanların kimliğine bürünüyor, onlar adına, onların ağzından konuşuyor. Görünmez hayatları, bireyi, “ben”i görünür kılıyor, “içerleri” açığa çıkarıyor. “O ben ki /Bir kadında bir çocuk hayaleti mi /Bir çocukta, bir kadın hayaleti mi” diye soruyor kendine…

Sonra belki sorularına yanıt bulamadığı ve istifhamını içe yönelttiği için artık başkalarına soru sormayan ama sorulara muhâtap olan, hepsini “İyiyim, iyiyim” diye geçiştiren Ruhi Bey, Haydarpaşa’da “saçları çok iyi taranmış ama giyimsiz, boyasız, bakımsız” bir kızla bakışıyor. Öyle bakışlar şiir zaten. Dudağında bitti bitecek bir sigara… İstasyondan dışarı çıkıyor, çiçek sergisinden bir demet alıyor, bir otel kapısını aralıyor…

Cansever’in otellerine geldiysem, o sonraki yazı.

“Ah o otel odaları, otel odaları…”

YAZI RESMİ: Balthus, The Street, 1933.

Önceki İçerikRus turizmciler: “Türkiye’ye uçuşlar başlasa bile, yolcu nasıl bulunacak?”
Sonraki İçerikUNICEF iyi niyet elçisi Kıvanç Tatlıtuğ’dan yakışıklı sözler