Ana SayfaGÜNÜN YAZILARIYazık, insanı hafızası ile savaştıran ülkelere

Yazık, insanı hafızası ile savaştıran ülkelere

Siyahi bir insan, o dönemlerin genellemesiyle bir “arap” görenler kolunu çimdiklermiş. Ve kulağını çekip tahtaya vururken çıkarılan “muck” türünden bir nidayı üçleyerek “13.5” derlermiş. Yani tahtaya vurarak “belâ”yı başından def etmek, gördüğüne inanamayıp kolunu çimdikleyerek, “Benden uzak olsun” demek gibi herhal… O uğursuz sayının, uğursuzluğun buçuğu da belki.

Yağmur yağıyor seller akıyor / Arap kızı camdan bakıyor…” Bir zamanlar zıplaya oynaya yinelenen “çocukluk” tekerlemesini şarkısına aldı Esmeray. O nakaratın ardından “İşte benim Arap bacı / (…) Annecim aman geliyor öcü” diye mırıldandı: “Saçlar kıvır kıvır, dudaklar kırmızı / Gözler boncuk boncuk, dişler inci dizi /Alnıma yazılmış bir kara yazı…”

O buğulu sesiyle söylediği “13.5” şarkısında, “Rengim kara olsun varsın / Yeter ki kalbim kara olmasın” da dedi. Sitemi dizelerinde kaldı, usulca: “Bacının hakkı yok rahat yaşamaya, hakkı yok kalp taşımaya…”

Şarkısının adı, “13.5” da daha önce duymadığım bir batıl inançmış meğer. Siyahi bir insan, o dönemlerin genellemesiyle bir “arap” görenler kendinin ya da yanındakinin kolunu çimdiklermiş. Ve kulağını çekip tahtaya vururken çıkarılan “muck”, “cık cık cık” türünden bir nidayı üçleyerek “On üç buçuk” derlermiş.

Yani tahtaya vurarak “belâ”yı başından def etmek, gördüğüne inanamayıp kolunu çimdikleyerek, “Benden uzak olsun” demek gibi herhal… O uğursuz sayının, uğursuzluğun buçuğu da belki. Irkçılık, nefret böyle mevzularda hem mirasyedidir, hem de vasfından umulmayan “yaratıcılık” sergiler zira. Edebiyattan nefret eden, şiirin semtine uğramayanlar bile mesele ayrımcılık, ırkçılık olunca birbirinden rezil mâniler düzer, “kıssa”lar yumurtlar.

“Siyah”tan esmere, her tonuyla “rengârenk” ırkçılık… Geçen hafta “Yabancı olduk şimdi, yazık birbirimize” yazımda değindiğim farklı milliyetten, inançtan olmak yetmiyor zira ultra her şey dâhil ayrımcılığa. O “dar açılı” yelpaze gönlünü yeterince serinletmiyor bazı insanların. Yelpazesinin, ufkunun açısını, rengi, cinsiyeti, her türden ayrımcılığı kapsayacak şekilde 180 dereceye genişletiyor. Hatta düşmanlığı o açıyla da yetinmeyip, “öteki”lerin mezarlarına, yeryüzünün altına da ulaşıyor bazen.

“Kafir” dediler mi “aykırı” tüm inançları, “bölücü” dediler mi her düşünceyi, “Karı” dediler mi 7’den 77’yi, “arap” dediler mi “siyah”ın her tonunu/ülkesini kapsıyor kullanışlı, kara lisanları… Eh o yağmurda, sağanakta “Arap kızı camdan bakıyor”.

“İnsanız Biz”e “Eleştiri var” yasağı

Afrika, Fas kökenli bir ailenin İstanbullu kızı Esmeray Saltık Diriker de sitemkârdı elbette. Ve haklıydı her siteminde… TRT’nin düzenlediği 1. Toplu İğne Beste Yarışması’nda eşi Şemi Diriker’in bestesi “Unutma Beni” ile birinciliği aldı. Aldı da birinci olan o şarkısı bile aynı kurumun sansürü nedeniyle ekran yüzü göremedi. “Boğazında düğümlenen hıçkırık, gözünden damlayamayan gözyaşı” oldu. Hatta 1975’de, tüm şarkıları aynı TRT’nin denetimine takıldı.

Ne yapsın, TRT’yi halka şikâyet ediyor ama… Tabii ki nafile. Sonra 12 Eylül darbesi… Bu kez de “İnsanız Biz” şarkısı yasaklandı. Yasaklama gerekçesi, cümlesi, en özlüsüyle “Eleştiri var” kelimeleriyle kuruldu. İki kelime o kadar. “Eleştiri var” bahanesiyle, yasak!

Doğru ya… Nihayetinde insandık ama darbe döneminde, cuntaya insan olduğumuzu hatırlatmaktan büyük suç olur muydu? Onlar bizi kul-köle belliyor, öyle tanıyor, o çerçevede tahammül ediyordu. Mesela Kenan Evren n’apsındı öyle olmayanı… “Arap kızı” camda, bir zamanlar büfeleri, kalorifer üstü mermerleri süsleyen iri halka küpeli, uzun boyunlu, kıpkırmızı dudaklı biblolarda yahut filmlerde güzeldi.

Repliklerdeki cici-bici ırkçılık

İlk “Arap Bacı” Dursune Şirin’i öyle sevmedik mi? Yeşilçam’da kalfa, dadı, hizmetçi rollerine yerleştirdik güzelce. Evin Küçük Hanımı nevazil olunca,  cici-bici-bacı o baktı, o şefkat gösterdi, şımarıklıklarına, sıpa şakalarına itiraz etmedi, bir dediğini ikiletmedi. 

Hep gülümsedi; hep geçimli, cici aksanıyla, uygun görülen standart repliklerini “Çok şükür iyileştiniz Sultanım, Paşa Hazretleri, Büyük Bey ile Küçük Bey de pek sevindi” diyerek seslendirdi. “Siyahi”ydi zira, köşkün, sarayın gölgede, yen içinde kalan karanlıklarına o yakışırdı. Görünmezdi, öyle gerekirdi…

Esmeray’a da “Zilli Nazife” filminde “Fellah” lakabını uygun görmüştü Yeşilçam. Köşk’te yaşayan zengin mi zengin Küçük Bey başroldeki Fatma Girik’e âşık olunca, arkadaşı Ayla Algan “Bakarsın bir yağlı kısmet de bize çıkar” diyordu da… Esmeray, “Sen belki ama ben bu renkle…” diye boynunu büküyordu. Algan da teselli ediyordu arkadaşını: “Aaaaa… Sosyete tabakası manyak olur kızım, araplara… şey yani esmerlere meraklı olurlar, anlıyorsun yani değişiklik…”

İsmine bile yansımıştı rengi, ay da olsa esmerdi. Bir başkaydı… Ama birçok insan o farklılıktaki güzelliği değil aynasındaki suretinin sürüsünü, otlağını arardı. Yıllar önce gazeteci, yazar Güldal Kızıldemir anlatmıştı. Darülaceze’de çocuk yuvasını dolaşırken bir görevliyle konuşmuş… Görevli, “Burada yetişen çocuklardan sarışın, beyaz, güzel yüzlü olanları, yaşamlarında daha başarılı ve mutlu oluyorlar” demiş. Ardından da eklemiş: “Çünkü yuvayı ziyaret eden yabancılar, hep onları kucaklarına alıyor.”

Toplumca kucaklanmayan çocuklar

Ya işte böyle, rengâhenk okurlar. Hiç kucağa alınmayan, toplumca kucaklanmayan, ötelenen bir çocuk olmayı, nereden bileceksiniz, nereden bileceğiz? Ama Esmeray, onun gibi rengi adına da kazınan heykeltraş Kuzgun Acar, tiyatro/sinema ve ses sanatçısı Yasemin Esmergül biliyordu mutlaka.  

Abdulahat (yani biricik Allah kulu) Çetin Acar’a, babası asıl ismi Çetin’i pas geçip, “Kuzgun” adını yakıştırmış. Onu evladı olarak kabul etmemiş, ismini bile reddetmiş. Yıllar sonra, 12 yaşında akraba baskısıyla nüfusuna almış.

Lâkin Acar o Kuzgun yakıştırmasını belki inadına sahiplenip, göklere, gökyüzüne taşımış. “Kuşlar” rölyefinde, bu gökyüzünde kanatları dolaşsa da “hareket”i, isyanı, çığlığı yakalamış: “Kuşu değil hareketini yaptım…” Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”daki o unutulmaz cümlesi gibi: “Ben bir ağacın kendisi değil manası olmak istiyorum.”

Dünya çapında bir heykeltraş olan Acar’ın hayatı da, eserleri de bu ülkenin gadrine uğramış tabii. 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) girince, grevlerde, yürüyüşlerde yer alınca, eserlerine alıcı bulamaz hâle gelmiş, otomobil, halı yıkamış, balıkçılık, meyhanecilik yapmış.

Eh, hem sanatçı, hem “komünist”, hem de siyah herkesten. Ama eleştirmenlerin buluştuğu o değerlendirmedeki gibi tüm çalışmalarında önündeki “model”i, duran “an”ı, mahkûm edildiği “sosyal heykel”i değil hareketi, değişimi yakalamış.

Hurdalığa reva görülen sanat

Heykelleri, rölyefleri sökülmüş, depolara atılmış, bakımsızlıktan harap olmuş. Öyle ki… Ankara Kızılay’daki gökdelenin (Emek İş Hanı) dış cephesine yerleştirilen ve Anadolu’nun her anlamda “çoraklaşması”nı yansıtan “Türkiye” rölyefi kaldırılmış. Döneminin en büyük metal rölyefi, parçalanıp hurdacılara satılmış.

Buradaki hazin çakışma ise Acar’ın da parasızlıktan kendine ait bir atölyesinin hiçbir zaman olmaması, çalışmalarını, sanatsal üretimini hurdacılarda, o zor, eğreti şartlarda yapması… İki örnekte de, bu ülkede, bu hurdalıkta “farklı”ya, “yeni”ye, sanata revâ görülen bu işte.

Sitemini, eleştirisini şöyle dile getirmiş: “Yadırgadıkları için ‘yeni’den şüphelenenler, alıştıklarını kendilerine verenleri suçlasın. Zira gümrüğü çoktan alınmış işçiliği sanat sanmak, pek de övünülecek bir şey olmasa gerek…” Anısı yaşasın, “Devlet Sanatçısı” diye bir şey var bu ülkede, daha ne olsun.

Acar’ın “Her yontumda bir çığlık var” demesi boşuna değil.  Derkenar’ın yaptığı video söyleşide yakın dostu, yazar, çevirmen, tiyatro eleştirmeni Seçkin Selvi, onu şöyle özetliyor: “Kuzguncuğumun nezarete atılmaktan, gözaltına alınmaktan, polisten kaçmaktan başka bir şey yapacak vakti yoktu çoğu zaman. Bu bahsettiğim insanlar 50 yaşlarını görmemiş insanlar. (…) Kuzgun’u da hayatı boyunca toplumsal koşullar sarstı. Yaşama umudu verilmedi.”

“Unutma beni” dua mı, beddua mı…

Kuzgun Acar 4 Şubat 1976’da, 48 yaşında hayata veda etti. Bir duvar rölyefi üzerinde çalışırken merdivenden düşerek, beyin kanamasıyla… Bu dünyada sadece yarım asır yaşamanın ne denli kısa bir ömür olduğunu, o yaşlara gelenler, yaklaşanlar hisseder, idrak eder.

Kanser, yirmi yıl önce 25 Mart’ta Esmeray’ı bu dünyadan aldığında o da 52 yaşındaydı henüz. Esmeray öldükten sonra, Levent Yüksel “Kadın Şarkıları” albümüne “Unutma Beni”yi almak istemiş. Ve Esmeray’ın en güzel şarkılarını besteleyen, sözlerini yazan eşi Şemi Diriker’i aramış. Diriker, mutlulukla izin vermiş:

“Esmeray sizi çok severdi, hayatta olsa onun şarkısını söylemek istemeniz onu çok mutlu ederdi. Çıkınca bana da yollarsınız kaseti…” Fakat Şemi Diriker, albümün çıktığı gün, 23 Nisan 2006’da, 60 yaşında veda etmiş hayata. Tüm ömrüne fon olan o şarkıyı, o yorumla dinleyememiş. 

Esmeray’ın “Unutma Beni”si, bu iklimde dua mı, beddua mı acaba? Hani M.Ö. 400’lerde Atinalı general Themistokles’e, “Bana hatırlama sanatını değil, unutma sanatını öğret” dedirten ıstırap. Bilgelik unutmak-unutmamak ikileminde ikincisine yakın durabilir de, acaba mutluluk hangi tarafa daha yakın durur… Yoksa tapınak gibi bir hafıza değil de, unutabilme yetisi de mi ister bilgelik?

Yahut hatırlamayı, duygusal hafızayı terbiye etmek, onunla başa çıkabilmek mi olgunluktur asıl? Bazen hayatla başa çıkmak, “yeni”yi, değişmeyi sindirmek, “unutma”yı da mı gerektirir… Bilemiyorum. Yazık, insanı hafızası ile savaştıran ülkelere…

BİR FİLM/BİR ŞARKI

GÖKTEKİ GÜNEŞE MIRILDANAN ŞARKI

Eski, 60 yıllık bir film ve filmin kulağımda her dem taze kalan şarkısı geçiyor aklımdan: “Siyah Orfe”. Fransa, Brezilya, İtalya ortak yapımı filmin orijinal adı “Orfeu Negro”.  1959 yapımı film, İgngilizce konuşulan ülkelerde “Black Orpheus” adıyla gösterime sunuluyor. 1962’de Türkiye’de de sinemalara geliyor.

Filmin unutulmaz “Manha de Carnaval” şarkısının Ayten (Gencer) Alpman’la taş plağı da var. 1960’da… Dünyada ise birçok sanatçı yorumluyor aynı şarkıyı. O efsanevi John McLaughlin, Paco de Lucia, Al Di Meola üçlüsünden, klasik yorumuyla Itzhak Perlman’a kadar: “Gökteki güneşe mırıldandığım şarkı / Gökte yükselen güneşe…”

Film Yunan mitolojisindeki Orpheus ve Eurydike efsanesinin  Rio de Janeiro’ya, ayrılıkla örülü bir aşk hikâyesine uyarlanması. Efsanede Orpheus’un sevgilisi Eurydike’yi yılan sokuyor. Orpheus sevgilisi ölünce tanrılara isyan ediyor ve gizli bir geçitten yeraltına, Ölüler Diyarı’na iniyor. O tehlikeli diyarda Eurydike’yi ararken söylediği, “lir”iyle çaldığı şarkılar Yeraltı Tanrısı Hades’in de hoşuna gidiyor ve ona bir şans tanıyor. Eurydike dünyaya dönecek ama bir şartı var: Ölüler Diyarı’ndan çıkarken Orpheus arkasından gelecek Eurydike’ye asla dönüp bakmayacak. Ancak aşk bu, dayanamayıp gelip gelmediğine bakıyor ve bir daha kavuşamıyorlar.

Filmin gerçek mekânlarda, çoğu amatör tümüyle siyahi oyuncularla çekilmesi ona bir dönem “gerçekçi”, hatta “devrimci” şanını kazandırıyor. Zira o tarihte uluslararası piyasada pek alışılmış bir durum değil. Film 1959 yılında Cannes Film Festivali ‘nde Altın Palmiye ödülünü, yabancı film dalında Akademi Ödülü’nü de kazanıyor.

Lâkin mukavva-teneke destekli, harap kulübelerde yaşayan, ayağında giyecek ayakkabısı olmayan Brezilyalılar 1959 yapımı filmde Karnaval’da mutlulukla dans ederken, Güney Afrika’da apartheid rejiminin Nüfus Tescil Yasası, doğumdan başlayarak insanları Beyaz, Siyah ve Melezler olarak kayda geçiriyor. 1959’da çıkarılan yasayla “karma evlilik”, “cinsel ilişki” yasağı gibi ayrımlar Asyalıları da içine alacak şekilde genişletiliyor. Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı, Altın Küre ödüllerini aldığı ABD’yi hiç sorma… 

Yazımın repliği de oradan, bir başka filmden, yönetmen Stanley Kubrick’in 1995 yapımı “Full Metal Jacket”ten  gelsin: “Bizde ırkçılık yoktur. İtalyanlar, Zenciler, Yahudiler… Hepsi aynı derecede değersizdir.”

- Advertisment -